Screenshot_1
İşçilerin Refahı Neden Hepimiz İçin Önemli?

Giriş

Ekonomik gidişat, son yıllarda hepimizi fazlasıyla düşündüren ve Türk kamuoyunu sürekli meşgul eden meselelerden belki de en önemlisi. Özellikle alım gücünün düşmesi, ucuz işgücü problemi, sınıfsal geçirgenliğin azalması ve zam politikalarının yetersizliği, yaklaşık 80 milyon insanı yatay kesen kritik sorunlar olarak gündemimizde yer almaya devam ediyor. Bu zamana kadar farklı cenahlardan ekonomi politikalarına dair birçok yorum geldi, kimisi problemi daha derin bir şekilde ele alırken kimisi çeşitli çözüm yolları önerdi. Bu yazıda da mevcut tartışmalar bağlamında tarihsel sürece atıfta bulunarak, emekçi sınıfın refaha ermesinin kısa ve uzun vadede toplumsal yapıya ne şekilde etki ettiğini inceleyeceğim.

Sanayi Devrimi’nden günümüze kadar işçilere yönelik ücret politikaları, ekonomik büyüme ve toplumsal refah üzerinde derin etkiler yaratan bir faktör olmuştur. Özellikle İngiltere’nin 18. yüzyılda Sanayi Devrimi’ne öncülük etmesinde yüksek ücretlerin belirleyici bir rol oynadığı kuvvetli bir argüman olarak sunulmaktadır. İngiliz iç piyasasının benimsediği “yüksek ücret ve ucuz enerji ekonomisi” prensibinin, işçilerin refahını artırırken aynı zamanda işverenleri teknolojik yeniliklere yönelttiği belirtilir. Ayrıca bu modelin yalnızca bireylerin yaşam standartlarını değil, aynı zamanda toplumsal kalkınmayı ve ekonomik verimliliği de dönüştüren bir yapı ortaya koyduğu ifade edilir.[1] Tarihsel süreçte, yüksek maaş politikalarının bireyler, toplum ve ekonomiler üzerindeki etkileri tıpkı bugünkü gibi çeşitli şekillerde incelenmiştir. Bir argüman olarak, İngiltere’deki yüksek ücretlerin tüketim devrimini teşvik ederek geniş bir iç pazar yarattığı ve teknolojik yenilikleri hızlandırdığı öne sürülür. Burada önemli olduğunu düşündüğüm esas nokta, işçilere yüksek maaş ödemenin neden toplum, refah ve ekonomi açısından önemli olduğudur. Günümüzü anlamak için, yüksek maaşların üretkenlik, yenilik ve tüketim üzerindeki etkilerini incelemenin ve bu politikaların eğitim, sağlık ve toplumsal uzlaşıyı ne yönde şekillendirdiğini doğru analiz etmenin kıymetli olduğuna inanıyorum.

Tarihsel Süreçten İlham Almak

İngiltere, 18. yüzyılın sonlarına doğru hiç şüphesiz Sanayi Devrimi’nin öncüsü olmuştur. Bu devrim yalnızca teknolojik yeniliklerin değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal koşulların bir ürünüdür. ABD’li ekonomi tarihçisi Robert C. Allen’a göre İngiltere’nin “yüksek ücret ve ucuz enerji” modeli, bu başarının temel anahtarıdır.[2] Allen, İngiltere’deki yüksek ücretlerin, işverenleri işgücü tasarrufu sağlayan teknolojilere yönelttiğini ve bu durumun Sanayi Devrimi’nin itici gücü olduğunu savunur.[3] Sanayi Devrimi’ni yüksek maaş politikaları bağlamında değerlendirecek olursak İngiltere, 18. yüzyılda diğer Avrupa ülkelerine kıyasla çok daha yüksek ücretlere sahipti. Londra gibi büyük şehirlerde yaşayan işçilerin ücretleri, Avrupa’nın güney ve doğusundaki şehirlerden önemli ölçüde yüksekti.[4] Allen, bu yüksek ücretlerin İngiltere’de “pahalı işgücü, ucuz enerji” bir ekonomik yapı yarattığını ve bu durumun işverenleri, işgücünden tasarruf sağlayan teknolojilere yatırım yapmaya zorladığını savunur.[5] Örneğin, Sanayi Devrimi’nin sembollerinden olan buharlı makineler ve iplik eğirme makinesi gibi yenilikler, işgücü maliyetlerini azaltmak amacıyla geliştirilmiştir.[6]  Yüksek ücretler yalnızca üretim süreçlerini değil, aynı zamanda tüketim alışkanlıklarını da etkilemiştir. İngiliz işçilerin maaşlarının yüksek olması, onların temel ihtiyaçların ötesinde lüks tüketim mallarına da erişebilmesine vesile olmuştur.[7] Allen, bu durumun İngiltere’de bir “tüketim devrimi” yarattığını ve geniş bir iç pazar oluşturduğunu ifade eder.[8] Bu tüketim devrimi, hem yerli üreticilerin daha yaratıcı olmasını teşvik etmiş hem de ithalatı artırarak küresel ticareti genişletmiştir. İngiltere’nin yüksek maaş politikaları, Sanayi Devrimi’ni diğer Avrupa ülkelerinden ayıran bir faktör olmuştur. ABD’li ekonomi tarihçisi Kenneth Pomeranz, İngiltere’deki bu ekonomik yapının özellikle kömür gibi ucuz enerji kaynaklarıyla birleştiğinde, Avrupa’nın geri kalanına karşı belirgin bir avantaj sağladığını vurgular.[9] Pommeranz’a göre Fransa ve Almanya gibi ülkelerde düşük ücretler ve yüksek enerji maliyetleri, teknolojik yeniliklerin benimsenmesini geciktirmiştir.[10]

