Screenshot_1
Batı ile Batı’ya Rağmen: Çevre Ülkelerin Konumuna Parasal Bir Bakış

Günümüzün dünyasında iktisadi kalkınma akıntıya karşı yüzmek midir? Küresel boyutta asimetrik ve engelleyici güçlerden bahsedebilir miyiz? Ya da aksine gelişmenin yolu sisteme tam bir entegrasyondan mı geçiyor? Aslında bu sorular Modernleşme Okulu’nun sorgulanmaya başlandığı 1950’lerden beri literatürü bolca meşgul etmektedir.[1] Yüzyılın ortasında kalkınmanın Merkez’e (Batı’ya) rağmen başarılabileceği tezi onunla birlikte başarılabileceği tezini yenmişti. Ne var ki ‘monetarist devrim’ olarak nitelendirilebilecek karşı rüzgarlar, kalkınma olgusunun küresel sermaye fazlasını elinde tutan Batı şirketlerinin gelişmekte olan ülkelere serbestçe yatırım yapmasına bağlı olduğu konusunda dünyayı ikna etti. Ancak, Washington Uzlaşısı olarak da adlandırılan bu tezler bütünü, milenyum başında tekrar sorgulanmaya başlandı ve böylece sarkaç tekrar sola hareket etmeye başladı.[2]

İçinde bulunduğumuz dönem ise yazının ilerleyen kısımlarında ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz gibi farklı dinamiklere ev sahipliği yapmaktadır. Merkez’in sanayisizleşmesi ya da tersinden bakarsak finansallaşması, bizce sarkacın solundaki birçok teorinin güncellenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Örneğin başta Çin olmak üzere Doğu Asya’nın yükselişi ve kurumların yeniden keşfedilmesinin bir sonucu olarak kalkınmadaki rağmenlik ve birliktelik tezleri de iç içe geçmeye başlamıştır. Ancak bizce yeni kalkınmacı teoriler hala sanayi politikaları alanına sıkışıp kalma eğilimi göstermektedir. Sermayenin doğası ve dolaşım alanı ikincil planda kalmaya devam etmektedir. Merkez’den bakışın bir sonucu olarak gördüğümüz bu tutum katkı yapılmayı beklemektedir. Bu yazıda da bizim yapmak istediğimiz modern dünya ekonomisinin dolaşım dinamiklerini incelemek, işbu iç içe geçmiş tezleri teknik ve teorik açıdan ele almak ve bu yolla başta Türkiye’de olmak üzere Çevre’deki kronik krizlerin kökeninde yatan dış bağımlılığı ve iç yapısallığı ortaya koyarak para politikasının bir gelişme aracına dönüşmesi için gereken radikal paradigma değişimini tartışmaya açmaktır.

Parayı Kavramak

Modern dünya-sisteminin dolaşımdaki karmaşık dinamiklerini doğru analiz edebilmenin yolu öncelikle paranın ne olduğunu kavramaktan geçmektedir. Para, basit bir tanımla söylersek kabul görmüş bir ödeme vaadidir. Toplum nezdinde kabul görmek iktidar ilişkileri, kültürel normlar ve kurumsal yapılar gibi ekonomi-dışı güçlerden kazanılan meşrutiyete bağlıdır.[3] Örneğin bir devletin vergi toplamak adına kabul edeceği yegâne ‘şey’, o devletin egemenlik alanında para niteliği kazanmak adına en önemli adımı atmış olmaktadır.[4] İşte bu gibi dinamikler paranın kökenini sadece veya en önemli olarak metaların takasında aramayı anlamsız kılmaktadır. Bu durum bizleri ‘mübadele aracı olarak para’ paradigmasının daha dışında düşünmeyi öğütlemektedir.

Paranın bir diğer işlevi ölçüm birimi (unit of account) olmasıdır. Para, bu fonksiyonuyla mal ve hizmetlerin değerini ortak bir standart üzerinden ifade etmeyi, karşılaştırmayı ve kayıt altına almayı sağlayarak ekonomik faaliyetlerin düzenlenmesine temel oluşturur. Bu işlev sayesinde farklı ürünlerin fiyatları tek bir para birimi cinsinden belirlenir, bu da mübadele sürecindeki karmaşık değer hesaplamalarını ortadan kaldırır ve ekonomik karar alma süreçlerini kolaylaştırır yani işlem maliyetlerini azaltır. Örneğin, bir elmanın değerini buğday veya emek cinsinden değil, para birimiyle (TL, dolar vb.) ölçmek, fiyatları anlamlı ve tutarlı kılacaktır. Daha sonra da tekrar döneceğimiz bu işlev, bir para adayının mutlaka taşıması gereken bir işlevdir.

Paranın sıradaki ve belki de en önemli işlevi değer saklama/gömülemedir (store of value). Para, bu fonksiyonuyla elde edilen gelirin veya varlıkların gelecekteki kullanım için korunmasını ve satın alma gücünün zamana yayılmasını sağlar. Bu işlev sayesinde bireyler ve kurumlar, tüketimi erteleyerek birikim yapabilir, tasarruflarını çeşitli riskler karşısında göreceli olarak güvende tutabilirler. Elbette paranın bu fonksiyonu, enflasyon, kur dalgalanmaları gibi durumlarda zayıflayabilir; bu nedenle insanlar bazen gayrimenkul veya değerli madenler gibi alternatif değer saklama araçlarına yönelebilir. Yine de para, likiditesi ve kolay erişilebilirliği nedeniyle en yaygın kullanılan gömüleme aracı olma özelliğini korumaktadır ve bu işlev uluslararası düzlemde birazdan anlatacağımız üzere farklı durumları tetiklemektedir.

Söz konusu üç işlevi ulusal piyasalardan uluslararası piyasalara naklettiğimizde gözlerimiz bu özellikleri taşıyacak bir ‘dünya parası’ aramaktadır. Şüphesiz aklımıza ilk gelecek olan ABD doları dünya genelinde birçok mal ve hizmetin fiyatlandırılmasında ve finansal raporlamada ana ölçü birimi olarak kullanılır. Küresel emtia piyasalarında petrol, altın ve birçok hammadde dolarla fiyatlandırıldığı için (mesela petro-dolar sistemi) uluslararası ticarette de baskın konumdadır. Bu sayede değişim aracı işlevini de yerine getirmiş olur. Ayrıca gömüleme aracı olarak dolar, ekonomik ve politik belirsizlik dönemlerinde güvenli liman olarak görülüyor. Kriz anlarında yatırımcılar ve merkez bankaları dolar talebini artırarak ona olan güveni pekiştiriyor. Ayrıca, küresel rezerv para birimi olarak ABD tahvilleriyle desteklenen dolar, uzun vadeli servet biriktirme aracı olarak da kullanılıyor.

Büyük Resim: Sistematik Birikim Daireleri

Braudel’in Maddi Medeniyet ve Kapitalizm’inde ortaya attığı en önemli tez bir sistem olarak kapitalizmin yeni koşullar ve gerçekler karşısındaki olağanüstü pozisyon alma yeteneği idi. Şöyle der: “Bütünsel bir kapitalizm tarihi için, şu esaslı nitelik konusunda ısrar edelim: her türlü deneye dayanıklı biçimlenme yeteneği, dönüşüm ve uyum yeteneği. Eğer benim düşündüğüm gibi, XIII. yüzyıl İtalya’sından itibaren, bugünün Batı alemine kadar, kapitalizmin belli bir birliği varsa, onu ilk önce buraya oturtmak ve burada gözlemek gerekir” [5]

Ancak Braudel bu uyumun dikkat çekici bir döngüsellik gösterdiğini de öne sürerek bu değişikliklerin takip ve tahmin edilemez bir yapıda olmadığını da ilan eder. Dünya-sisteminin merkezi uzun vadede başka konumlara kaymaktadır ancak her merkez ömrünü ancak birtakım aşamaları tecrübe ederek bitirebilir. Braudel, finansallaşma aşamasının -ki bu olgunun sadece günümüze özgü olmadığını ileri sürer- merkezin bir olgunluk belirtisi ve ‘sonbaharı’ olduğunu tespit eder. Örneğin ona göre Hollanda’nın ticaretten çekilip ‘Avrupa’nın bankerleri’ haline gelmesi, maddi genişlemenin yerini mali genişlemeye bırakması yani Amsterdam merkezli dünya-sisteminin finansallaşmasıdır.[6]

Giovanni Arrighi bu tezleri Marx’ın basit sermaye birikimi formülü ile harmanlayarak konuya teknik bir bakış eklemektedir. Kısaca izah etmek gerekirse Marx, sermayenin para formundan başlayıp metaya, oradan yeniden paraya dönüşümünü ve bu dönüşümde oluşan fazla değerin sermayeye eklenmesiyle ortaya çıkan artışı gösterir:

P: Başlangıçtaki para sermayesi,

M: Sermayenin, üretim sürecinde kullanılması için alındığı meta formundaki parçası (örneğin,
emekgücü, hammaddeler, üretim araçları vs.),
S: Üretim süreci,
M′: Üretim sürecinden çıkan yeni metalar,
P′: Metaların satışından elde edilen para, ki bu meblağ başlangıçtaki P’ye ek olarak fazla değer içerir.
[7]

(Yazının ilerleyen bölümlerinde formülü tıpkı Marx ve Arrighi’nin yaptığı gibi basitleştirerek PMP′ olarak kullanacağız.)