Ekonomik Büyüme, Teknolojik Yenilikler ve Pazarın Genişlemesi

İşçilere yönelik yüksek maaş politikaları yalnızca işçilerin refahını artırmakla kalmaz, aynı zamanda ekonomik sistemin genel işleyişi üzerinde dönüştürücü bir etki yaratır. Yüksek maaşlar, işverenleri işgücü verimliliğini artıran yenilikçi teknolojilere yönlendirir, iç tüketimi canlandırarak pazar genişlemesini teşvik eder ve ekonomik büyümeyi sürdürülebilir hale getirir. Allen, İngiltere’deki işgücü maliyetlerinin yüksek olmasının, çeşitli teknolojik yeniliklerin geliştirilmesinde kritik bir rol oynadığını vurgular.[11] İngiliz iktisatçı Sir John Hicks’in “fiyatlar, yeniliklerin yönünü belirler” teziyle uyumlu olarak, yüksek maaşlar işverenleri işgücü tasarrufu sağlayan teknolojilere yönlendirmiştir.[12] Modern iktisatçılardan Daron Acemoğlu ve James Robinson da yüksek ücretlerin daha kapsayıcı ekonomik kurumları teşvik ettiğini ve bu durumun teknolojik yeniliklerin hızlanmasını sağladığını savunurlar.[13] Yüksek maaş politikalarının en doğrudan etkilerinden biri, işçilerin tüketim gücünün artmasıdır. Allen, İngiltere’deki yüksek maaşların, işçilerin yalnızca temel ihtiyaçlarını değil, aynı zamanda ithal mallar ve lüks tüketim ürünlerini satın almasını sağladığını belirtir. Bu durum, yerel üreticilerin ve ithalatçıların gelirlerini artırarak geniş bir iç pazar yaratılmasına vesile olmuştur. OECD’nin 2018 tarihli raporuna göre, yüksek maaşlar tüketim harcamalarını artırır ve bu, GSYİH büyümesinin önemli bir kaynağıdır.[14] Ayrıca bu durumun düşük gelirli kesimlerde gelir eşitsizliğini azaltarak ekonomik istikrarı güçlendirdiği savunulur.[15] Genel hatlarıyla özetleyecek olursak 20. yüzyılda ABD’de New Deal politikaları kapsamında uygulanan ücret artırımları da ekonomik durgunluğu aşmada kritik bir rol oynamıştır.[16] Fransız ekonomist Thomas Piketty, gelir eşitsizliğinin azaltılmasının uzun vadeli ekonomik büyümenin sürdürülebilirliği için hayati olduğunu savunur.[17] Yüksek maaşlar, bireylerin eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimini artırarak daha üretken bir işgücü yaratır ve bu durum ekonomik verimliliği artırır.

İşçiler Bu Meselenin Neresinde?