İşte Marx’ın bu anlatısını Braudel’in döngülerine ekleyen Arrighi, sermayenin artışına makro bir boyut kazandırır, onu dünya-sistemine eklemlendirir. Bu, sistematik birikim dairelerinin omurgasını oluşturacaktır. Her döngüde, başlangıçta üretime dayalı maddi genişleme (PM) hakimdir. Ancak, bir noktada sermayenin fazlası, yeniden üretime değil, finansal spekülasyona (MP′) yönelir. Yani mali genişleme yaşanır. [8] Aşamalar arasındaki geçişin üretken sektörlerde meydana gelen genel bir kar oranı düşüşüne yoran Arrighi bunun sebebi olarak da ülkeler arasındaki rekabetin kızışmasını gösterir. XIX. yüzyılın son çeyreğinde Almanya ve Birleşik Devletler’in yeni sanayi devleri olarak yükselişinin merkezin yani Britanya kapitalizminin üretim alanındaki karlarını baskıladığı ve onu finansallaşmaya zorladığı yönünde bir nedensellik kurar.[9]

İzlenen bu yol merkezin Yeni Dünya’ya yerleştiği döngüde de oldukça kafiyelidir. Amerikan maddi genişlemesi 1960’lara kadar bütün azameti ile sürerken bu sefer Japonya ve Almanya’nın yükselişi ile sekteye uğrayacaktır.[10] Ancak Washington, selefinden daha dişli çıkacak ve tarihe Plaza Antlaşması olarak geçecek bir hamleyle rakip ülkelerinin para birimlerini (yen ve mark) dolar karşısında revaüle etmelerini sağlayarak tersine esen rüzgârı bir süre olsun dindirebilecekti. Bu anlaşma ABD imalat sanayisine derin bir nefes aldırmış merkezdeki kar sıkılaşmasını söz konusu yükselen devlerin üzerine yıkmıştı. Ancak eklemek gerekir ki merkezin merkez adayları ile ilişkisi ne olursa olsun birikim dairesinin yönü tersine çevrilemez. Nitekim bu suni süreç de kalıcı olamamıştır. Zira söz konusu ülkeler arasında 10 yıl kadar sonra bu sefer ters Plaza Anlaşması imzalanacak ve ABD küresel bir çöküşü önlemek adına başladığı yere geri dönecektir. Washington yeni milenyuma girerken mali genişlemeye olan türbülanslı geçişini tamamladığını da bir anlamda kabul etmiştir. [11] ABD’nin hükümet borçlarının tekrar ivmelenmesi ve tarihinde ilk kez oluşan hisse senedi balonlarının bu sürecin hemen ardından yaşanması bu sebepten bir tesadüf değildir.

Piramidin Tepesindeki Dolar

Sistematik birikim dairelerinin bir diğer özelliği merkez ülkenin para biriminin aynı zamanda uluslararası para halini de almasıdır. İlk bölümde de belirtiğimiz gibi bir şeyin para olabilmesi adına sağlaması gereken fonksiyonları uluslararası düzlemde tam anlamıyla sağlayabilen ancak tek bir para birimi mevcut olabilir. Bu da mevcut birikim dairesinin merkezinin para biriminden başkası değildir. Peki neden? Yukarıda değindiğimiz kaçınılmaz finansallaşma ile ABD, sermaye hareketlerini serbest bırakmak gibi çeşitli kurumsal değişiklikler de yapmak zorunda kalmıştır. Doları uluslararası düzlemde kuvvetli bir likidite motoru haline getiren bu durum, 1971 yılında dolar-altın bağının koparılması ile birleşince doları bir numaraları rezerv yani gömüleme aracı haline getirmiştir. Para birimini bu durumdan doğacak aşırı değerlenme karşısında dengeye oturtacak -aksi halde ölçüm aracı olma fonksiyonu da tehlikeye girerdi- yegâne yol, ABD’nin de öyle yaptığı gibi yüksek cari açık vermek ve borçlanmaktır. Dünyadaki tasarruf fazlasını bu denli emebilecek başka bir gücün daha olmayışı ABD’yi özel yani merkez kılan şeylerden biridir. Kısacası Minsky’nin de belirttiği üzere “Herkes para yaratabilir; sorun bu paranın kabul edilmesini sağlamaktır” demekte[12] ve bu durumun küresel düzlemde de farklı olmadığını ileri sürmekteyiz.

Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki dünya-sisteminde merkezden çevreye gözlemleyebildiğimiz siyasi ve ekonomik hiyerarşi söz konusu ülkelerin para birimleri arasında da mevcuttur. Böylece dolar, uluslararası düzeyde bir para biriminin klasik işlevlerini yerine getirirken çevreye doğru gittiğimizde ülkelerin para birimlerinin ulusal düzeyde dahi bu işlevlerin birini veya daha fazlasını yerine getiremez halde olduklarını gözlemleriz. Özellikle tam-çevre diyebileceğimiz ülkelerin para birimleri ancak kısa vadeli ve geçici finansal varlıklar olarak talep edilirler.[13]

Bu geçicilik söz konusu devletlerin politika alanını da kısıtlamaktadır. Bu noktaya parmak basan Daniela Prates, hiyerarşik piramidi derinlemesine analiz eder ve ülkeleri altı farklı seviyeye ayırır. Buna göre en tepede bulunan ABD maksimum parasal egemenliğe (PE) sahipken son seviyeye geldiğimizde en düşük PE ile karşılaşırız. Öyle ki bu seviyedeki ülkelerde ulusal para birimi para olmanın hiçbir fonksiyonunu karşılayamaz yani kuvvetli bir dolarizasyon görülür.[14]

Prates, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu beşinci seviye ülkeleri için kısmi bir dolarizasyondan bahseder. Bu seviyede döviz kurundaki dalgalanmalar ve sermaye kaçışları söz konusu ülkelerin PE’sine periyotlar halinde zarar vermektedir. Örnek vermek gerekirse zaten gömüleme fonksiyonu DTH (döviz tevdiat hesabı) gibi olgular göz önüne alındığında oldukça kırılgan olan Türk lirası, kriz anlarında (mesela yüksek enflasyon) ölçüm aracı fonksiyonunu da yitirme riski ile karşı karşıya kalır. İşte bu durum PE’nin daha derinlemesine analiz edilmesini gerektirmektedir.

Çevredeki İkili Açmaz

İktisat literatüründe uluslararası ekonomi politikalarında bir ülkenin aynı anda üç durumu birden gerçekleştiremeyeceğini ifade eden temel bir teori vardır. Bu üç durum; sabit döviz kuru politikası, serbest sermaye hareketliliği ve bağımsız para politikasıdır. Örneğin bir ülke sabit döviz kuru rejiminde sermaye hareketlerini serbest bırakırsa bağımsız bir para politikası izleyemeyecektir. Üçlü açmaz, üç farklı dönem altında işlenme eğilimindedir. Örneğin Breton Woods’un sermaye kontrolleri ve sabit kur rejimini güden sisteminin ülkelerin bağımsız para politikası güdebilmesini sağlamıştır.

Hasan Cömert, sermaye hareketlerine ve kısa dönem faiz oranlarına indirgendiğini vurgulayarak bu yaklaşımın yüzeyselliğini eleştiriye açar. Ona göre kurumsal yapıların, finansal piyasa dinamiklerinin ve merkez bankası araçlarının para politikası etkinliğindeki kritik rolünü vurgulamak için klasik üçlü modifiye etmek gereklidir.[15] Merkez bankalarının kısa dönem faiz oranlarını belirlemek dışında faiz tavanları, kredi kontrolleri, zorunlu karşılıkları belirlemek gibi araçları da bulunmaktadır. Üstelik sermaye hareketleri BW döneminde iç piyasalarda da oldukça regüle edilmiş bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır.

Açmaz üzerinde yapılan modifikasyonlar nihayetinde üçlü açmazın varlığının sorgulanmasına yol açmaktadır. Hélène Rey, ünlü makalesinde işte bu şüpheciliği vurgulayarak BW sisteminin çöküşünden itibaren artık bir üçlü açmazdan söz edilemeyeceğini ortaya atar.[16] Sermaye akımlarının serbestliğinin merkezinde olduğu bu tezde akımlar; varlık fiyatları ve kredi büyümesi, VIX endeksi (piyasa belirsizliği, politik iklim ve risk algısından oluşturulan) ile eş hareket eden küresel bir döngüye sahiptir. Düşük VIX dönemlerinde sermaye akımları artmakta, kredi genişlemesi yaşanmakta ve varlık fiyatları şişmektedir. Bu durum tek başına dahi finansal krizlerin öncül göstergelerinden biri olan aşırı kredi büyümesine yol açabilmektedir. Üstüne ani VIX endeksi artışlarında ivmelenen sermaye çıkışları, döviz ve dolayısıyla borç krizlerini tetiklemektedir. İşte bu dalgalanmaları ampirik olarak inceleyen Rey, geleneksel üçlü açmazın özellikle çevre ülkeler söz konusu olduğunda bir ikili açmaza dönüştüğünü ileri sürmektedir. Yani bir ülke serbest sermaye hareketliliğini benimsediğinde, döviz kuru rejiminden bağımsız olarak para politikası egemenliği kuramamaktadır. Yazının önceki bölümlerinde inşasına yer verdiğimiz Amerikan mali genişlemesi ve onunla gelen serbest sermaye hareketleri alanını yayma politikası, çevre söz konusu olduğunda ulusal egemenliklere uzatılmış bir el olarak vücut bulmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında 2010 yılında Brezilya Maliye Bakanı Guido Mantega’nın gelişmiş ekonomilerin parasal genişleme politikalarının uluslararası ‘para savaşlarına’ yol açtığını ileri sürmesi yerli yerine oturmaktadır.[17] Bu tartışmalardan yola çıkarak Oliver Blanchard, gelişmiş ülkelerdeki faiz indirimlerinin gelişmekte olan ülkelerin para birimlerinin aniden değerlenmesine yol açarak GSYİH’lerinin ortalama %0.45’ini kaybetmelerine neden olduğunu ortaya koymuştur.[18] Bu duruma ek olarak gelişmiş ülkelerdeki faiz indirimlerinin yanına faiz artırımlarını da dahil ettiğimizde ve dünyadaki politik iklimi de hesaba kattığımızda, “sermaye akış dalgalanmaları” adını verebileceğimiz bir olgu ortaya çıkmaktadır. Rey’in daha önce de bahsettiğimiz VIX endeksi üzerinden analiz ettiği bu dalgalanma, o kadar kırılgan ve değişkendir ki gelişmekte olan ülkelere giren her beş büyük sermaye akışından birinin bir finansal krize yol açtığı sonucuna varan çalışmalar dahi bulunmaktadır.[19] Bu gibi sonuçlar, özellikle çevre ülkeleri sermaye akış dalgalanmaları konusunda önlem almaya itmektedir. Ne bir para politikası aracı ne de dış ticaret politikaları sermaye akışlarından bağımsız ele alınmamalıdır.

Teori ve Pratikte Sermaye Akışları

Hyman Minsky, şaheserini kaleme alırken yatırımlar konusuna özellikle eğilme ihtiyacı hissetmişti. Keynes’in hayvani içgüdüler kavramından etkilenerek yatırımların zamana yayılmış yani gelecek adına verilmiş bir karar olduğuna dikkat çeken Minsky, belirsizliğin yatırımların oluşmasına olan etkisinin iyi kavranması gerektiğini belirtir.[20] Belirsizlik yatırım üzerinde çift yönlü bir etkiye sahiptir. Şu şekilde özetler:

“(…) Yatırım yapma kararı, işgücü maliyetlerine ve kısa dönem faiz oranlarına bağlı olan yatırım arz fonksiyonu ile sermaye varlıkları fiyatı ve finansmana beklenen yapı ve koşullarından elde edilen yatırım talep fonksiyonunu kapsar”[21]

Minsky’nin yatırımın arz fonksiyonunun bir parçası olarak ele aldığı kısa dönem faiz oranları, ne kadar volatil olursa yatırımların miktarı da o kadar volatil olacaktır. Öyleyse kısa dönem faiz oranlarının bir ülkenin para politikasının en temel araçlarından biri olduğunu göz önüne alırsak ortaya oldukça net bir tablo çıkmaktadır: Özellikle çevredeki dinamikler dikkate alındığında bir ülkenin gelişebilmesi, sermaye akışları üzerinde kurabildiği hakimiyete doğrudan bağımlıdır. Buradan yola çıkarak bu alt başlık altında incelemek istediğimiz, sermaye kontrollerinin nasıl uygulanması gerektiğidir.

2000’ler itibariyle çevreye yönelen sermaye akımlarının ağırlıklı olarak banka kredilerinden oluşan yapısı artık banka-dışı finansal kurumlarca yapılmaktadır.[22] Bu sebeple banka kredilerini dışarıda tutarak modern sermaye akışlarını iki ana gruba ayırmak mümkündür: Portföy akımları ve doğrudan akımlar. Portföy akımları, hisse senetleri ve tahviller gibi finansal araçlar yoluyla yapılan yatırımlardır. Bu yatırımlar, daha yüksek getiri arayışındaki yatırımcılar tarafından daha kısa vadeli bir süre içinde yapılmaktadır. Keynesyen portföy tercihi teorisinden yola çıkılarak getiriler, taşıma maliyetleri, likidite primleri ve beklenen fiyat değişimi olmak üzere dört ana faktörle şekillenen bu spekülatif yatırım süreci, en başından beri bahsettiğimiz kırılgan ve sık değişen sermaye akımlarının ana gövdesini oluşturur.[23] Örneğin literatürde ‘carry trade’ olarak adlandırılan düşük faizli para birimlerinde borçlanmayı ve yüksek faizli para birimlerine yatırım yapmayı içeren spekülatif döngüler bu başlık altında değerlendirilebilir. Portföy akımlarının bir diğer belirteci, akımların yaratacağı sonucun hedef ülkenin kurumsal yapısından bağımsız olmasıdır. Yani bir çevre ülkenin efektif finansal ve hukuki kurumlara sahip olması, portföy akımlarının spekülatif dalgalarının yıkıcı etkisini hafifletememektedir. Zira portföy tercihi büyük oranda uluslararası (yani merkezdeki) dinamiklere bağımlı olmaktadır.[24]

Sermaye akımlarının ikinci türü olan doğrudan yatırımlar (FDI) daha karmaşık bir yapıdadır. Bu yazının konusundan çıkmamak adına sanayi politikaları ile bağına ayrıntılı bir şekilde yer vermeyeceğiz. Odak noktamız merkez-çevre ilişkileri bağlamında daha çok dışsal etkileri üzerinde kalacak. İlk olarak ifade etmeliyiz ki FDI, yalnızca devletler arası sermaye akışlarından ibaret değildir. Yabancı bir yatırımcının bir ülkede, doğrudan kurduğu veya devraldığı işletmeye yaptığı bir başlangıç sermayesi yatırımı, yeniden yatırılan kazançlar ve şirketler arası borçlanmaları gibi olguları da kapsamaktadır.[25] Doğrudan yatırımların portföy akımlarının aksine spekülatif dalgalanmalara yol açmıyor oluşu, onun politika yapıcılar tarafından daha sempati ile bakılmasını sağlamaktadır. Ancak FDI’nın bu ‘göreceli iyiliği’nin arkasında çok daha derin bir yapı mevcuttur. Öncelikle uzun süreli olarak niteleyebileceğimiz doğrudan yatırımlarının etkisini de uzun vadeli olarak ele almamız gerekmektedir. Örnek vermek gerekirse çok uluslu şirketlerin yatırımlarının Meksika’dan uzun vadede Çin’e kayması, Meksika elektronik sektöründe önemli kayıplara yol açmıştır. Türkiye ve İspanya’daki konut balonlarında da doğrudan akımların payı bulunmaktadır.[26]