Yüksek maaş politikaları, yalnızca ekonomik büyümeyi teşvik etmekle kalmaz, aynı zamanda toplumun kültürel yapısını, eğitim seviyesini ve genel refahını olumlu yönde etkileyerek daha sürdürülebilir bir toplumsal düzen oluşturur. Bazı akademik çalışmalar, yüksek maaşların işçilerin eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi temel hizmetlere erişimini artırarak toplumsal istikrarı nasıl güçlendirdiğini vurgulamaktadır. Yüksek maaşların en önemli toplumsal etkilerinden biri, işçi sınıfının eğitime daha fazla yatırım yapmasını sağlamasıdır. Allen, İngiltere’deki yüksek maaşların, ailelerin çocuklarını okula göndermesine olanak tanıyarak okuryazarlık seviyesini artırdığını belirtir.[18] Bu durum, işgücünün daha nitelikli hale gelmesine ve teknolojik yeniliklerin daha hızlı benimsenmesine katkıda bulunmuştur. Thomas Piketty de benzer şekilde, eğitim yatırımlarının gelir eşitsizliğini azaltmada ve toplumsal hareketliliği artırmada kritik bir rol oynadığını savunur.[17] Modern örneklerde, İskandinav ülkelerindeki yüksek maaş politikalarının, yüksek eğitim seviyeleri ve iş güvencesiyle birleşerek toplumsal refahı artırdığı görülmektedir.[19] Yüksek maaşlar, işçilerin daha iyi beslenme, barınma ve sağlık hizmetlerine erişmesini sağlar. Allen, İngiltere’deki yüksek maaşların işçilerin daha fazla et tüketerek daha sağlıklı bir yaşam sürmesine olanak tanıdığını belirtir.[20] Bu hem fiziksel gücü hem de işgücü verimliliğini artırmıştır. OECD’nin raporlarına göre, yüksek maaş politikaları, düşük gelirli kesimlerde kronik hastalıkların azalmasına ve yaşam süresinin artmasına da katkıda bulunmaktadır.[14] Örneğin, Almanya’daki sosyal güvenlik sisteminin yüksek maaşlarla desteklenmesi, toplumun genel sağlık düzeyini artırmış ve işgücü kayıplarını azaltmıştır.[21] Yüksek maaşlar, işçilerin ekonomik güvenlik hislerini artırarak toplumsal huzursuzlukları azaltır. Allen, İngiltere’deki yüksek maaşların Sanayi Devrimi sırasında işçi grevlerini ve huzursuzlukları en aza indirdiğini ifade eder. Nitekim toplumsal istikrarın sağlanması, yalnızca işçiler için değil, aynı zamanda işletmeler ve devletler için de faydalıdır. ABD’nin eski çalışma bakanlarından Robert Reich, yüksek maaşların orta sınıfın güçlenmesine katkıda bulunarak daha dengeli bir toplumsal yapı yarattığını savunmuştur.[22] Reich, bu tür politikaların siyasi istikrarı ve ekonomik dayanıklılığı güçlendiren uzun vadeli bir strateji olarak görülmesi gerektiğini ifade etmiştir. Reich’e göre, ekonomik eşitsizlik azaldığında orta sınıf güçlenir ve bu hem ekonomik büyüme hem de siyasi istikrar için kritik bir temel sağlar. Bu görüşler, özellikle ABD’deki gelir eşitsizliğini eleştiren politikaların dayanak noktası olmuştur. Reich, özellikle orta sınıfın zayıfladığı toplumların siyasi kutuplaşmaya ve ekonomik dengesizliklere açık hale geldiğini savunur. Aynı zamanda yüksek maaşların, işçi sınıfının entelektüel ve kültürel gelişimine olanak tanıdığı çeşitli iktisatçılar tarafından savunulmaktadır. ABD’li ekonomist Deirdre McCloskey, işçi sınıfının artan refahının, 18. ve 19. yüzyıllarda kültürel dönüşümlere öncülük ettiğini belirtir.