Bir diğer sorun -belki de en önemlisi- doğrudan yatırımların uzun vadede getirdiğinden fazlasını götürüyor olabilmesi ihtimalidir. FDI’nin ödemeler dengesi üzerindeki etkisini değerlendirirken yalnızca sermaye akışlarını değil, aynı zamanda yabancı firmaların gerçekleştirdiği ihracat ve ithalat faaliyetlerini ile bu firmaların gerçekleştirdiği gelir transferlerini de dikkate almak gerekmektedir. Yeşil alan yatırımları kapsamında gerçekleştirilen FDI’nin üretim kapasitesini oluşturmak amacıyla, genellikle sermaye malların ithal edilmesi gerekir ki bu da ödemeler dengesini negatif yönde etkileyebilir ancak aynı zamanda yerel olarak temin edilen mal ve hizmetlerin de bulunması bu sefer ödemeler dengesi üzerinde pozitif bir etki yaratabilecektir. Bununla birlikte, yabancı firmaların faaliyetleri ilerledikçe doğrudan ticaret işlemlerinin yanı sıra, yerli ekonomiyle olan tedarik zinciri bağlantıları, dolaylı ithalat ve ihracat etkileri de devreye girer. Yabancı firmalar, hem doğrudan kendi mal ve hizmet ticaretinde hem de yerel firmaların ticari faaliyetleri üzerinde oluşturdukları dolaylı etkiler yoluyla, ülke ekonomisinin genel ticaret dengesini şekillendirebilme kapasitesine erişir. Örneğin her ne kadar istisna bir büyüklük olsa da Vietnam’daki Samsung fabrikaları, ülkenin toplam ihracatının beşte birini kapsamaktadır.[27]

O halde sorgulanması gereken konu, uzun vadede bir doğrudan yatırımın çevre ülkeler adına çok değerli olan ödemeler dengesi üzerindeki etkisidir. Bu etkiyi çok değişkenli bir fonksiyona benzetebiliriz. Bir doğrudan yatırım, faaliyetleri sırasında elde ettiği kârının bir kısmını yurt dışındaki ana şirketlerine veya vergi cennetlerine taşımak isteyebilir. Özellikle çok uluslu şirketler söz konusu olduğunda ise bu şirketlerin yerel yatırım ortaklarından marka kullanım hakkı ve know-how bedeli gibi oldukça yüksek miktarlara da varabilen ücretler talep ettiği görülmektedir. Son olarak yerel bileşenler iş birliğinde oldukları merkez ülke şirketlerinden yüksek faizli borç alma eğiliminde olmaktadır. Bu yolla gerçek kâr oranları gizlenmekte ve çevre ülkeler adına ciddi bir vergi kaybı oluşmaktadır. O halde net etkiyi [28] ölçmek bütün bu değişkenliklerin dahil edildiği bir denklemle ifade edilebilir:

Net Etki = (Yabancı Firma İhracatı− Yabancı Firma İthalatı) − (Kâr + Telif + Faiz Transferleri)

Bu basit denklem, doğrudan yatırımların uzun vadede bir ülkeyi net döviz kaybına veya özel borçluluk krizlerine [29] sürükleyebileceğini vurgulamaktadır. FDI akımları, portföy akımlarının kısa dönemdeki spekülatif etkilerinin uzun vadeli bir versiyonu haline gelebilme özelliğine sahiptir.

Sonuç Yerine

Bizi bu makaleyi yazmaya iten girişte genel hatlarıyla da değindiğimiz Türkiye’nin dünya-sisteminin merkezi ile kuracağı ilişkiye yönelik tartışmaların 1970’lerden beri güncellenmediğini fark etmemizdi. Sarkaç tekrar sola kaymaktaydı ama bir önceki gelişinin kalıntılarında ne bulacaktı? Henüz birkaç ay önce yaratılan kamuoyu ile yeniden baskıya giden “Türkiye’nin Düzeni” okuyucularına bugün için ne verebilirdi? Doğan Avcıoğlu’nun o yıllarda Amerikan maddi genişlemesinin olgun evresinde kaleme aldığı o satırlar, bu sefer içinde yaşamakta olduğumuz Amerikan mali genişlemesinin olgunluk çağında bize nasıl ipuçları sağlayabilirdi? Bu fikirden yola çıkarak başta paranın ne olduğunu kavrayarak ve onu uluslararası düzende inceleyerek başlattığımız yazıda, sistematik birikim dairesinin güncel aşamasına dair teorik bir altyapı hazırlığı ile devam ettik. Böylece aslında Türkiye’nin Düzeni’nin kaleme alındığı 1960’lı yıllardan farklı olarak Merkez’in çevre üstündeki hakimiyetinin, sermaye ve tüketim malları ile değil finansal araçlar ile sağlandığına dikkat çektik. Ardından söz konusu finansal araçları analiz etmeye koyulduk. Bir ülkenin parasal ve dolayısıyla ulusal egemenliğinin hiç şüphesiz bu araçların ürünleri olan çeşitli akımlar üzerinde kurabildiği hakimiyetten geçtiği sonucuna ulaştık.

Gerek portföy gerekse doğrudan akımlar üzerinde çeşitli sermaye kontrolleri uygulanması gerektiğine inanmaktayız. Sermaye kontrollerinden kastımız tümüyle kapanmak hatta otarşik bir sistemi benimsemek gibi fikirlerin uzağındadır, çünkü seçicidir. Karşılaşılan senaryoya göre oldukça çeşitlenebilen [30] bu kontroller, finansal istikrarı ve ulusal-parasal egemenliğini daima ana odağında tutacak halkçı bir merkez bankasının elinde oldukça yararlı araçlara dönüşebilecektir. Öncelikle Türkiye, çevre ve yarı-çevre sınıfına girebilecek birçok ülkeden farklı olarak sermaye kıtlığı çeken bir ülke değildir -ki 1960’lardaki temel planlama sorunu kıt kaynakların nasıl dağıtılacağı üzerine idi. Tersine, sık sık dillendirilen tablo ise Türkiye’nin yabancı sermayeyi ana odağı haline getirmesi yönünde olmaktadır. Aksine ana problem, mevcut dünya-sisteminin dinamiklerini bilmeden veya bilerek uygulanan ve Türkiye’de durmadan istikrarsızlık üretilmesine yol açan yanlış politikalardır. Bizim de istediğimiz paradigma değişikliği tam burada başlamaktadır.

Enver Mete, Tokat, Mart 2025

Dipnotlar:
  1. Fikret Başkaya, Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü, İmge Kitabevi
  2. Joseph Stiglitz, Küreselleşme: Büyük Hayal Kırıklığı, Planb Yayınları
  3. Costas Lapavitsas ve Makoto Itoh, Para ve Finansın Ekonomi Politiği, Yordam Kitabevi, s.34, çev: Tuncel Öncel.
  4. L. Randall Wray, The Origins of Money and the Development of the Modern Financial System (March 1993). Levy Economics Institute Working Paper No. 86.
  5. Fernand Braudel, Maddi Uygarlık ve Kapitalizm: Mübadele Oyunları, İmge Kitabevi, s.384, çev: Mehmet Ali Kılıçbay
  6. Fernand Braudel, Maddi Uygarlık ve Kapitalizm: Dünyanın Zamanı, İmge Kitabevi, s. çev: Mehmet Ali Kılıçbay.
  7. Karl Marx, Kapital Cilt1 s.149-169, Yordam Kitap, çev: Mehmet Selik ve Nail Satılgan.
  8. Giovanni Arrighi, Uzun Yirminci Yüzyıl: Para, Güç ve Çağımızın Kökenleri, İmge Kitabevi, s.21, çev: Recep Boztemur.
  9. Giovanni Arrighi, Adam Smith Pekin’de: 21. Yüzyılın Soykütüğü, Yordam Kitap, s.286, çev: İbrahim Yıldız.
  10. A.g.e. s.161
  11. Brenner’in ilkinin aksine olan sonuçlarına binaen ‘ters-Plaza’ adını verdiği anlaşma, Amerikan mali genişlemesinin olgun çağının başlangıcını âdeta belgelemektedir. Bknz. Robert Brenner, Ekonomide Hızlı Büyüme ve Balon: Dünya Ekonomisinde ABD’nin Yeri, İletişim Yayınları, s.149- 156, çev: Bilge Akalın.
  12. Hyman Minsky, İstikrarsız Bir Ekonominin İstikrarı, Efil Yayınevi, s.228, çev: Oğuz Esen.
  13. De Conti, Biancarelli ve Rossi; Currency Hierarchy, Liquidity Preference and Exchange Rates: a Keynesian/Minskyan Approach
  14. Daniela Prates, Beyond Modern Money Theory: A Post-Keynesian Approach to the Currency Hierarchy, Monetary Sovereignty, and Policy Space, Review of Keynesian Economics, Edward Elgar Publishing.
  15. Hasan Cömert, From Trilemma to Dilemma: Monetary Policy after the Bretton Woods, PERI Working Paper Series, 2019.
  16. Hélène Rey, Dilemma not Trilemma: The Global Financial Cycle and Monetary Policy Independence, (May 2015). CEPR Discussion Paper No. DP10591.
  17. BBC.com, “Currency ‘War’ Warning from Brazil’s Finance Minister”, 28 September 2010
  18. Olivier J. Blanchard, Currency Wars, Coordination, and Capital Controls (July 2016). NBER Working Paper No. w22388
  19. Atish R. Ghosh, Jonathan D. Ostry, and Mahvash S. Qureshi, “When Do Capital Inflow Surges End in Tears?” American Economic Review 106 (5): 581–85.
  20. Hyman Minsky, ag.e., s.190
  21. A.g.e s.189
  22. 1970’lerde yani mali genişlemenin ilk evrelerinde çevreye olan akımların önemli bir bölümü ulusal ve uluslararası banka kredileri kaynaklıydı. Genişlemenin ‘olgun evresi’ diyebileceğimiz bu dönemde ise banka-dışı aktörlerin ağırlığı artmış durumdadır. Bu konuda ayrıntılı bir analize yer veren bir çalışma için bknz. Yılmaz Akyüz, The Financial Crisis and the Global South: A Develpoment Perspective, Pluto Press, 2012.
  23. Keynesyen portföy tercih teorisi; getiriler (yatırımcıların belirli bir varlıktan elde etmeyi beklediği getiri oranı), taşıma maliyetleri (bir varlığın elde tutulması veya kullanılmasıyla ilgili maliyetler), likidite primleri (bir varlığın ne kadar hızlı ve kolay bir şekilde nakde çevrilebileceği) ve beklenen fiyat değişimi (yatırımcıların gelecekteki fiyat değişiklikleri hakkındaki beklentileri) olmak üzere dört ana faktörün incelenmesi üzerine kuruludur. Bknz. De Conti, Biancarelli and Rossi; Currency Hierarchy, Liquidity Preference and Exchange Rates: a Keynesian/Minskyan Approach, Congrès de l’Association Française d’Économie Politique, Université Montesquieu Bordeaux IV, 2013.
  24. Doğrudan akımlar ve portföy akımları arasındaki temel farkı, iç(pull) ve dış(push) faktörlere bağımlılık özelinde inceleyen Koepke, her ne kadar doğrudan yatırımlar konusunda yüzeysel bir kanaat sunsa da nihai metodoloji için önemli bir fikir vermektedir. Bknz. Robin Koepke, What Drives Capital Flows to Emerging Markets? A Survey of the Empirical Literature, Journal of Economic Surveys (2019) Vol. 33, No. 2, pp. 516–540.
  25. Yılmaz Akyüz, Playing with Fire: Deepened Financial Integration and Changing Vulnerabilities of the Global South, Oxford University Press, 2017, s.174.
  26. a.g.e s.182.
  27. P. Sheldon and S.-H. Kwon, “Samsung in Vietnam: FDI, Business-Government Relations, Industrial Parks, and Skills Shortages,” The Economic and Labour Relations Review, vol. 34, no. 1, pp. 66–85, 2023.
  28. Elbette bir doğrudan yatırımın etkisi sadece ödemeler dengesi üzerinden incelenmemelidir. FDI’lar yerel firmalar için kuvvetli bir spilllover kaynağıdır. Örneğin onları rekabet yoluyla daha verimli olmaya zorlayabilir veya taklit yoluyla daha ileri üretim tekniklerini benimsemelerine yol açabilir. Ancak bu gibi olgular daha çok sanayi-maliye politikaları alanına girdiğinden yazımızın ana odağının dışında tuttuk
  29. Yakın zamanda tecrübe ettiğimiz 2018 krizi, 2001’den bu yana hızla artan özel borçluluk oranları ile yakından bağlantılı idi. Ayrıntılı bir çalışma için bknz. Özgür Orhangazi, A. Erinç Yeldan, The Remaking of the Turkish Crisis. Development and Change, 52: 460-503.
  30. Söz konusu kontroller, sermaye giriş ve çıkışlarından ülkedeki yerleşiklerin döviz erişimine kadar birçok noktada kullanılmaktadır. Şili’deki ‘Tobin vergisi’, İzlanda’nın bir dönem uyguladığı sermaye çıkış miktarı sınırlamaları, Malezya’nın Asya Krizi sırasında bolca kullandığı sermaye hareketi yasakları ve hatta yakın zamana kadar mevduat dolarizasyonuna karşı ülkemizde uygulanan KKM, örnek olarak gösterilebilir.
Büyümenin Dinamikleri ve Türkiye İçin Alternatif Bir Yol Aramak

Neoklasik iktisat, uzun yıllardır ekonomik analizde baskın bir paradigma olarak kabul edilmiştir. Arz ve talep arasındaki dengenin, bireylerin rasyonel kararları ve piyasa mekanizmalarının işleyişi ile sağlandığını savunan bu yaklaşım, ekonomik sorunların büyük ölçüde bireysel tercihlerin optimizasyonu yoluyla çözülebileceğini öne sürer. Örneğin bu optimizasyonun bir adımı, doğası gereği rasyonel düşünmeye ihtiyacı olmadığı iddia edilen devletin, piyasa işleyişinden mümkün olduğu kadar uzak tutulması olmaktadır. Piyasa ekonomisinin ya da kapitalizmin paradoksal bir yapıda olmadığı, bu inancın özünü oluşturur. Bu sebeple ana akım politik ekonomi, “optimize edilmiş” bir piyasa ekonomisinde zaten bölüşümün bir sorun olmaması gerektiğine kanaat getirerek odak noktasını büyümeye vermektedir. Aslında büyüme ve bölüşümün birbirinden koparılması, ekonomi biliminin sosyal içeriğinden de koparılması anlamına gelir. Zira artık odak, insan-insan ilişkilerinden insan-nesne ilişkilerine kaydırılmıştır.[1]

Bunların yanı sıra ekonominin ana ateşleyicisinin arz yönünde olduğu kabul edilmiştir. Arzın büyümenin ana odağı olmasına dair ideolojik söylem, karlara dayanan bir büyüme hipotezini yaratmıştır. Genel kabule göre gelir vergilerini düşük tutmak, devleti yatırımlardan mümkün olduğunca uzak tutmak ve piyasa regülasyonlarından vazgeçmek gibi eylemler nihayetinde kişisel tasarrufları artıracaktır. Artan tasarruflar, en üst gelir dilimleri adına yatırım artışı olarak yorumlanırken alt dilimler için talep artışı olarak ele alınır.[2] Böylece Damlama (Trickle-down) adıyla karşımıza çıkan bu teori, iktisadi fazlanın ücretlerden daha çok karlarda toplanması gerektiği soncuna vararak öncesinde vurguladığımız üzere büyümeyi bölüşüm olgusundan ayrı değerlendirmiştir. Bölüşümün ve dolayısıyla gerekli talebin dolaylı yollardan zaten oluşacağı inancı, ücretlerin sadece maliyet kalemi olarak görülmesini sağlamış, aynı zamanda bir talep kaynağı olarak da ele alınmasını zorlaştırmıştır. 

Gözden kaçırılan bir başka nokta da tasarruflar ve yatırımların doğasıdır. İngiliz düşünür John Hobson’ın The Physiology of Industry adlı kitabından bir kesit aktarırsak: “Tasarruf mevcut sermaye toplamını artırırken, aynı zamanda tüketilen faydaların miktarını da azaltır (…) bu nedenle daha fazla sermaye birikimine neden olması kaçınılmazdır ve bu fazla genel aşırı üretüm şeklinde var olacaktır.”