[23] Yüksek maaşlar sayesinde işçiler, daha fazla kitap ve gazeteye erişim sağlayarak bireysel ve toplumsal bilincin yükselmesine katkıda bulunmuştur. McCloskey’ye göre, yüksek maaşlar işçi sınıfına “saygınlık” kazandırmıştır. Bu saygınlık, işçilerin kendi yaşamlarına ve toplumsal statülerine yönelik algılarını olumlu yönde değiştirmiştir. İşçiler, gelir artışıyla birlikte daha fazla kültürel ve entelektüel etkinliğe katılma imkânı bulmuş; kitap, gazete ve diğer bilgi kaynaklarına erişimleri artmıştır.[24] Bu durum, bireysel bilincin yükselmesini sağlamış ve geniş çaplı bir kültürel dönüşüme yol açmıştır. McCloskey, yüksek maaşların “geniş bir burjuva değerler sistemini” teşvik ettiğini ve bu değerlerin modern demokrasilerin gelişimine katkıda bulunduğunu belirtir. Bu sistem, bireylerin ekonomik refahla birlikte sosyal haklarını da talep etmesine olanak tanımıştır.[25] Yüksek maaş politikalarının bir diğer önemli etkisi, kadınların işgücüne katılımını artırarak toplumsal eşitlik üzerinde olumlu bir etki yaratmasıdır. Özellikle 20. yüzyılda, yüksek maaşlar sayesinde kadınlar, ev içi rollerden çıkarak ücretli işlerde daha fazla yer almaya başlamıştır. McCloskey, bu dönüşümün yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal değerler üzerinde de etkili olduğunu savunur. Kadınların artan gelir seviyeleri, hane içindeki ekonomik karar süreçlerine daha fazla katılım sağlamış ve toplumsal cinsiyet eşitliği açısından önemli bir dönüşüm yaratmıştır. Ayrıca McCloskey, işçilerin artan ekonomik gücünün demokratik hak taleplerini artırdığını ve siyasi sistemin daha katılımcı bir yapıya dönüşmesine yardımcı olduğunu belirtir. Özellikle 19. yüzyılda, işçi sınıfının ekonomik ve toplumsal yükselişi, seçme ve seçilme hakkı gibi demokratik reformların temelini oluşturmuştur. Günümüzde, yüksek maaş politikalarının sanat, spor ve diğer kültürel etkinliklere olan yatırımları artırdığı gözlemlenmektedir. Örneğin İsveçli siyaset bilimci Jonas Pontusson, çalışmasında İskandinav ülkelerinde yüksek maaş politikalarının bir sonucu olarak halk nazarında sanat ve kültür aktivitelerine katılım oranının oldukça yüksek olduğuna değinir.[26] Pontusson’a göre İskandinav modeli, yüksek maaşların yanı sıra güçlü bir sosyal güvenlik ağıyla desteklenmektedir. Bu kombinasyon, bireylerin ekonomik belirsizliklere karşı korunmasını sağlayarak toplumsal dayanışmayı güçlendirir. Ayrıca yüksek maaş politikalarıyla birlikte sunulan ücretsiz eğitim ve sağlık hizmetleri, işgücünün daha yetkin hale gelmesine olanak tanır.[27] Bu bağlamda, yüksek maaş politikaları yalnızca bir ekonomik araç değil, aynı zamanda toplumsal bütünlüğün korunması için bir mekanizma olarak görülür. Pontusson, İskandinav ülkelerindeki düşük suç oranlarının, yüksek maaş politikaları ve güçlü sosyal güvenlik sistemleriyle yakından bağlantılı olduğunu savunur.[28] ABD’de yapılan bir çalışma da asgari ücret artışlarının suç oranlarında belirgin bir düşüşe yol açtığını ortaya koymuştur.[29] Bu, yüksek maaş politikalarının yalnızca bireysel refahı değil, aynı zamanda toplumsal huzuru da artırabileceğini göstermektedir.