Hobsonın sunduğu iktisadi döngünün temel noktası, anlaşılacağı üzere arz fazlasıdır. Keynes, Hobson’ın teorisini tabiri caizse ters çevirmiş, sorunu aşırı üretimde değil eksik tüketimde aramıştı. Ona göre devlet, ekin talebin altında dengelenebilen talep düzeyinin artırılması adına yatırımlarda bulunmalıydı. Aynı zamanda “insanlar zenginleştikçe gelirlerinin daha azını tüketir” fikrini savunan Keynes, gelir dağılımını düzeltici birtakım vergilerin de talebi canlandırma işlevi gördüğü için desteklemişti.[3]

Joan Robinson’ın analizleri bu kısma ışık tutar. Elbette gelirlerin tasarrufları da artırması doğal bir durumdur. Ancak bölüşümün ikinci plana atıldığı bir düzende kapitalistlerin tasarrufları daha çok şişecektir ve bu yatırım eğilimlerini zamanla azaltacaktır. Çünkü gelirler artıkça tasarrufların yatırımlara üstünlük kurduğu bir çarpan etkisi devreye girer.[3] Tasarruflardaki aşırı şişme, başta mülkiyet eşitsizliği gibi çeşitli gelir dağılımı problemlerini de bir arada getirir.

Sınıf Çatışması, Gelir Dağılımı ve Büyümek

Polonyalı iktisatçı Michal Kalecki, yatırımların doğası üzerine yaptığı çalışmların yanı sıra bölüşüm olgusunu iktisadının merkezinde ele alarak çığır açıcı katkılarda bulunmuştur. Ona göre neoklasik teorilerinin aksine tam rekabet varsayımı yanlıştır. Kapitalist ekonominin doğasında tam rekabetin değil tekelci piyasaların hâkimiyeti vardır. Bu önerme, maliyet ve fiyatlamanın, ağırlıklı olarak firmaların ve çalışanların piyasadaki güçlerince yönlendirildiği sonucuna varmaktadır.[4] İşte burada Kalecki, ekonomik ilişkileri birbiri ile çatışan iki sınıfın varlığı altında incelemek gerektiği sonucuna varmıştır: İşçiler (ücretliler) ve kapitalistler (sermaye sahipleri ve rantiyeciler). Bu düzlemde ücretlerin, karların ve fiyatların belirlenmesi; işçiler ve kapitalistler arasındaki mücadele ve pazarlığın kurumsal ve sosyal ayaklarıyla gerçekliğe yansıdığı, oldukça dinamik ve karmaşık bir süreçtir.[5]

Kalecki, oluşan satın alma gücünü yani talebi, karların veya ücretlerin daha ağır bastığı senaryolarda inceleyerek bir döngüsellik arar. Kaleckiyen iş döngüleri (buisness cycle) adını verdiğimiz bu düzeni en saf haliyle şöyle ifade edebiliriz: Kapitalist ekonomide yatırımlar, büyük oranda kâr beklentilerine bağlıdır. Yüksek kârlılık beklentisi, firmaların yatırımlarını artırmasına yol açar. Yatırım arttıkça, üretim ve istihdam artar, bu da talebi canlandırır. Boom (Büyüme) Dönemi olarak adlandırılan bu evrede artan istihdam ve tüketim, büyümenin devam etmesine katkı sağlar. Ancak bu dönemde işgücünün pazarlık gücü artar[6], ücretler yükselmeye başlar bu da önce kârları sonra kâr beklentilerini düşürecektir. Bu durum, firmaların yeni yatırımlar yapma iştahını azaltır, durgunluk(resesyon) dönemi kapıdadır. Yatırımlar azalınca üretim ve istihdam da düşer, bu da talepte azalmaya yol açar. Talep daralması ise daha fazla yatırım düşüşüne ve sonuç olarak durgunluğa neden olacaktır. İşte burada göründüğü üzere kapitalizm döngüselliğinde sistemin çelişkilerinden biri olan ücretler ve kârlar arasındaki gerilimin payı büyüktür. Eğer sistem, 19.yyda olduğu gibi serbest bırakılırsa durmadan yıkıcı krizler üretecektir. Şöyle ekler: “Tam istihdamdaki bir kapitalist ekonomide kârlar, 19. yüzyıl tipi bir laissez-faire ekonomisindekine göre daha yüksek olacaktır. Ancak, işverenler sınıfsal içgüdüleriyle “toplumsal disiplini” elden bırakmamak için işsizlik yaratarak (daha düşük kârlarla) işleyecek bir ekonominin kendi açılarından daha güvenceli olacağını keşfedeceklerdir.”[7]

Bu keşifle kapitalistler, piyasa üzerindeki güçlerini kaybetmemek adına döngüyü durdurmak istediklerinde başka bir döngüye kapı aralarlar. Gerçekten de kar beklentileri sabit kalsa ve yatırımlar artmaya devam etse de bu sefer ücretlerin yani ana talep kaynağının onu takip edemediği bir sürece gidilebilir. Bu durum, uzun vadede karların düştüğü ve yerini yine durgunluk ve enflasyon gibi başka problemlere bıraktığı bir sonuca gider.[8]

Döngüyü Berraklaştırmak

Kalecki’nin ortaya attığı bu döngüsellik onun ölümünden sonra da üzerinde çalışılan bir konu olmuştur. Neo-Kaleckiyen büyüme modelleri adı verilen bu modellerle, ülkelerin belirli zaman aralığında büyüme karakterinin kar-çekişli mi yoksa ücret-çekişli karakterde mi olduğuna dair çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu çalışmalardan en ünlüsü Amit Bhaduri ve Stephen Marglin’in öne sürdüğüdür. Bhaduri-Marglin döngüsü iki büyüme modelinin de kendi içinde iki alt rejime daha bölündüğü iddia etmiştir. Bu yolla büyüme rejimleri, çatışmacı veya canlandırıcı bir karaktere de sahip olmaktadır.[9] Sonuç olarak rejimler sırasıyla a) kâr-çekişli çatışmacı, b) kâr-çekişli canlandırıcı, c) ücret-çekişli çatışmacı, d) ücret-çekişli canlandırıcı olmak üzere dörde ayrılmaktadır. Kâr payı artışının toplam talebi artırdığı rejimlere kar-çekişli, azalttığı büyüme rejimlerine ise ücret-çekişli demekteyiz. 

Robert Blecker, bu analizlere açık bir dış ticaret rejiminin büyüme modelini nasıl etkileyebileceği hakkında çalışarak çeşitli katkılarda bulunmuştur. Örneğin, eğer bir ülke ücret-çekişli büyüme karakterine sahipse, yüksek ücretlerin yurtiçi talebi artıracağını, ancak aynı zamanda bu durumun ülkenin dış rekabet gücünü olumsuz etkileyebileceğini belirtir. Yüksek ücretler, yurtiçi tüketimi artırsa da ihracatta rekabet gücünü azaltabilir, bu da ekonomik büyümeyi sınırlandırabilir. Bu sebeple ülkeler dış ticarette fazla vermek adına ücretleri baskılayabilmektedir.[10

Bu durum sınıf çatışmasını çok daha değerli bir konu haline getirecektir. Şöyle ekler: “Ücretler lehine yeniden bölüşüm ile uluslararası rekabeti sürdürmek arasındaki olası çelişki, isçilerin çıkarları ile kapitalistlerin çıkarlarının memnun edici bir şekilde uyuşması yönündeki başarı şansını büyük oranda azaltmaktadır.”[11

O halde dış ticaret dinamikleri bir ülkenin talep rejimini ve bölüşüm mekanizmasını oldukça fazla etkileyebilmektedir. Yine örneğin ücretlerin payının arttığını varsayalım ve Blecker’in öne sürdüğü gibi bu durum, işletmeleri uluslararası rekabette aksattığı için dış talepte bir düşüş meydana getirsin. Eğer artan ücret payının yarattığı ek talep, bu düşüşü karşılayabiliyorsa, söz konusu ülke, ücret-çekişli bir rejime sahiptir diyebiliriz.

Rejim ve Politika Uyumu/Uyumsuzluğu

En can alıcı noktaya gelirsek eğer büyüme rejiminin hangi karakterde olduğunu saptayabilirsek bu, sağlıklı bir büyüme için nasıl politikalar gütmemiz gerektiğini de bilebiliriz demektir. Zira uygulanan politikalar ile rejimin karakterindeki uyumsuzluk orta ve uzun vadede tatmin edici büyüme oranlarından uzaklaşılacağını gösterir.

Tablo 1 Rejimlerin karakterleri ve uygulanan politikaların etkileri (Kaynak: Marc Lavoie ve Engelbert Stockhammer, Wage-led Growth: Concept, Theories and Policies)

Tablonun dört köşesini ayrı ayrı incelediğimizde daha berraklaşacaktır. Örneğin kâr-çekişli bir rejimde emek piyasasını esnekleştirmek, kurumlar vergisi gibi doğrudan vergileri hafifletmek ve toplu sözleşmeleri yasal açıdan daha etkisiz kılmak gerçekten de büyümeyi besleyebilecektir. Ancak artan eşitsizlik ve dış ticaretteki talebin doğal sınırları, rejimi zamanla ücret-çekişli bir karaktere sokacaktır. Bu değişim saptandığında hükümetlerin yapması gereken, örneğin sendikal hareketleri kuvvetlendiren ve artan oranlı vergilerde artışa giden ve asgari ücrete dikkate değer zamlar yapan bir yapıda olmalıdır.