Özetlemem gerekirse, işçilere yüksek maaş verilmesi bireysel refahı artırarak ekonomik büyümeyi ve toplumsal dengeyi güçlendiren bir politikadır. Yüksek maaşlar, işçilerin temel ihtiyaçlarının ötesinde daha kaliteli bir yaşam sürmelerine olanak tanır ve geniş bir tüketim pazarı oluşturarak ekonomik dinamizmi artırır. Ayrıca, yüksek maaşlar eğitim ve sağlık gibi temel hizmetlere erişimi artırır, toplumsal hareketliliği teşvik eder ve gelir eşitsizliğini azaltır. Bu durum yalnızca bireyler için değil, toplumsal istikrar ve demokratik yapıların güçlenmesi için de önemlidir.

Bu bağlamda ifade edebilirim ki; Türkiye’de toplumsal çatışmaları, otoriterliği, derin yoksulluk krizini ve ekonomik istikrarsızlığı önlemenin yolu işçilere hak ettikleri ve layık oldukları refahı sunmaktan geçiyor.

Aralık 2024.

Alp Emeç

Dipnotlar:

  1. Robert C. Allen, Why Was the Industrial Revolution British?, (Yale University, 2010), 2-3.
  2. Ibid., 3.
  3. Ibid., 4.
  4. Ibid., 5.
  5. Ibid., 6.
  6. Ibid., 7-8.
  7. Ibid., 9.
  8. Ibid., 10.
  9. Kenneth Pomeranz, The Great Divergence: China, Europe, and the Making of the Modern World Economy (Princeton: Princeton University Press, 2000), 20-22.
  10. Ibid., 25.
  11. Robert C. Allen, Why Was the Industrial Revolution British?, (Yale University, 2010), 4-5.
  12. Sir John Hicks, The Theory of Wages (London: Macmillan, 1932), 124-25.
  13. Daron Acemoğlu ve James Robinson, Why Nations Fail: The Origins of Power, Prosperity, and Poverty (New York: Crown Business, 2012), 280-83.
  14. OECD, How Wages Drive Economic Growth, (Paris: OECD Publishing, 2018), 10-12.
  15. Ibid., 15.
  16. Claudia Goldin ve Robert A. Margo, “The Great Compression: The Wage Structure in the United States at Mid-Century,” The Quarterly Journal of Economics 107, no. 1 (1992): 1-34.
  17. Thomas Piketty, Capital in the Twenty-First Century (Cambridge: Harvard University Press, 2014), 250-54.
  18. Robert C. Allen, Why Was the Industrial Revolution British?, (Yale University, 2010), 5-6.
  19. Jonas Pontusson, Inequality and Prosperity: Social Europe vs. Liberal America (Ithaca: Cornell University Press, 2005), 100-103.
  20. Allen, Why Was the Industrial Revolution British?, 8-9.
  21. Reinhard Busse ve Miriam Blümel, Health Systems in Transition: Germany Health System Review (Copenhagen: WHO Regional Office for Europe, 2014), 120-23.
  22. Robert Reich, The Work of Nations: Preparing Ourselves for 21st Century Capitalism (New York: Knopf, 1991), 112-15.
  23. Deirdre McCloskey, Bourgeois Dignity: Why Economics Can’t Explain the Modern World (Chicago: University of Chicago Press, 2010), 200-203.
  24. Ibid., 210.
  25. Ibid., 215-18.
  26. Pontusson, Inequality and Prosperity, 110-12.
  27. Ibid., 115-17.
  28. Ibid., 110-12.
  29. McCloskey, Bourgeois Dignity, 200-205.
Dublin’den Anadolu’ya Uzanan Bağımsızlık Hattı

Giriş

Yakın dönem dünya tarihine baktığımızda, özellikle de 1. Dünya Savaşı’nın ardından belli bir hegemonik/emperyal gücün altında ezilmiş ve kimliğini korumak pahasına çeşitli yöntemlerle bağımsızlık mücadeleleri vermiş toplumların hikayelerine tanıklık ederiz. Bu mücadeleler farklı kıtaların en ücra köşelerinde, birbirinden habersiz bir grup idealist insanın kurduğu hayallerle başlamış ve günümüze kadar uzanan tarihsel bir anlatı oluşturmuştur. Kendi tarihimiz için ele alırsak, şüphesiz bu mücadeleler arasında bizi en çok ilgilendiren 1. Dünya Savaşı’nın kaybı sonucunda Anadolu’da başlattığımız Kurtuluş Savaşı’dır. Kurtuluş Savaşı her ne kadar Türk milletinin kendi varlığını ve kimliğini koruyabilmesi bakımından özellikle Türkler için önemli görülse de kurtuluşumuzun dünyanın farklı yerlerindeki bağımsızlık ideallerine de ilham verdiği rahatlıkla söylenebilir. İngiliz kolonyalizmi altında yönetilen Güney Asya toplumlarının, 1920’lerde kendi bağımsızlık formüllerini ararken Anadolu’daki kurtuluş mücadelesini dikkatle incelediğini Hintli milliyetçi ve anti-emperyalist Cevahirlal Nehru’nun Anadolu Devrimi’ni ve Atatürk reformlarını kendi perspektifiyle analiz ettiği “Türkiye ve Batı Asya Tarihi” eserinden anlayabiliyoruz. Yine aynı coğrafyada verilen başka bir bağımsızlık mücadelesinin önderi olan Muhammed Ali Cinnah da siyasi ve kişisel yaşamında sık sık Atatürk’e atıflar yapmış ve Türklerin kurtuluş mücadelesini emperyalizm boyunduruğu altındaki mazlum milletler için bir tarihsel kırılma olarak nitelemiştir. Nitekim Yeni Zelandalı yazar Hector Bolitho, Cinnah’ın Kurtuluş Savaşı’na ve Atatürk’e olan sevgisini “Pakistan’ın Yaratıcısı Cinnah” isimli çalışmasında detaylı olarak ele almıştır. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da, küresel hegemonyaya direnen ve yakın dönem dünya siyasi tarihinde epey önemli rol oynayan anti-emperyalist Arap milliyetçilerinde de Anadolu Devrimi’ne sıkça atıflar yapılır. Bülent Ecevit, 1956 yılında Ulus’ta kaleme aldığı “Atatürk ve ‘Atatürkler’” isimli yazısında Mısır’da Abdülnasır’a atıfta bulunarak, birçok bağımsızlık önderinin Atatürk’ü ve Atatürk’ün reformlarını örnek almaya çalıştığını ifade eder. 

Bu bağlamda ifade edebilirim ki, yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu altında yaşayan milletler, imparatorluğun yıkılmasıyla birlikte kendi milletlerine bir kader tayin edebilmek için tartışmalar yapmış ve soluğu, eskiden altında yaşadıkları imparatorluğun ordusu ve bürokrasisi içerisinde yetişmiş bir genç subay takımının Anadolu’da başlattığı ulusal mücadelesinde almışlardır. Anadolu Devrimi, Anadolu’yu aşıp “beynelmilel” bir mücadelenin kılavuzu olmuştur. 

İrlanda Bağımsızlık Mücadelesine Genel Bakış

Yazımdaki esas nokta, Anadolu Devrimi’nin etkilediği çok farklı bir coğrafya üzerine. İngilizlerin kolonyal güç olarak farklı kıtalarda hüküm sürdüğü bir dönemde, İngiliz küresel hegemonyasının başkenti olan Londra’ya sadece 8 saatlik uzaklıkta olan bir şehir, ulusal bir kimlik inşa etmek ve bağımsızlık mücadelesi vermek üzerine derin tartışmalar içerisindeydi. İrlandalı aydınlar, yüzyıllardır boyunduruk altında yaşadıkları İngiliz İmparatorluğu’ndan ayrılarak Dublin’de bağımsız bir İrlanda devleti kurma fikrini ortaya attılar. 19. yüzyılın sonlarına doğru İrlanda milliyetçileri, Birleşik Krallık’a özerk yönetim çağrısında bulunarak iç işlerinde bağımsız fakat dış ilişkilerde imparatorluğun parçası olarak kalmaya devam edecek bir devlet modeli önerdiler. Bu model, merkezin yerel unsurlar üzerindeki sorumluluğunu azaltan ve daha “âdem-i merkeziyetçi” bir sisteme vesile olacağı için bazı liberal İngiliz siyasetçiler tarafından kabul görse de İngiliz milliyetçileri ve ana akım İngiliz siyaseti tarafından şiddetle karşı çıkıldı ve İngiliz-İrlandalı gerginliği tırmanmaya devam etti. 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, İngiliz ordusu İrlandalıları imparatorluk bünyesinde silah altına almak için geniş çaplı bir seferberlik başlattı. Savaşın başlarında imparatorluk ordusu için savaşa katılan İrlandalılardan bir İrlanda Tugayı oluşturuldu ve cephe hattında görevlendirildi. Sonraki süreçte İngilizlerin, İrlandalıların beklediği merkezi yönetim yasasını savaşı bahane ederek meclisten geçirmemesi üzerine gerilim daha da tırmandı ve 1916’da İrlandalı milliyetçilerin ve ayrılıkçıların başını çektiği Paskalya Ayaklanması, okunan bir bağımsızlık bildirisiyle resmen başladı. Ayaklanma İngiliz ordusu tarafından bastırılmış olsa bile somut anlamda İrlandalı milliyetçilerin gücü ve iradesi ortaya konulmuş oldu. İlerleyen süreçte İrlandalıların 1. Dünya Savaşı’na yönelik ilgisi azaldı ve İngilizlerin askere alma kararlarına kitlesel olarak itiraz etmeye başladılar. 

1919’un başında, Osmanlı ve erken dönem cumhuriyet tarihi üzerine araştırmalar yapan Dr. Pat Walsh’ın “İkisi birlikte adeta Atatürk’ün bir kombinasyonuydu” dediği Michael Collins ve Eamon de Valera, İrlanda Bağımsızlık Savaşı’nı başlatarak İngilizlere karşı silahlı bir direnişe yöneldi. Yaklaşık iki yıl süren savaşın sonucunda İngiliz-İrlanda Antlaşması imzalandı, antlaşma neticesinde Özgür İrlanda Devleti kuruldu ve “Ulster” olarak adlandırılan Kuzey İrlanda bu devletten ayrılarak Birleşik Krallık’a katıldı. Özgür İrlanda Devleti, her ne kadar Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını kazanmış olsa da antlaşma gereği İngiliz Milletler Topluluğu’nun bir üyesiydi – dominyonuydu – ve İngilizlerin belirlediği bir genel vali tarafından idare ediliyordu. Bu noktada, İrlandalı milliyetçiler arasında tartışmalar başladı ve Eamon de Valera’nın başını çektiği grup, yapılan antlaşmanın yeterli olmadığını ifade ederek İrlanda’nın tamamen bağımsız olması gerektiğini öne sürdü. De Valera’ya göre, bu antlaşma bağımsızlık savaşına bir ihanetti ve İrlandalıların sadece “göstermelik” bir bağımsızlığa kavuştuğunu iddia ediyordu. İki milliyetçi grup arasında yaşanan tartışmalar, süreci çatışmaya götürdü ve İrlanda İç Savaşı başladı. 

Anadolu’dan İlham Almak

İngiliz-İrlanda Antlaşması’nın imzalandığı 1921’de, Anadolu’da emperyal güçlere karşı verilen bir bağımsızlık savaşı vardı. 1. Dünya Savaşı’nın ardından İngilizlerin Osmanlı’ya dayattığı siyasi ve iktisadi ajandayı kabul etmeyen Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’da bir kurtuluş savaşı başlatmış ve Ankara Hükümeti etrafında örgütlenen Türkler İngilizlerin başını çektiği uluslararası koalisyona karşı savaşa girmişti. Bu savaş, İrlanda basınında geniş yankı yarattı ve İrlandalılar, ortak düşmana karşı savaştıklarına inandıkları Türkleri daha yakından incelemeye başladılar. Anadolu’daki gelişmeleri takip eden İrlandalılara göre, iki ulusun kaderi birbirine çok benziyordu. 

Paskalya Ayaklanması’nın başladığı 1916 yılında Dublin’de faaliyet gösteren The Catholic Bulletin isimli dini bir dergi, siyasi meselelere yoğunlaşarak İrlanda kamuoyunu İngilizlere karşı bilinçlendirmeyi kendisine şiar edindi. Dergi anti-monarşist ve anti-emperyalist bir çizgideydi, muhafazakâr olmakla birlikte İrlandalı cumhuriyetçilerin bağımsızlık fikirlerine oldukça önem veriyordu. İrlandalıların İngilizler için cephede savaşmasına şiddetle karşı çıkan bir yayın politikası izledi. Dergide, İrlanda bağımsızlık mücadelesinin liderlerinden Eamon de Valera’nın yakın çalışma arkadaşı ve eğitim profesörü Timothy Corcoran da yazıyordu. Dergi 1920’lerin başından itibaren Kurtuluş Savaşı’nı dikkatle takip etti, Anadolu’daki mücadeleyi açıkça destekleyerek İrlandalı milliyetçilere ilham olması gerektiğine dair yazılar yayımladı. Öyle ki, Batı Avrupa kamuoyunun önemli bir kısmı Anadolu’daki gelişmelere Yunan/İngiliz perspektifinden bakarken ve İngiliz tezlerini desteklerken, dergi tam tersi bir çizgide konumlanarak Türklerin yerel ve emperyal kuvvetlere karşı yürüttüğü mücadeleyi doğrudan destekliyordu. 1915 Olayları ve Batı Anadolu’daki Yunan tezlerine “İngiliz propagandası” gözüyle bakan dergi, Ankara Hükümeti’nin yürüttüğü diplomatik faaliyetleri de yakından takip ediyordu. Dergi etrafında toplanan İrlandalı milliyetçiler/cumhuriyetçiler, Mustafa Kemal Paşa önderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı’nı örnek aldılar ve iki milletin kaderi arasında ciddi benzerlikler gördüler. İngilizler, tıpkı Mebusan Meclisi’ni basıp zorla kapattıkları gibi İrlandalıların ulusal meclisi olan Dáil Éireann’ı da basarak lağvetmişlerdi. Ayrıca dergi, Lozan Barış Antlaşması ile İngiliz-İrlanda Antlaşması’nı da karşılaştırarak Türklerin emperyal güçlere yönelik müthiş bir diplomasi zaferi ortaya koyduğunu ifade etmiş ve İrlanda bağımsızlık savaşı önderlerinin İngilizlere olan tutumunu Lozan üzerinden eleştirmiştir. 1923’te dergi, Mustafa Kemal Paşa’yı “yılın adamı” seçerek Kurtuluş Savaşı’nın liderini onurlandırmıştır. 

The Catholic Bulletin’in, Eylül 1923’te İrlanda’nın en büyük yayın organlarından olan Irish Times’a verdiği yanıtın bir kısmını paylaşıyorum: 

“Yeni Türkiye özgür doğdu, tüm uzuvlarını ve yeteneklerini tam olarak kullanma ve kontrol etme hakkına sahip. (…) Ne yazık ki İrlanda Özgür Devleti bir uzvu eksik doğdu. Her iki ülke de aynı dış düşmanla karşı karşıyaydı. (…) Genç İrlanda ve Genç Türkiye’nin savunucuları, Eski İrlanda ve Eski Türkiye’nin savunucularını vatana ihanet, yolsuzluk ve her fırsatta yabancı düşmanla taraf olmakla itham ettiler. (…) Antlaşmaların imzalanmasından sonraki olaylar, Yeni Türkiye’nin doğuşu ile İrlanda Özgür Devleti’nin doğuşu arasında en ufak bir benzerlik olmadığını göstermektedir. Lozan Antlaşması’nın imzalandığı gün, ‘Konstantinopolis’te’ resmî tatil vardı. 101 top atışı yapıldı, şehir bayraklarla donatıldı ve bandoların önderliğindeki alaylar sokaklarda dolaştı. Geceleri ışıklandırmalar ve meşale alayları vardı. Lozan’da sevinç çanları barış haberlerini duyurdu. İrlanda Özgür Devleti’nin doğuşundan beri İrlanda yas halindedir. İngiltere ile yaptığı ‘başarılı pazarlık’ ve ulaştığı barış seviyesi, ölü çanlarının aralıksız çalınmasında, başkentin harabelerle kaplanmış çirkin sokaklarında, idam edilen ölülerinin ardından yas tutanların alaylarında ve hapishanelerin Cromwell’in barışından beri görülmemiş sayıda erkek ve kadınla doldurulmasında kendisini göstermiştir.”

Ayrıca İrlandalıların “devrimci meclis” olarak kabul ettiği Dáil Éireann, ilk dış ilişkiler faaliyetinde emperyal kuvvetlere karşı mücadele sürdüren tüm uluslara sesleniş niteliğinde olan “Message to the Free Nations of the World” başlıklı bir manifesto yayınlamış ve bu mesaj Ağustos 1921’de Ankara Hükümeti’ne ulaştırılmıştır. Bu olay, iki meclis arasındaki ilk temas olması açısından oldukça önemlidir. 

Görüldüğü üzere Kurtuluş Savaşı, dünyanın çok farklı bir yerinde varoluş mücadelesi veren bir toplumun fertlerini derinden etkilemiş, Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde bağımsızlık mücadelesi veren Kuva-yi Milliye’ye gıptayla bakılmıştır. Bu miras, başta Türk milleti olmak üzere aydınlanma, cumhuriyet, bağımsızlık ve var olma mücadelesi veren tüm uluslara emanettir.

Kasım 2024

Alp Emeç

Kaynakça / Bibliyografya

Pat Walsh, Centenary of the Turkish Republic and Irish Foreign Affairs, 2023.

Pat Walsh, The “Treaty”, 2021.

Brian Farrell, The Legislation of a “Revolutionary” Assembly: Dail Decrees 1919-1922, 1975.

Michael Hopkinson, The Irish War of Independence, 2002.

Bülent Ecevit, Atatürk ve “Atatürkler”, Ulus, 1956. 

Hector Bolitho, Jinnah: Creator of Pakistan, 1954.

Jawaharlal Nehru, Discovery of India, 1946.

N. Ahmet Asrar, İki Halk Kahramanı – M. Kemal Atatürk ve M. Ali Cinnah, 2004.