Aslında görüldüğü üzere Büyük Ilımlılık Dönemi boyunca neoliberal ülkelerdeki büyüme oranlarının Keynesyen dönemin yanında güdük kalmasının[12] sırrı burada yatar. Rejimler, tekrar ücret-çekişli bir karaktere büründüğünde gereken pro-işçi politikalar izlenmemiş bu da büyümeyi sakatlamıştır. Ortaya çıkan resesyon tehlikesi, iç talebin emek yanlısı olmayan bir yolla çözülmesi ile bir süre daha ertelenmiştir. Bu yol akla geleceği üzere borçtur. 

Finansallaşma ve bankacılığın de-regüle edilmesi, hanehalkı borçlanmasını oldukça kolaylaştırmıştır. Bu durum, dış ticaretin veya emek verimliliğinin sağlayamadığı kârların, iç talebi borçlanma yoluyla yani suni bir şekilde canlı tutarak pro-kapitalist politikaların hayatta kalmasını sağlamıştır.[13] Kâr-çekişli büyümenin yapay bir taklidini ortaya koyan bu politikalar, sürdürülebilir değildir zira özel borçluluk ve regüle edilmemiş finans piyasaları ‘finansal istikrarsızlık’ döngüsünü[14] körüklemektedir.

Oyvat, Öztunalı ve Elgin’in yakın zamanda yaptığı bir çalışmada belirttikleri üzere: “Öncelikle, hanehalkı borçluluğunun artması, orta vadede emek kesiminin üzerine ek bir faiz yükü bindirerek, emek kesiminin harcama kapasitesini zayıflatıyor. Eğer emek kesimi ücretlerinin baskılanması karşısında artarak borçlanmaya devam ederse bu borçlanma sürdürülemez bir hale gelecek ve ekonomiyi bir krize sürükleyebilecektir. Finansal regülasyonların daha zayıf olduğu, finansal inovasyonların daha yaygın olduğu ülkelerde, hanehalklarının aşırı borçlanabilmeleri daha kolay olmakta, bu ülkelerin krize girebilme ihtimalleri daha da artmaktadır”[15]

Tablonun diğer tarafı hükümetlerin pro-işçi politikalardan yana olduğu senaryoları ifade eder. Eğer rejim, kâr-çekişli bir karakterde ise bu politikalar kaçınılmaz olarak ekonominin yavaşlaması ile son bulur. Düşen kâr beklentileri, yatırım kıtlığını ve işletmelerin hayatta kalmak için borçlanıp durduğu bir çıkmazı doğuracaktır. Nihayetinde işsizlik ve yüksek enflasyonun el ele görüldüğü stagflasyon olarak hayatımızda yer eder. Bu dönemde hükümetler hayat pahalılığına umutsuzca ücret ve istihdam artışları ile cevap vermeye çalışır. Örneğin 1972 yılında dönemin Britanya Başbakanı Heath, ücret artışlarını hayat pahalılığına endekslemek gibi bir politika izleyerek bahsettiğimiz hataya düşmüştür.[16] Bu senaryo gerek neoliberal sağın gerekse Marksist solun sosyal adalete duyarlı bir kapitalist ekonominin imkansızlığını ifade etmek için kullandığı bir argümandır. Ancak şu ana kadar anlaşılacağı üzere problem, doğru rejimde doğru politikaları uygulamak etrafında dönmektedir.

Sonuncu ve bizce en değerli olan senaryo, ücret-çekişli bir rejimde pro-işçi temelli politikaların sürdürüldüğü sistemdir. Savaş sonrası Keynesyen refah dönemini temsil eden bu sistem, gerek alternatiflerine göre daha uzun süreli uygulanabilirliği[17] gerekse adil bölüşümcü yapısı ile öne çıkar. Üstelik ücret-çekişli bir büyüme, yani daha yüksek reel ücretlerin, firmaları kârlılıklarını korumak için emek verimliliğini artırmaya teşvik etmektedir. Mevcut kanıtlar, reel ücret büyümesinin emek üretkenliği büyümesi üzerinde uzun vadede olumlu bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir.[18] Pro-kapitalist politikalara dönüldüğü 1980’lerden beri Batı’da emek verimliliğinin daha yavaş arttığı düşünülürse bu önemli bir konudur.

Senaryolar incelediğimizde özellikle gelişmekte olan ülkelerin uzun vadeli büyüme planlarını ücret-çekişli bir rejimin inşa edilmesi yönünde yapması bizce en sağlıklı yol olacaktır. Evet, ülkelerin sahip olduğu rejimler yukarıda özetlediğimiz üzere bir değişim göstermektedir ancak bu değişimlerin dış etkenler (savaş, pandemi) kadar iç etkenlerle (kurumlar) de belirlendiği gözden kaçırılmamalıdır. Ticari, finansal ve emek piyasası kurumlarının uzun vadede ücret-çekişli bir rejime uygun düzenlenmesi şüphesiz rejimi daha ücret-çekişli hale getirecek bu da pro-işçi politikaları için uygun bir zemin yaratacaktır. Aslında gelir eşitsizliğini azaltmak gibi politikaların ücret-çekişli bir rejime katkı sağladığına yönelik çalışmaların da varlığı[19], bize emek yanlısı politika ile ücret-çekişli rejimin birbirlerini besleyen olgular olduğunu da öğütlemektedir. 

Zaten son yıllarda yapılmış araştırmalara göz gezdirdiğimizde pro-işçi politikalar tercih edilmese dahi orta-büyük ekonomilerin büyük bölümünün ücret-çekişli olduğunu görmekteyiz.[20] Üstelik sadece ülkelerin değil OECD, AB hatta dünyanın kendisinin dahi ücret-çekişli bir rejime sahip olduğu ortaya koyulmakta.[21] Bu durum, Neoliberalizmin soldan aşılmasının hiç olmadığı kadar mümkün olduğunu gözler önüne seriyor. Neo-kalkınmacılık[22] diye adlandırabileceğimiz bu yol, özellikle Neoliberal düzenin defolarına daha duyarlı olan gelişmekte olan ülkeler için bir çıkış vaat ediyor.

Türkiye’nin Düzeni

İşgücü maliyeti adı verilen olgu; adını sık sık duyduğumuz, özellikle ürün fiyatlarına yapılan zamlarda öne sürülen ana sebeplerden biri. Ancak bir konuda daha işimize yarıyor. Eğer işgücü maliyetini toplam maliyete bölersek bir oran elde ediyoruz. Bu oranın yüksek olması bize o sektörün emek-yoğun, düşük olması ise işbu sektörün sermaye-yoğun olduğunu gösterir. Sektörün sermaye-yoğun hale gelmesi büyük oranda teknoloji ve eğitim yani verimlilik meselesidir. Bazı sektörler ise doğası gereği emek-yoğundur. Türkiye’nin en aktif olduğu tekstil, inşaat ve turizm gibi sektörler bunların başında gelmektedir. İşgücü maliyetlerinin en ciddi gider kalemi olduğu bir durumda kârları arttırma meselesi, haliyle işçi-kapitalist çekişmesinin sonucuna çok daha kuvvetle bağlı olacaktır. Bunun duyarlılığı içinde gelişmiş ülkeler, çatışmanın daha kuvvetli olduğu bu sektörleri başka ülkelere taşımştır. Bu akıştan pay kapan ülkelerden biri olan Türkiye de, aslında dertlerin havale edildiği bir durumda kalmıştır.

Bir diğer nokta ‘Büyük Ilımlılık Dönemi’ boyunca gelişmiş ülkelerdeki düşük enflasyon düzeninin de yine emek/sermaye yoğun sektörler farkıyla okunabilecek olmasıdır. Zira bu sektörler, arz ve talep değişimlerine farklı tepkiler veririler. Emek-yoğun sektörler; talep artışına fiyatları arttırarak, talep düşüşüne ise üretimlerini düşürerek yanıt verme eğiliminde olurlar. Sermaye-yoğun sektörler ise talep artışı ve düşüşüne sırasıyla üretimi artırarak ve fiyatları düşürerek yanıt verir.[23] Bu kabulden yola çıkarsak emek-yoğun sektörlerin hâkim olduğu bir ülkede, kronik bir enflasyon ve işsizlik sorunu yaşanması muhtemeldir. Türkiye’ye havale edilen dert budur. Kemer sıkmak veya sıkı para politikası gibi önlemlerin ise sorunu sadece parasal temelde değerlendirdiği için çözüm olmaktan çok uzak olduğu açıktır.

Politika Önerileri ve Yeniden Kalkınma

O halde sıkışmışlığı aşmanın yollarından biri sermaye-yoğun sektörleri güçlendirmekten hatta inşa etmekten geçecektir. Geçişin ana ateşleyicisi bizce devletin bu sektörleri bizzat yaratması olacaktır. Bu savın nedeni, sermaye-yoğun sektörlerin alameti farikası olan teknolojik yeniliğin, zaten bizzat devletlerce yaratılmakta olduğudur. Hayatımızın parçası olan birçok teknoloji ya devletlerce geliştirilmiş ya da geliştirilmesi adına fonlanmıştır.[24]

Bu farkındalığı literatüre aşılayan Mariana Mazzucato’nun temel tezi, özel sektörün risk alabildiği noktaya kadar girişimciliğin devlet tarafından üstlenilmesidir. Çünkü özel sermaye, uzun ve riskli yatırımlar yapmakta devletlere göre daha temkinli olmak zorundadır. Risklerin azalması ve getiri süresinin kısalması ile sahne, özel sektöre devredilir. Devlet, sıradaki yeniliği yaratmaya koyulur. Buraya düşülecek bir not da yeniliğin yaratım sürecinde devletin ‘crowding-out’ fenomenine sebep olmadığıdır. Zira yukarıda belirtildiği koşullarda özel sektör, zaten faaliyet göstermeye eğilimli değildir ve kapasite kullanım oranları zaten düşüktür.[25]

Ek olarak, gelişmekte olan ülkelerden de söz etmek gerekecektir. Çünkü bulundukları durum gereği yani kalkınma serüvenlerini henüz tamamlayamamış olduklarından farklılaşırlar. Bu sebeple gelişmiş ülkeler adına tasarlanmış olan ‘girişimci devlet’ hipotezinin ötesini düşünmek zorundayız. Zira gelişmekte olan ülkelerdeki özel sektörün faaliyet gösterme kapasitesini gelişmiş ülkeler ile aynı kabul etmek, fazla iyimser bir kabul olacaktır.[26]

İlk olarak, devlet ve piyasa birbirini dışlamak zorunda olan yapılar olarak ele alınmamalıdır. Polanyi’nin Büyük Dönüşüm’ünde ortaya koyduğu gibi devlet ve piyasa ikilisi müşterek bir siyasal düzen kurucusu olarak kabul edilmelidir. Son yıllarda ortaya atılan anaakım dışı çoğu devlet tanımı, bu müşterekliği tasdikliyor. Zaten neoliberal revizyonizmin şöhretine rağmen aktif devlet tipi; kalıntılarını, dinamiklerini ve elemanlarını kaybetmemiştir ve tarihsel olarak bakıldığında hala olumlu bir imge çizmektedir. Dolayısıyla ‘devletin ekonomiden geri çekilmesi’ değildir söz konusu olan, biçim değiştirmesidir.[27] Gerektiğinde bu biçim, tekrar değişebilecektir.

İkinci olarak eklenmesi gereken bir husus da gelişmekte olan ülkelerin konjonktür dışında da düşünmek zorunda olduğudur. Örneğin bu tür ülkelerin sık sık karşılaştığı üzere ani sermaye çıkışları ile yaşadığı arz şokları dönemleri, hükümetlerin uzun vadeli para ve maliye politikaları yürütmesini engeller niteliktedir.[28] Aşağıda da bahsedeceğimiz gibi değişimin ana aktörlerinden olmasını savunduğumuz kalkınma bankacılığının işlerliği, bağımsız bir para politikasına dayanmaktadır. Zira gelişmiş ülkelerin aksine Türkiye gibilerinin dışsal bir faiz oranı belirleyebilmesi serbest sermaye rejimlerinde gerçeklikten uzaktır.[29] O halde özellikle gelişmekte olan bir ülke olan Türkiye, sermaye kontrollerini gündemine almak zorundadır.

Üçüncü olarak, küreselleşme ve değişen ticaret rejimleri sonucunda, kalkınma iktisadının artık tarihe karıştığına yönelik iddiaları bir kenara bırakmalıyız. Ona yeni bir biçim vermeliyiz. Örneğin yeni düzen; kalkınma planlarının merkezi ağırlığını azaltmanın, iyi bir fikir olabileceğini öğütlüyor. Başka bir ifadeyle kalkınma yaklaşımlarında, yerel ekonomik aktörlerin daha öne çıkabilmesi gerekmektedir. Bu durum, kalkınma bankacılığının ve onun İller Bankası gibi çeşitli ayaklarının reform edilmesi gerektiğini açığa çıkarmaktadır. Sivil toplum veya diğer adıyla ‘üçüncü sektörün’ sürece dahil edilerek kalkınma politikalarının teorisinden pratiğine geçişinde sunacakları muhtemel katkılar da göz ardı edilmemelidir.[30]

Kalkınma, katılımcı ve içeriği tartışılabilir haliyle şüphesiz daha dinamik ve daha başarılı olacaktır. Katılımcılığın bir diğer önemi de ülke-içi güç odaklarının da varlığının kavranmasında yatar. Küreselleşme ve serbest ticaret rejimleri ile ülke-dışı güç odaklarının devletlerin politikalarını daha fazla etkileyebiliyor olması, maalesef içerideki güç odaklarının varlığının göz ardı edilmesine yol açmaktadır. Bu sebeple vurguluyoruz ki kalkınma politikaları sadece bürokrat ve kapitalistleri değil emeği de aynı oranda ilgilendirmektedir. Eğer kalkınma programlarımızın da çatışmacı bir döngüye yol açmasını istemiyorsak bir “kapsayıcı politika koalisyonu” yaratmalıyız. Ziya Öniş ve Fikret Şenses’in özetlemesiyle: 

Otoriter rejimlerden farklı olarak, politika rejimini sürekli kılabilmek için, dar politika koalisyonları başarılı seçmen koalisyonları oluşturmak üzere genişletilmeli ve büyütülmelidir. Özgül bir örnek vermemiz gerekirse, (1960’lann ve 1970’lerin Türkiye’sinde olduğu gibi) geniş bir demokratik ortamda bulunan dar koalisyonu, tarımsal çıkarları ve hatta daha önce İİS (İthal ikameci sistem) koalisyonunda yer almayan küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin bir kısmını da kapsamak üzere genişlemek zorunda kalmıştır.”[31]

Son olarak vurgulanması gereken bir nokta da ücret-çekişli bir kalkınmanın bel kemiği olan düzenli ücret artışlarının ulusal düzeyde planlanmasıdır. Ücretlerin ulusal çapta müzakere edilmesi, ekonominin genel istikrarı ve planlaması açısından faydalı görmekteyiz. Böylece ücret artışları, sadece belirli sektörlerde değil, bütün ekonomide uygulanabilir hale gelebilir ve bu yolla ücretlerin dengesiz yükselmesi gibi sorunlar önlenebilir. Bu yaklaşım, enflasyonist baskıların daha iyi yönetilmesine yardımcı olabilir, çünkü ücret artışlarındaki potansiyel asimetri bütüncül bir şekilde kontrol edilebilir. Ancak bu önerinin başarılı olabilmesi için sosyal taraflar arasında güçlü bir koordinasyonun sağlanması, sektörler arası farklılıkların dikkate alınması ve esneklik ihtiyacının göz önünde bulundurulması gereklidir. Ekonomik politika bağlamında bu yaklaşım, özellikle sosyal devlet ve sendikal hareketlerin güçlü olduğu ülkelerde etkili olabilecektir. Bizce Türkiye’nin bu yolda atması gereken en önemli adım işçi sendikalarının tekrar işler hale getirilmesi, böylece işçileri temsil eden bir yapının da hükümet ve işveren kuruluşları gibi etkin bir kurum haline gelmesidir. Bu yolla inşa edilecek bir üçlü yapı, kalkınma politikalarının sadece kapitalistler arasındaki çıkar çatışmalarının ötesinde sınıf çatışmasına da duyarlı olmasını sağlayacaktır.

Enver Mete, Ağustos 2024, Tokat

 

Dipnotlar: