Screenshot_1
Batı ile Batı’ya Rağmen: Çevre Ülkelerin Konumuna Parasal Bir Bakış

Günümüzün dünyasında iktisadi kalkınma akıntıya karşı yüzmek midir? Küresel boyutta asimetrik ve engelleyici güçlerden bahsedebilir miyiz? Ya da aksine gelişmenin yolu sisteme tam bir entegrasyondan mı geçiyor? Aslında bu sorular Modernleşme Okulu’nun sorgulanmaya başlandığı 1950’lerden beri literatürü bolca meşgul etmektedir.[1] Yüzyılın ortasında kalkınmanın Merkez’e (Batı’ya) rağmen başarılabileceği tezi onunla birlikte başarılabileceği tezini yenmişti. Ne var ki ‘monetarist devrim’ olarak nitelendirilebilecek karşı rüzgarlar, kalkınma olgusunun küresel sermaye fazlasını elinde tutan Batı şirketlerinin gelişmekte olan ülkelere serbestçe yatırım yapmasına bağlı olduğu konusunda dünyayı ikna etti. Ancak, Washington Uzlaşısı olarak da adlandırılan bu tezler bütünü, milenyum başında tekrar sorgulanmaya başlandı ve böylece sarkaç tekrar sola hareket etmeye başladı.[2]

İçinde bulunduğumuz dönem ise yazının ilerleyen kısımlarında ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz gibi farklı dinamiklere ev sahipliği yapmaktadır. Merkez’in sanayisizleşmesi ya da tersinden bakarsak finansallaşması, bizce sarkacın solundaki birçok teorinin güncellenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Örneğin başta Çin olmak üzere Doğu Asya’nın yükselişi ve kurumların yeniden keşfedilmesinin bir sonucu olarak kalkınmadaki rağmenlik ve birliktelik tezleri de iç içe geçmeye başlamıştır. Ancak bizce yeni kalkınmacı teoriler hala sanayi politikaları alanına sıkışıp kalma eğilimi göstermektedir. Sermayenin doğası ve dolaşım alanı ikincil planda kalmaya devam etmektedir. Merkez’den bakışın bir sonucu olarak gördüğümüz bu tutum katkı yapılmayı beklemektedir. Bu yazıda da bizim yapmak istediğimiz modern dünya ekonomisinin dolaşım dinamiklerini incelemek, işbu iç içe geçmiş tezleri teknik ve teorik açıdan ele almak ve bu yolla başta Türkiye’de olmak üzere Çevre’deki kronik krizlerin kökeninde yatan dış bağımlılığı ve iç yapısallığı ortaya koyarak para politikasının bir gelişme aracına dönüşmesi için gereken radikal paradigma değişimini tartışmaya açmaktır.

Parayı Kavramak

Modern dünya-sisteminin dolaşımdaki karmaşık dinamiklerini doğru analiz edebilmenin yolu öncelikle paranın ne olduğunu kavramaktan geçmektedir. Para, basit bir tanımla söylersek kabul görmüş bir ödeme vaadidir. Toplum nezdinde kabul görmek iktidar ilişkileri, kültürel normlar ve kurumsal yapılar gibi ekonomi-dışı güçlerden kazanılan meşrutiyete bağlıdır.[3] Örneğin bir devletin vergi toplamak adına kabul edeceği yegâne ‘şey’, o devletin egemenlik alanında para niteliği kazanmak adına en önemli adımı atmış olmaktadır.[4] İşte bu gibi dinamikler paranın kökenini sadece veya en önemli olarak metaların takasında aramayı anlamsız kılmaktadır. Bu durum bizleri ‘mübadele aracı olarak para’ paradigmasının daha dışında düşünmeyi öğütlemektedir.

Paranın bir diğer işlevi ölçüm birimi (unit of account) olmasıdır. Para, bu fonksiyonuyla mal ve hizmetlerin değerini ortak bir standart üzerinden ifade etmeyi, karşılaştırmayı ve kayıt altına almayı sağlayarak ekonomik faaliyetlerin düzenlenmesine temel oluşturur. Bu işlev sayesinde farklı ürünlerin fiyatları tek bir para birimi cinsinden belirlenir, bu da mübadele sürecindeki karmaşık değer hesaplamalarını ortadan kaldırır ve ekonomik karar alma süreçlerini kolaylaştırır yani işlem maliyetlerini azaltır. Örneğin, bir elmanın değerini buğday veya emek cinsinden değil, para birimiyle (TL, dolar vb.) ölçmek, fiyatları anlamlı ve tutarlı kılacaktır. Daha sonra da tekrar döneceğimiz bu işlev, bir para adayının mutlaka taşıması gereken bir işlevdir.

Paranın sıradaki ve belki de en önemli işlevi değer saklama/gömülemedir (store of value). Para, bu fonksiyonuyla elde edilen gelirin veya varlıkların gelecekteki kullanım için korunmasını ve satın alma gücünün zamana yayılmasını sağlar. Bu işlev sayesinde bireyler ve kurumlar, tüketimi erteleyerek birikim yapabilir, tasarruflarını çeşitli riskler karşısında göreceli olarak güvende tutabilirler. Elbette paranın bu fonksiyonu, enflasyon, kur dalgalanmaları gibi durumlarda zayıflayabilir; bu nedenle insanlar bazen gayrimenkul veya değerli madenler gibi alternatif değer saklama araçlarına yönelebilir. Yine de para, likiditesi ve kolay erişilebilirliği nedeniyle en yaygın kullanılan gömüleme aracı olma özelliğini korumaktadır ve bu işlev uluslararası düzlemde birazdan anlatacağımız üzere farklı durumları tetiklemektedir.

Söz konusu üç işlevi ulusal piyasalardan uluslararası piyasalara naklettiğimizde gözlerimiz bu özellikleri taşıyacak bir ‘dünya parası’ aramaktadır. Şüphesiz aklımıza ilk gelecek olan ABD doları dünya genelinde birçok mal ve hizmetin fiyatlandırılmasında ve finansal raporlamada ana ölçü birimi olarak kullanılır. Küresel emtia piyasalarında petrol, altın ve birçok hammadde dolarla fiyatlandırıldığı için (mesela petro-dolar sistemi) uluslararası ticarette de baskın konumdadır. Bu sayede değişim aracı işlevini de yerine getirmiş olur. Ayrıca gömüleme aracı olarak dolar, ekonomik ve politik belirsizlik dönemlerinde güvenli liman olarak görülüyor. Kriz anlarında yatırımcılar ve merkez bankaları dolar talebini artırarak ona olan güveni pekiştiriyor. Ayrıca, küresel rezerv para birimi olarak ABD tahvilleriyle desteklenen dolar, uzun vadeli servet biriktirme aracı olarak da kullanılıyor.

Büyük Resim: Sistematik Birikim Daireleri

Braudel’in Maddi Medeniyet ve Kapitalizm’inde ortaya attığı en önemli tez bir sistem olarak kapitalizmin yeni koşullar ve gerçekler karşısındaki olağanüstü pozisyon alma yeteneği idi. Şöyle der: “Bütünsel bir kapitalizm tarihi için, şu esaslı nitelik konusunda ısrar edelim: her türlü deneye dayanıklı biçimlenme yeteneği, dönüşüm ve uyum yeteneği. Eğer benim düşündüğüm gibi, XIII. yüzyıl İtalya’sından itibaren, bugünün Batı alemine kadar, kapitalizmin belli bir birliği varsa, onu ilk önce buraya oturtmak ve burada gözlemek gerekir” [5]

Ancak Braudel bu uyumun dikkat çekici bir döngüsellik gösterdiğini de öne sürerek bu değişikliklerin takip ve tahmin edilemez bir yapıda olmadığını da ilan eder. Dünya-sisteminin merkezi uzun vadede başka konumlara kaymaktadır ancak her merkez ömrünü ancak birtakım aşamaları tecrübe ederek bitirebilir. Braudel, finansallaşma aşamasının -ki bu olgunun sadece günümüze özgü olmadığını ileri sürer- merkezin bir olgunluk belirtisi ve ‘sonbaharı’ olduğunu tespit eder. Örneğin ona göre Hollanda’nın ticaretten çekilip ‘Avrupa’nın bankerleri’ haline gelmesi, maddi genişlemenin yerini mali genişlemeye bırakması yani Amsterdam merkezli dünya-sisteminin finansallaşmasıdır.[6]

Giovanni Arrighi bu tezleri Marx’ın basit sermaye birikimi formülü ile harmanlayarak konuya teknik bir bakış eklemektedir. Kısaca izah etmek gerekirse Marx, sermayenin para formundan başlayıp metaya, oradan yeniden paraya dönüşümünü ve bu dönüşümde oluşan fazla değerin sermayeye eklenmesiyle ortaya çıkan artışı gösterir:

P: Başlangıçtaki para sermayesi,

M: Sermayenin, üretim sürecinde kullanılması için alındığı meta formundaki parçası (örneğin,
emekgücü, hammaddeler, üretim araçları vs.),
S: Üretim süreci,
M′: Üretim sürecinden çıkan yeni metalar,
P′: Metaların satışından elde edilen para, ki bu meblağ başlangıçtaki P’ye ek olarak fazla değer içerir.
[7]

(Yazının ilerleyen bölümlerinde formülü tıpkı Marx ve Arrighi’nin yaptığı gibi basitleştirerek PMP′ olarak kullanacağız.)

İşte Marx’ın bu anlatısını Braudel’in döngülerine ekleyen Arrighi, sermayenin artışına makro bir boyut kazandırır, onu dünya-sistemine eklemlendirir. Bu, sistematik birikim dairelerinin omurgasını oluşturacaktır. Her döngüde, başlangıçta üretime dayalı maddi genişleme (PM) hakimdir. Ancak, bir noktada sermayenin fazlası, yeniden üretime değil, finansal spekülasyona (MP′) yönelir. Yani mali genişleme yaşanır. [8] Aşamalar arasındaki geçişin üretken sektörlerde meydana gelen genel bir kar oranı düşüşüne yoran Arrighi bunun sebebi olarak da ülkeler arasındaki rekabetin kızışmasını gösterir. XIX. yüzyılın son çeyreğinde Almanya ve Birleşik Devletler’in yeni sanayi devleri olarak yükselişinin merkezin yani Britanya kapitalizminin üretim alanındaki karlarını baskıladığı ve onu finansallaşmaya zorladığı yönünde bir nedensellik kurar.[9]

İzlenen bu yol merkezin Yeni Dünya’ya yerleştiği döngüde de oldukça kafiyelidir. Amerikan maddi genişlemesi 1960’lara kadar bütün azameti ile sürerken bu sefer Japonya ve Almanya’nın yükselişi ile sekteye uğrayacaktır.[10] Ancak Washington, selefinden daha dişli çıkacak ve tarihe Plaza Antlaşması olarak geçecek bir hamleyle rakip ülkelerinin para birimlerini (yen ve mark) dolar karşısında revaüle etmelerini sağlayarak tersine esen rüzgârı bir süre olsun dindirebilecekti. Bu anlaşma ABD imalat sanayisine derin bir nefes aldırmış merkezdeki kar sıkılaşmasını söz konusu yükselen devlerin üzerine yıkmıştı. Ancak eklemek gerekir ki merkezin merkez adayları ile ilişkisi ne olursa olsun birikim dairesinin yönü tersine çevrilemez. Nitekim bu suni süreç de kalıcı olamamıştır. Zira söz konusu ülkeler arasında 10 yıl kadar sonra bu sefer ters Plaza Anlaşması imzalanacak ve ABD küresel bir çöküşü önlemek adına başladığı yere geri dönecektir. Washington yeni milenyuma girerken mali genişlemeye olan türbülanslı geçişini tamamladığını da bir anlamda kabul etmiştir. [11] ABD’nin hükümet borçlarının tekrar ivmelenmesi ve tarihinde ilk kez oluşan hisse senedi balonlarının bu sürecin hemen ardından yaşanması bu sebepten bir tesadüf değildir.

Piramidin Tepesindeki Dolar

Sistematik birikim dairelerinin bir diğer özelliği merkez ülkenin para biriminin aynı zamanda uluslararası para halini de almasıdır. İlk bölümde de belirtiğimiz gibi bir şeyin para olabilmesi adına sağlaması gereken fonksiyonları uluslararası düzlemde tam anlamıyla sağlayabilen ancak tek bir para birimi mevcut olabilir. Bu da mevcut birikim dairesinin merkezinin para biriminden başkası değildir. Peki neden? Yukarıda değindiğimiz kaçınılmaz finansallaşma ile ABD, sermaye hareketlerini serbest bırakmak gibi çeşitli kurumsal değişiklikler de yapmak zorunda kalmıştır. Doları uluslararası düzlemde kuvvetli bir likidite motoru haline getiren bu durum, 1971 yılında dolar-altın bağının koparılması ile birleşince doları bir numaraları rezerv yani gömüleme aracı haline getirmiştir. Para birimini bu durumdan doğacak aşırı değerlenme karşısında dengeye oturtacak -aksi halde ölçüm aracı olma fonksiyonu da tehlikeye girerdi- yegâne yol, ABD’nin de öyle yaptığı gibi yüksek cari açık vermek ve borçlanmaktır. Dünyadaki tasarruf fazlasını bu denli emebilecek başka bir gücün daha olmayışı ABD’yi özel yani merkez kılan şeylerden biridir. Kısacası Minsky’nin de belirttiği üzere “Herkes para yaratabilir; sorun bu paranın kabul edilmesini sağlamaktır” demekte[12] ve bu durumun küresel düzlemde de farklı olmadığını ileri sürmekteyiz.

Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki dünya-sisteminde merkezden çevreye gözlemleyebildiğimiz siyasi ve ekonomik hiyerarşi söz konusu ülkelerin para birimleri arasında da mevcuttur. Böylece dolar, uluslararası düzeyde bir para biriminin klasik işlevlerini yerine getirirken çevreye doğru gittiğimizde ülkelerin para birimlerinin ulusal düzeyde dahi bu işlevlerin birini veya daha fazlasını yerine getiremez halde olduklarını gözlemleriz. Özellikle tam-çevre diyebileceğimiz ülkelerin para birimleri ancak kısa vadeli ve geçici finansal varlıklar olarak talep edilirler.[13]

Bu geçicilik söz konusu devletlerin politika alanını da kısıtlamaktadır. Bu noktaya parmak basan Daniela Prates, hiyerarşik piramidi derinlemesine analiz eder ve ülkeleri altı farklı seviyeye ayırır. Buna göre en tepede bulunan ABD maksimum parasal egemenliğe (PE) sahipken son seviyeye geldiğimizde en düşük PE ile karşılaşırız. Öyle ki bu seviyedeki ülkelerde ulusal para birimi para olmanın hiçbir fonksiyonunu karşılayamaz yani kuvvetli bir dolarizasyon görülür.[14]

Prates, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu beşinci seviye ülkeleri için kısmi bir dolarizasyondan bahseder. Bu seviyede döviz kurundaki dalgalanmalar ve sermaye kaçışları söz konusu ülkelerin PE’sine periyotlar halinde zarar vermektedir. Örnek vermek gerekirse zaten gömüleme fonksiyonu DTH (döviz tevdiat hesabı) gibi olgular göz önüne alındığında oldukça kırılgan olan Türk lirası, kriz anlarında (mesela yüksek enflasyon) ölçüm aracı fonksiyonunu da yitirme riski ile karşı karşıya kalır. İşte bu durum PE’nin daha derinlemesine analiz edilmesini gerektirmektedir.

Çevredeki İkili Açmaz

İktisat literatüründe uluslararası ekonomi politikalarında bir ülkenin aynı anda üç durumu birden gerçekleştiremeyeceğini ifade eden temel bir teori vardır. Bu üç durum; sabit döviz kuru politikası, serbest sermaye hareketliliği ve bağımsız para politikasıdır. Örneğin bir ülke sabit döviz kuru rejiminde sermaye hareketlerini serbest bırakırsa bağımsız bir para politikası izleyemeyecektir. Üçlü açmaz, üç farklı dönem altında işlenme eğilimindedir. Örneğin Breton Woods’un sermaye kontrolleri ve sabit kur rejimini güden sisteminin ülkelerin bağımsız para politikası güdebilmesini sağlamıştır.

Hasan Cömert, sermaye hareketlerine ve kısa dönem faiz oranlarına indirgendiğini vurgulayarak bu yaklaşımın yüzeyselliğini eleştiriye açar. Ona göre kurumsal yapıların, finansal piyasa dinamiklerinin ve merkez bankası araçlarının para politikası etkinliğindeki kritik rolünü vurgulamak için klasik üçlü modifiye etmek gereklidir.[15] Merkez bankalarının kısa dönem faiz oranlarını belirlemek dışında faiz tavanları, kredi kontrolleri, zorunlu karşılıkları belirlemek gibi araçları da bulunmaktadır. Üstelik sermaye hareketleri BW döneminde iç piyasalarda da oldukça regüle edilmiş bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır.

Açmaz üzerinde yapılan modifikasyonlar nihayetinde üçlü açmazın varlığının sorgulanmasına yol açmaktadır. Hélène Rey, ünlü makalesinde işte bu şüpheciliği vurgulayarak BW sisteminin çöküşünden itibaren artık bir üçlü açmazdan söz edilemeyeceğini ortaya atar.[16] Sermaye akımlarının serbestliğinin merkezinde olduğu bu tezde akımlar; varlık fiyatları ve kredi büyümesi, VIX endeksi (piyasa belirsizliği, politik iklim ve risk algısından oluşturulan) ile eş hareket eden küresel bir döngüye sahiptir. Düşük VIX dönemlerinde sermaye akımları artmakta, kredi genişlemesi yaşanmakta ve varlık fiyatları şişmektedir. Bu durum tek başına dahi finansal krizlerin öncül göstergelerinden biri olan aşırı kredi büyümesine yol açabilmektedir. Üstüne ani VIX endeksi artışlarında ivmelenen sermaye çıkışları, döviz ve dolayısıyla borç krizlerini tetiklemektedir. İşte bu dalgalanmaları ampirik olarak inceleyen Rey, geleneksel üçlü açmazın özellikle çevre ülkeler söz konusu olduğunda bir ikili açmaza dönüştüğünü ileri sürmektedir. Yani bir ülke serbest sermaye hareketliliğini benimsediğinde, döviz kuru rejiminden bağımsız olarak para politikası egemenliği kuramamaktadır. Yazının önceki bölümlerinde inşasına yer verdiğimiz Amerikan mali genişlemesi ve onunla gelen serbest sermaye hareketleri alanını yayma politikası, çevre söz konusu olduğunda ulusal egemenliklere uzatılmış bir el olarak vücut bulmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında 2010 yılında Brezilya Maliye Bakanı Guido Mantega’nın gelişmiş ekonomilerin parasal genişleme politikalarının uluslararası ‘para savaşlarına’ yol açtığını ileri sürmesi yerli yerine oturmaktadır.[17] Bu tartışmalardan yola çıkarak Oliver Blanchard, gelişmiş ülkelerdeki faiz indirimlerinin gelişmekte olan ülkelerin para birimlerinin aniden değerlenmesine yol açarak GSYİH’lerinin ortalama %0.45’ini kaybetmelerine neden olduğunu ortaya koymuştur.[18] Bu duruma ek olarak gelişmiş ülkelerdeki faiz indirimlerinin yanına faiz artırımlarını da dahil ettiğimizde ve dünyadaki politik iklimi de hesaba kattığımızda, “sermaye akış dalgalanmaları” adını verebileceğimiz bir olgu ortaya çıkmaktadır. Rey’in daha önce de bahsettiğimiz VIX endeksi üzerinden analiz ettiği bu dalgalanma, o kadar kırılgan ve değişkendir ki gelişmekte olan ülkelere giren her beş büyük sermaye akışından birinin bir finansal krize yol açtığı sonucuna varan çalışmalar dahi bulunmaktadır.[19] Bu gibi sonuçlar, özellikle çevre ülkeleri sermaye akış dalgalanmaları konusunda önlem almaya itmektedir. Ne bir para politikası aracı ne de dış ticaret politikaları sermaye akışlarından bağımsız ele alınmamalıdır.

Teori ve Pratikte Sermaye Akışları

Hyman Minsky, şaheserini kaleme alırken yatırımlar konusuna özellikle eğilme ihtiyacı hissetmişti. Keynes’in hayvani içgüdüler kavramından etkilenerek yatırımların zamana yayılmış yani gelecek adına verilmiş bir karar olduğuna dikkat çeken Minsky, belirsizliğin yatırımların oluşmasına olan etkisinin iyi kavranması gerektiğini belirtir.[20] Belirsizlik yatırım üzerinde çift yönlü bir etkiye sahiptir. Şu şekilde özetler:

“(…) Yatırım yapma kararı, işgücü maliyetlerine ve kısa dönem faiz oranlarına bağlı olan yatırım arz fonksiyonu ile sermaye varlıkları fiyatı ve finansmana beklenen yapı ve koşullarından elde edilen yatırım talep fonksiyonunu kapsar”[21]

Minsky’nin yatırımın arz fonksiyonunun bir parçası olarak ele aldığı kısa dönem faiz oranları, ne kadar volatil olursa yatırımların miktarı da o kadar volatil olacaktır. Öyleyse kısa dönem faiz oranlarının bir ülkenin para politikasının en temel araçlarından biri olduğunu göz önüne alırsak ortaya oldukça net bir tablo çıkmaktadır: Özellikle çevredeki dinamikler dikkate alındığında bir ülkenin gelişebilmesi, sermaye akışları üzerinde kurabildiği hakimiyete doğrudan bağımlıdır. Buradan yola çıkarak bu alt başlık altında incelemek istediğimiz, sermaye kontrollerinin nasıl uygulanması gerektiğidir.

2000’ler itibariyle çevreye yönelen sermaye akımlarının ağırlıklı olarak banka kredilerinden oluşan yapısı artık banka-dışı finansal kurumlarca yapılmaktadır.[22] Bu sebeple banka kredilerini dışarıda tutarak modern sermaye akışlarını iki ana gruba ayırmak mümkündür: Portföy akımları ve doğrudan akımlar. Portföy akımları, hisse senetleri ve tahviller gibi finansal araçlar yoluyla yapılan yatırımlardır. Bu yatırımlar, daha yüksek getiri arayışındaki yatırımcılar tarafından daha kısa vadeli bir süre içinde yapılmaktadır. Keynesyen portföy tercihi teorisinden yola çıkılarak getiriler, taşıma maliyetleri, likidite primleri ve beklenen fiyat değişimi olmak üzere dört ana faktörle şekillenen bu spekülatif yatırım süreci, en başından beri bahsettiğimiz kırılgan ve sık değişen sermaye akımlarının ana gövdesini oluşturur.[23] Örneğin literatürde ‘carry trade’ olarak adlandırılan düşük faizli para birimlerinde borçlanmayı ve yüksek faizli para birimlerine yatırım yapmayı içeren spekülatif döngüler bu başlık altında değerlendirilebilir. Portföy akımlarının bir diğer belirteci, akımların yaratacağı sonucun hedef ülkenin kurumsal yapısından bağımsız olmasıdır. Yani bir çevre ülkenin efektif finansal ve hukuki kurumlara sahip olması, portföy akımlarının spekülatif dalgalarının yıkıcı etkisini hafifletememektedir. Zira portföy tercihi büyük oranda uluslararası (yani merkezdeki) dinamiklere bağımlı olmaktadır.[24]

Sermaye akımlarının ikinci türü olan doğrudan yatırımlar (FDI) daha karmaşık bir yapıdadır. Bu yazının konusundan çıkmamak adına sanayi politikaları ile bağına ayrıntılı bir şekilde yer vermeyeceğiz. Odak noktamız merkez-çevre ilişkileri bağlamında daha çok dışsal etkileri üzerinde kalacak. İlk olarak ifade etmeliyiz ki FDI, yalnızca devletler arası sermaye akışlarından ibaret değildir. Yabancı bir yatırımcının bir ülkede, doğrudan kurduğu veya devraldığı işletmeye yaptığı bir başlangıç sermayesi yatırımı, yeniden yatırılan kazançlar ve şirketler arası borçlanmaları gibi olguları da kapsamaktadır.[25] Doğrudan yatırımların portföy akımlarının aksine spekülatif dalgalanmalara yol açmıyor oluşu, onun politika yapıcılar tarafından daha sempati ile bakılmasını sağlamaktadır. Ancak FDI’nın bu ‘göreceli iyiliği’nin arkasında çok daha derin bir yapı mevcuttur. Öncelikle uzun süreli olarak niteleyebileceğimiz doğrudan yatırımlarının etkisini de uzun vadeli olarak ele almamız gerekmektedir. Örnek vermek gerekirse çok uluslu şirketlerin yatırımlarının Meksika’dan uzun vadede Çin’e kayması, Meksika elektronik sektöründe önemli kayıplara yol açmıştır. Türkiye ve İspanya’daki konut balonlarında da doğrudan akımların payı bulunmaktadır.[26]

Bir diğer sorun -belki de en önemlisi- doğrudan yatırımların uzun vadede getirdiğinden fazlasını götürüyor olabilmesi ihtimalidir. FDI’nin ödemeler dengesi üzerindeki etkisini değerlendirirken yalnızca sermaye akışlarını değil, aynı zamanda yabancı firmaların gerçekleştirdiği ihracat ve ithalat faaliyetlerini ile bu firmaların gerçekleştirdiği gelir transferlerini de dikkate almak gerekmektedir. Yeşil alan yatırımları kapsamında gerçekleştirilen FDI’nin üretim kapasitesini oluşturmak amacıyla, genellikle sermaye malların ithal edilmesi gerekir ki bu da ödemeler dengesini negatif yönde etkileyebilir ancak aynı zamanda yerel olarak temin edilen mal ve hizmetlerin de bulunması bu sefer ödemeler dengesi üzerinde pozitif bir etki yaratabilecektir. Bununla birlikte, yabancı firmaların faaliyetleri ilerledikçe doğrudan ticaret işlemlerinin yanı sıra, yerli ekonomiyle olan tedarik zinciri bağlantıları, dolaylı ithalat ve ihracat etkileri de devreye girer. Yabancı firmalar, hem doğrudan kendi mal ve hizmet ticaretinde hem de yerel firmaların ticari faaliyetleri üzerinde oluşturdukları dolaylı etkiler yoluyla, ülke ekonomisinin genel ticaret dengesini şekillendirebilme kapasitesine erişir. Örneğin her ne kadar istisna bir büyüklük olsa da Vietnam’daki Samsung fabrikaları, ülkenin toplam ihracatının beşte birini kapsamaktadır.[27]

O halde sorgulanması gereken konu, uzun vadede bir doğrudan yatırımın çevre ülkeler adına çok değerli olan ödemeler dengesi üzerindeki etkisidir. Bu etkiyi çok değişkenli bir fonksiyona benzetebiliriz. Bir doğrudan yatırım, faaliyetleri sırasında elde ettiği kârının bir kısmını yurt dışındaki ana şirketlerine veya vergi cennetlerine taşımak isteyebilir. Özellikle çok uluslu şirketler söz konusu olduğunda ise bu şirketlerin yerel yatırım ortaklarından marka kullanım hakkı ve know-how bedeli gibi oldukça yüksek miktarlara da varabilen ücretler talep ettiği görülmektedir. Son olarak yerel bileşenler iş birliğinde oldukları merkez ülke şirketlerinden yüksek faizli borç alma eğiliminde olmaktadır. Bu yolla gerçek kâr oranları gizlenmekte ve çevre ülkeler adına ciddi bir vergi kaybı oluşmaktadır. O halde net etkiyi [28] ölçmek bütün bu değişkenliklerin dahil edildiği bir denklemle ifade edilebilir:

Net Etki = (Yabancı Firma İhracatı− Yabancı Firma İthalatı) − (Kâr + Telif + Faiz Transferleri)

Bu basit denklem, doğrudan yatırımların uzun vadede bir ülkeyi net döviz kaybına veya özel borçluluk krizlerine [29] sürükleyebileceğini vurgulamaktadır. FDI akımları, portföy akımlarının kısa dönemdeki spekülatif etkilerinin uzun vadeli bir versiyonu haline gelebilme özelliğine sahiptir.

Sonuç Yerine

Bizi bu makaleyi yazmaya iten girişte genel hatlarıyla da değindiğimiz Türkiye’nin dünya-sisteminin merkezi ile kuracağı ilişkiye yönelik tartışmaların 1970’lerden beri güncellenmediğini fark etmemizdi. Sarkaç tekrar sola kaymaktaydı ama bir önceki gelişinin kalıntılarında ne bulacaktı? Henüz birkaç ay önce yaratılan kamuoyu ile yeniden baskıya giden “Türkiye’nin Düzeni” okuyucularına bugün için ne verebilirdi? Doğan Avcıoğlu’nun o yıllarda Amerikan maddi genişlemesinin olgun evresinde kaleme aldığı o satırlar, bu sefer içinde yaşamakta olduğumuz Amerikan mali genişlemesinin olgunluk çağında bize nasıl ipuçları sağlayabilirdi? Bu fikirden yola çıkarak başta paranın ne olduğunu kavrayarak ve onu uluslararası düzende inceleyerek başlattığımız yazıda, sistematik birikim dairesinin güncel aşamasına dair teorik bir altyapı hazırlığı ile devam ettik. Böylece aslında Türkiye’nin Düzeni’nin kaleme alındığı 1960’lı yıllardan farklı olarak Merkez’in çevre üstündeki hakimiyetinin, sermaye ve tüketim malları ile değil finansal araçlar ile sağlandığına dikkat çektik. Ardından söz konusu finansal araçları analiz etmeye koyulduk. Bir ülkenin parasal ve dolayısıyla ulusal egemenliğinin hiç şüphesiz bu araçların ürünleri olan çeşitli akımlar üzerinde kurabildiği hakimiyetten geçtiği sonucuna ulaştık.

Gerek portföy gerekse doğrudan akımlar üzerinde çeşitli sermaye kontrolleri uygulanması gerektiğine inanmaktayız. Sermaye kontrollerinden kastımız tümüyle kapanmak hatta otarşik bir sistemi benimsemek gibi fikirlerin uzağındadır, çünkü seçicidir. Karşılaşılan senaryoya göre oldukça çeşitlenebilen [30] bu kontroller, finansal istikrarı ve ulusal-parasal egemenliğini daima ana odağında tutacak halkçı bir merkez bankasının elinde oldukça yararlı araçlara dönüşebilecektir. Öncelikle Türkiye, çevre ve yarı-çevre sınıfına girebilecek birçok ülkeden farklı olarak sermaye kıtlığı çeken bir ülke değildir -ki 1960’lardaki temel planlama sorunu kıt kaynakların nasıl dağıtılacağı üzerine idi. Tersine, sık sık dillendirilen tablo ise Türkiye’nin yabancı sermayeyi ana odağı haline getirmesi yönünde olmaktadır. Aksine ana problem, mevcut dünya-sisteminin dinamiklerini bilmeden veya bilerek uygulanan ve Türkiye’de durmadan istikrarsızlık üretilmesine yol açan yanlış politikalardır. Bizim de istediğimiz paradigma değişikliği tam burada başlamaktadır.

Enver Mete, Tokat, Mart 2025

Dipnotlar:
  1. Fikret Başkaya, Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü, İmge Kitabevi
  2. Joseph Stiglitz, Küreselleşme: Büyük Hayal Kırıklığı, Planb Yayınları
  3. Costas Lapavitsas ve Makoto Itoh, Para ve Finansın Ekonomi Politiği, Yordam Kitabevi, s.34, çev: Tuncel Öncel.
  4. L. Randall Wray, The Origins of Money and the Development of the Modern Financial System (March 1993). Levy Economics Institute Working Paper No. 86.
  5. Fernand Braudel, Maddi Uygarlık ve Kapitalizm: Mübadele Oyunları, İmge Kitabevi, s.384, çev: Mehmet Ali Kılıçbay
  6. Fernand Braudel, Maddi Uygarlık ve Kapitalizm: Dünyanın Zamanı, İmge Kitabevi, s. çev: Mehmet Ali Kılıçbay.
  7. Karl Marx, Kapital Cilt1 s.149-169, Yordam Kitap, çev: Mehmet Selik ve Nail Satılgan.
  8. Giovanni Arrighi, Uzun Yirminci Yüzyıl: Para, Güç ve Çağımızın Kökenleri, İmge Kitabevi, s.21, çev: Recep Boztemur.
  9. Giovanni Arrighi, Adam Smith Pekin’de: 21. Yüzyılın Soykütüğü, Yordam Kitap, s.286, çev: İbrahim Yıldız.
  10. A.g.e. s.161
  11. Brenner’in ilkinin aksine olan sonuçlarına binaen ‘ters-Plaza’ adını verdiği anlaşma, Amerikan mali genişlemesinin olgun çağının başlangıcını âdeta belgelemektedir. Bknz. Robert Brenner, Ekonomide Hızlı Büyüme ve Balon: Dünya Ekonomisinde ABD’nin Yeri, İletişim Yayınları, s.149- 156, çev: Bilge Akalın.
  12. Hyman Minsky, İstikrarsız Bir Ekonominin İstikrarı, Efil Yayınevi, s.228, çev: Oğuz Esen.
  13. De Conti, Biancarelli ve Rossi; Currency Hierarchy, Liquidity Preference and Exchange Rates: a Keynesian/Minskyan Approach
  14. Daniela Prates, Beyond Modern Money Theory: A Post-Keynesian Approach to the Currency Hierarchy, Monetary Sovereignty, and Policy Space, Review of Keynesian Economics, Edward Elgar Publishing.
  15. Hasan Cömert, From Trilemma to Dilemma: Monetary Policy after the Bretton Woods, PERI Working Paper Series, 2019.
  16. Hélène Rey, Dilemma not Trilemma: The Global Financial Cycle and Monetary Policy Independence, (May 2015). CEPR Discussion Paper No. DP10591.
  17. BBC.com, “Currency ‘War’ Warning from Brazil’s Finance Minister”, 28 September 2010
  18. Olivier J. Blanchard, Currency Wars, Coordination, and Capital Controls (July 2016). NBER Working Paper No. w22388
  19. Atish R. Ghosh, Jonathan D. Ostry, and Mahvash S. Qureshi, “When Do Capital Inflow Surges End in Tears?” American Economic Review 106 (5): 581–85.
  20. Hyman Minsky, ag.e., s.190
  21. A.g.e s.189
  22. 1970’lerde yani mali genişlemenin ilk evrelerinde çevreye olan akımların önemli bir bölümü ulusal ve uluslararası banka kredileri kaynaklıydı. Genişlemenin ‘olgun evresi’ diyebileceğimiz bu dönemde ise banka-dışı aktörlerin ağırlığı artmış durumdadır. Bu konuda ayrıntılı bir analize yer veren bir çalışma için bknz. Yılmaz Akyüz, The Financial Crisis and the Global South: A Develpoment Perspective, Pluto Press, 2012.
  23. Keynesyen portföy tercih teorisi; getiriler (yatırımcıların belirli bir varlıktan elde etmeyi beklediği getiri oranı), taşıma maliyetleri (bir varlığın elde tutulması veya kullanılmasıyla ilgili maliyetler), likidite primleri (bir varlığın ne kadar hızlı ve kolay bir şekilde nakde çevrilebileceği) ve beklenen fiyat değişimi (yatırımcıların gelecekteki fiyat değişiklikleri hakkındaki beklentileri) olmak üzere dört ana faktörün incelenmesi üzerine kuruludur. Bknz. De Conti, Biancarelli and Rossi; Currency Hierarchy, Liquidity Preference and Exchange Rates: a Keynesian/Minskyan Approach, Congrès de l’Association Française d’Économie Politique, Université Montesquieu Bordeaux IV, 2013.
  24. Doğrudan akımlar ve portföy akımları arasındaki temel farkı, iç(pull) ve dış(push) faktörlere bağımlılık özelinde inceleyen Koepke, her ne kadar doğrudan yatırımlar konusunda yüzeysel bir kanaat sunsa da nihai metodoloji için önemli bir fikir vermektedir. Bknz. Robin Koepke, What Drives Capital Flows to Emerging Markets? A Survey of the Empirical Literature, Journal of Economic Surveys (2019) Vol. 33, No. 2, pp. 516–540.
  25. Yılmaz Akyüz, Playing with Fire: Deepened Financial Integration and Changing Vulnerabilities of the Global South, Oxford University Press, 2017, s.174.
  26. a.g.e s.182.
  27. P. Sheldon and S.-H. Kwon, “Samsung in Vietnam: FDI, Business-Government Relations, Industrial Parks, and Skills Shortages,” The Economic and Labour Relations Review, vol. 34, no. 1, pp. 66–85, 2023.
  28. Elbette bir doğrudan yatırımın etkisi sadece ödemeler dengesi üzerinden incelenmemelidir. FDI’lar yerel firmalar için kuvvetli bir spilllover kaynağıdır. Örneğin onları rekabet yoluyla daha verimli olmaya zorlayabilir veya taklit yoluyla daha ileri üretim tekniklerini benimsemelerine yol açabilir. Ancak bu gibi olgular daha çok sanayi-maliye politikaları alanına girdiğinden yazımızın ana odağının dışında tuttuk
  29. Yakın zamanda tecrübe ettiğimiz 2018 krizi, 2001’den bu yana hızla artan özel borçluluk oranları ile yakından bağlantılı idi. Ayrıntılı bir çalışma için bknz. Özgür Orhangazi, A. Erinç Yeldan, The Remaking of the Turkish Crisis. Development and Change, 52: 460-503.
  30. Söz konusu kontroller, sermaye giriş ve çıkışlarından ülkedeki yerleşiklerin döviz erişimine kadar birçok noktada kullanılmaktadır. Şili’deki ‘Tobin vergisi’, İzlanda’nın bir dönem uyguladığı sermaye çıkış miktarı sınırlamaları, Malezya’nın Asya Krizi sırasında bolca kullandığı sermaye hareketi yasakları ve hatta yakın zamana kadar mevduat dolarizasyonuna karşı ülkemizde uygulanan KKM, örnek olarak gösterilebilir.
İşçilerin Refahı Neden Hepimiz İçin Önemli?

Giriş

Ekonomik gidişat, son yıllarda hepimizi fazlasıyla düşündüren ve Türk kamuoyunu sürekli meşgul eden meselelerden belki de en önemlisi. Özellikle alım gücünün düşmesi, ucuz işgücü problemi, sınıfsal geçirgenliğin azalması ve zam politikalarının yetersizliği, yaklaşık 80 milyon insanı yatay kesen kritik sorunlar olarak gündemimizde yer almaya devam ediyor. Bu zamana kadar farklı cenahlardan ekonomi politikalarına dair birçok yorum geldi, kimisi problemi daha derin bir şekilde ele alırken kimisi çeşitli çözüm yolları önerdi. Bu yazıda da mevcut tartışmalar bağlamında tarihsel sürece atıfta bulunarak, emekçi sınıfın refaha ermesinin kısa ve uzun vadede toplumsal yapıya ne şekilde etki ettiğini inceleyeceğim.

Sanayi Devrimi’nden günümüze kadar işçilere yönelik ücret politikaları, ekonomik büyüme ve toplumsal refah üzerinde derin etkiler yaratan bir faktör olmuştur. Özellikle İngiltere’nin 18. yüzyılda Sanayi Devrimi’ne öncülük etmesinde yüksek ücretlerin belirleyici bir rol oynadığı kuvvetli bir argüman olarak sunulmaktadır. İngiliz iç piyasasının benimsediği “yüksek ücret ve ucuz enerji ekonomisi” prensibinin, işçilerin refahını artırırken aynı zamanda işverenleri teknolojik yeniliklere yönelttiği belirtilir. Ayrıca bu modelin yalnızca bireylerin yaşam standartlarını değil, aynı zamanda toplumsal kalkınmayı ve ekonomik verimliliği de dönüştüren bir yapı ortaya koyduğu ifade edilir.[1] Tarihsel süreçte, yüksek maaş politikalarının bireyler, toplum ve ekonomiler üzerindeki etkileri tıpkı bugünkü gibi çeşitli şekillerde incelenmiştir. Bir argüman olarak, İngiltere’deki yüksek ücretlerin tüketim devrimini teşvik ederek geniş bir iç pazar yarattığı ve teknolojik yenilikleri hızlandırdığı öne sürülür. Burada önemli olduğunu düşündüğüm esas nokta, işçilere yüksek maaş ödemenin neden toplum, refah ve ekonomi açısından önemli olduğudur. Günümüzü anlamak için, yüksek maaşların üretkenlik, yenilik ve tüketim üzerindeki etkilerini incelemenin ve bu politikaların eğitim, sağlık ve toplumsal uzlaşıyı ne yönde şekillendirdiğini doğru analiz etmenin kıymetli olduğuna inanıyorum.

Tarihsel Süreçten İlham Almak

İngiltere, 18. yüzyılın sonlarına doğru hiç şüphesiz Sanayi Devrimi’nin öncüsü olmuştur. Bu devrim yalnızca teknolojik yeniliklerin değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal koşulların bir ürünüdür. ABD’li ekonomi tarihçisi Robert C. Allen’a göre İngiltere’nin “yüksek ücret ve ucuz enerji” modeli, bu başarının temel anahtarıdır.[2] Allen, İngiltere’deki yüksek ücretlerin, işverenleri işgücü tasarrufu sağlayan teknolojilere yönelttiğini ve bu durumun Sanayi Devrimi’nin itici gücü olduğunu savunur.[3] Sanayi Devrimi’ni yüksek maaş politikaları bağlamında değerlendirecek olursak İngiltere, 18. yüzyılda diğer Avrupa ülkelerine kıyasla çok daha yüksek ücretlere sahipti. Londra gibi büyük şehirlerde yaşayan işçilerin ücretleri, Avrupa’nın güney ve doğusundaki şehirlerden önemli ölçüde yüksekti.[4] Allen, bu yüksek ücretlerin İngiltere’de “pahalı işgücü, ucuz enerji” bir ekonomik yapı yarattığını ve bu durumun işverenleri, işgücünden tasarruf sağlayan teknolojilere yatırım yapmaya zorladığını savunur.[5] Örneğin, Sanayi Devrimi’nin sembollerinden olan buharlı makineler ve iplik eğirme makinesi gibi yenilikler, işgücü maliyetlerini azaltmak amacıyla geliştirilmiştir.[6]  Yüksek ücretler yalnızca üretim süreçlerini değil, aynı zamanda tüketim alışkanlıklarını da etkilemiştir. İngiliz işçilerin maaşlarının yüksek olması, onların temel ihtiyaçların ötesinde lüks tüketim mallarına da erişebilmesine vesile olmuştur.[7] Allen, bu durumun İngiltere’de bir “tüketim devrimi” yarattığını ve geniş bir iç pazar oluşturduğunu ifade eder.[8] Bu tüketim devrimi, hem yerli üreticilerin daha yaratıcı olmasını teşvik etmiş hem de ithalatı artırarak küresel ticareti genişletmiştir. İngiltere’nin yüksek maaş politikaları, Sanayi Devrimi’ni diğer Avrupa ülkelerinden ayıran bir faktör olmuştur. ABD’li ekonomi tarihçisi Kenneth Pomeranz, İngiltere’deki bu ekonomik yapının özellikle kömür gibi ucuz enerji kaynaklarıyla birleştiğinde, Avrupa’nın geri kalanına karşı belirgin bir avantaj sağladığını vurgular.[9] Pommeranz’a göre Fransa ve Almanya gibi ülkelerde düşük ücretler ve yüksek enerji maliyetleri, teknolojik yeniliklerin benimsenmesini geciktirmiştir.[10]

Ekonomik Büyüme, Teknolojik Yenilikler ve Pazarın Genişlemesi

İşçilere yönelik yüksek maaş politikaları yalnızca işçilerin refahını artırmakla kalmaz, aynı zamanda ekonomik sistemin genel işleyişi üzerinde dönüştürücü bir etki yaratır. Yüksek maaşlar, işverenleri işgücü verimliliğini artıran yenilikçi teknolojilere yönlendirir, iç tüketimi canlandırarak pazar genişlemesini teşvik eder ve ekonomik büyümeyi sürdürülebilir hale getirir. Allen, İngiltere’deki işgücü maliyetlerinin yüksek olmasının, çeşitli teknolojik yeniliklerin geliştirilmesinde kritik bir rol oynadığını vurgular.[11] İngiliz iktisatçı Sir John Hicks’in “fiyatlar, yeniliklerin yönünü belirler” teziyle uyumlu olarak, yüksek maaşlar işverenleri işgücü tasarrufu sağlayan teknolojilere yönlendirmiştir.[12] Modern iktisatçılardan Daron Acemoğlu ve James Robinson da yüksek ücretlerin daha kapsayıcı ekonomik kurumları teşvik ettiğini ve bu durumun teknolojik yeniliklerin hızlanmasını sağladığını savunurlar.[13] Yüksek maaş politikalarının en doğrudan etkilerinden biri, işçilerin tüketim gücünün artmasıdır. Allen, İngiltere’deki yüksek maaşların, işçilerin yalnızca temel ihtiyaçlarını değil, aynı zamanda ithal mallar ve lüks tüketim ürünlerini satın almasını sağladığını belirtir. Bu durum, yerel üreticilerin ve ithalatçıların gelirlerini artırarak geniş bir iç pazar yaratılmasına vesile olmuştur. OECD’nin 2018 tarihli raporuna göre, yüksek maaşlar tüketim harcamalarını artırır ve bu, GSYİH büyümesinin önemli bir kaynağıdır.[14] Ayrıca bu durumun düşük gelirli kesimlerde gelir eşitsizliğini azaltarak ekonomik istikrarı güçlendirdiği savunulur.[15] Genel hatlarıyla özetleyecek olursak 20. yüzyılda ABD’de New Deal politikaları kapsamında uygulanan ücret artırımları da ekonomik durgunluğu aşmada kritik bir rol oynamıştır.[16] Fransız ekonomist Thomas Piketty, gelir eşitsizliğinin azaltılmasının uzun vadeli ekonomik büyümenin sürdürülebilirliği için hayati olduğunu savunur.[17] Yüksek maaşlar, bireylerin eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimini artırarak daha üretken bir işgücü yaratır ve bu durum ekonomik verimliliği artırır.

İşçiler Bu Meselenin Neresinde?

Yüksek maaş politikaları, yalnızca ekonomik büyümeyi teşvik etmekle kalmaz, aynı zamanda toplumun kültürel yapısını, eğitim seviyesini ve genel refahını olumlu yönde etkileyerek daha sürdürülebilir bir toplumsal düzen oluşturur. Bazı akademik çalışmalar, yüksek maaşların işçilerin eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi temel hizmetlere erişimini artırarak toplumsal istikrarı nasıl güçlendirdiğini vurgulamaktadır. Yüksek maaşların en önemli toplumsal etkilerinden biri, işçi sınıfının eğitime daha fazla yatırım yapmasını sağlamasıdır. Allen, İngiltere’deki yüksek maaşların, ailelerin çocuklarını okula göndermesine olanak tanıyarak okuryazarlık seviyesini artırdığını belirtir.[18] Bu durum, işgücünün daha nitelikli hale gelmesine ve teknolojik yeniliklerin daha hızlı benimsenmesine katkıda bulunmuştur. Thomas Piketty de benzer şekilde, eğitim yatırımlarının gelir eşitsizliğini azaltmada ve toplumsal hareketliliği artırmada kritik bir rol oynadığını savunur.[17] Modern örneklerde, İskandinav ülkelerindeki yüksek maaş politikalarının, yüksek eğitim seviyeleri ve iş güvencesiyle birleşerek toplumsal refahı artırdığı görülmektedir.[19] Yüksek maaşlar, işçilerin daha iyi beslenme, barınma ve sağlık hizmetlerine erişmesini sağlar. Allen, İngiltere’deki yüksek maaşların işçilerin daha fazla et tüketerek daha sağlıklı bir yaşam sürmesine olanak tanıdığını belirtir.[20] Bu hem fiziksel gücü hem de işgücü verimliliğini artırmıştır. OECD’nin raporlarına göre, yüksek maaş politikaları, düşük gelirli kesimlerde kronik hastalıkların azalmasına ve yaşam süresinin artmasına da katkıda bulunmaktadır.[14] Örneğin, Almanya’daki sosyal güvenlik sisteminin yüksek maaşlarla desteklenmesi, toplumun genel sağlık düzeyini artırmış ve işgücü kayıplarını azaltmıştır.[21] Yüksek maaşlar, işçilerin ekonomik güvenlik hislerini artırarak toplumsal huzursuzlukları azaltır. Allen, İngiltere’deki yüksek maaşların Sanayi Devrimi sırasında işçi grevlerini ve huzursuzlukları en aza indirdiğini ifade eder. Nitekim toplumsal istikrarın sağlanması, yalnızca işçiler için değil, aynı zamanda işletmeler ve devletler için de faydalıdır. ABD’nin eski çalışma bakanlarından Robert Reich, yüksek maaşların orta sınıfın güçlenmesine katkıda bulunarak daha dengeli bir toplumsal yapı yarattığını savunmuştur.[22] Reich, bu tür politikaların siyasi istikrarı ve ekonomik dayanıklılığı güçlendiren uzun vadeli bir strateji olarak görülmesi gerektiğini ifade etmiştir. Reich’e göre, ekonomik eşitsizlik azaldığında orta sınıf güçlenir ve bu hem ekonomik büyüme hem de siyasi istikrar için kritik bir temel sağlar. Bu görüşler, özellikle ABD’deki gelir eşitsizliğini eleştiren politikaların dayanak noktası olmuştur. Reich, özellikle orta sınıfın zayıfladığı toplumların siyasi kutuplaşmaya ve ekonomik dengesizliklere açık hale geldiğini savunur. Aynı zamanda yüksek maaşların, işçi sınıfının entelektüel ve kültürel gelişimine olanak tanıdığı çeşitli iktisatçılar tarafından savunulmaktadır. ABD’li ekonomist Deirdre McCloskey, işçi sınıfının artan refahının, 18. ve 19. yüzyıllarda kültürel dönüşümlere öncülük ettiğini belirtir.[23] Yüksek maaşlar sayesinde işçiler, daha fazla kitap ve gazeteye erişim sağlayarak bireysel ve toplumsal bilincin yükselmesine katkıda bulunmuştur. McCloskey’ye göre, yüksek maaşlar işçi sınıfına “saygınlık” kazandırmıştır. Bu saygınlık, işçilerin kendi yaşamlarına ve toplumsal statülerine yönelik algılarını olumlu yönde değiştirmiştir. İşçiler, gelir artışıyla birlikte daha fazla kültürel ve entelektüel etkinliğe katılma imkânı bulmuş; kitap, gazete ve diğer bilgi kaynaklarına erişimleri artmıştır.[24] Bu durum, bireysel bilincin yükselmesini sağlamış ve geniş çaplı bir kültürel dönüşüme yol açmıştır. McCloskey, yüksek maaşların “geniş bir burjuva değerler sistemini” teşvik ettiğini ve bu değerlerin modern demokrasilerin gelişimine katkıda bulunduğunu belirtir. Bu sistem, bireylerin ekonomik refahla birlikte sosyal haklarını da talep etmesine olanak tanımıştır.[25] Yüksek maaş politikalarının bir diğer önemli etkisi, kadınların işgücüne katılımını artırarak toplumsal eşitlik üzerinde olumlu bir etki yaratmasıdır. Özellikle 20. yüzyılda, yüksek maaşlar sayesinde kadınlar, ev içi rollerden çıkarak ücretli işlerde daha fazla yer almaya başlamıştır. McCloskey, bu dönüşümün yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal değerler üzerinde de etkili olduğunu savunur. Kadınların artan gelir seviyeleri, hane içindeki ekonomik karar süreçlerine daha fazla katılım sağlamış ve toplumsal cinsiyet eşitliği açısından önemli bir dönüşüm yaratmıştır. Ayrıca McCloskey, işçilerin artan ekonomik gücünün demokratik hak taleplerini artırdığını ve siyasi sistemin daha katılımcı bir yapıya dönüşmesine yardımcı olduğunu belirtir. Özellikle 19. yüzyılda, işçi sınıfının ekonomik ve toplumsal yükselişi, seçme ve seçilme hakkı gibi demokratik reformların temelini oluşturmuştur. Günümüzde, yüksek maaş politikalarının sanat, spor ve diğer kültürel etkinliklere olan yatırımları artırdığı gözlemlenmektedir. Örneğin İsveçli siyaset bilimci Jonas Pontusson, çalışmasında İskandinav ülkelerinde yüksek maaş politikalarının bir sonucu olarak halk nazarında sanat ve kültür aktivitelerine katılım oranının oldukça yüksek olduğuna değinir.[26] Pontusson’a göre İskandinav modeli, yüksek maaşların yanı sıra güçlü bir sosyal güvenlik ağıyla desteklenmektedir. Bu kombinasyon, bireylerin ekonomik belirsizliklere karşı korunmasını sağlayarak toplumsal dayanışmayı güçlendirir. Ayrıca yüksek maaş politikalarıyla birlikte sunulan ücretsiz eğitim ve sağlık hizmetleri, işgücünün daha yetkin hale gelmesine olanak tanır.[27] Bu bağlamda, yüksek maaş politikaları yalnızca bir ekonomik araç değil, aynı zamanda toplumsal bütünlüğün korunması için bir mekanizma olarak görülür. Pontusson, İskandinav ülkelerindeki düşük suç oranlarının, yüksek maaş politikaları ve güçlü sosyal güvenlik sistemleriyle yakından bağlantılı olduğunu savunur.[28] ABD’de yapılan bir çalışma da asgari ücret artışlarının suç oranlarında belirgin bir düşüşe yol açtığını ortaya koymuştur.[29] Bu, yüksek maaş politikalarının yalnızca bireysel refahı değil, aynı zamanda toplumsal huzuru da artırabileceğini göstermektedir.

Özetlemem gerekirse, işçilere yüksek maaş verilmesi bireysel refahı artırarak ekonomik büyümeyi ve toplumsal dengeyi güçlendiren bir politikadır. Yüksek maaşlar, işçilerin temel ihtiyaçlarının ötesinde daha kaliteli bir yaşam sürmelerine olanak tanır ve geniş bir tüketim pazarı oluşturarak ekonomik dinamizmi artırır. Ayrıca, yüksek maaşlar eğitim ve sağlık gibi temel hizmetlere erişimi artırır, toplumsal hareketliliği teşvik eder ve gelir eşitsizliğini azaltır. Bu durum yalnızca bireyler için değil, toplumsal istikrar ve demokratik yapıların güçlenmesi için de önemlidir.

Bu bağlamda ifade edebilirim ki; Türkiye’de toplumsal çatışmaları, otoriterliği, derin yoksulluk krizini ve ekonomik istikrarsızlığı önlemenin yolu işçilere hak ettikleri ve layık oldukları refahı sunmaktan geçiyor.

Aralık 2024.

Alp Emeç

Dipnotlar:

Çı̇n’ı̇n Kuşak Ve Yol Gı̇rı̇şı̇mı̇ Kapsamında Orta Asya’dakı̇ Yumuşak Gücü: Batılı Tanımların Ötesı̇

Birçok değişimden geçmiş olan Çin devleti, halen ticaretten siyasete dünya çapında etkili olmaya devam etmektedir. Çin devlet başkanı Xi Jinping’in duyurduğu büyük ‘Kuşak Yol Girişimi’ ile Çin’in ekonomik, siyasi etkisi daha sık tartışılmış, kültürel etkileşim ile Çin’in yumuşak gücü de tartışmaya açılmıştır.

Çin’in yumuşak gücü, Xi’nin başlattığı Kuşak ve Yol Girişimi bağlamında tartışılsa da daha önce Hu Jintao tarafından da dile getirilmiştir. Çin’in etkisi birçok bölgeyi kapsamakla birlikte, Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında gelişen ilişkileri ve Çin’in yumuşak gücünü analiz ederken Orta Asya’dan bahsetmek önemlidir. Bu analiz, özellikle Orta Asya bölgesine odaklanarak Çin’in yumuşak gücünü KYG bağlamında incelemeyi amaçlamaktadır.[1]

Orta Asya, yeraltı kaynakları ve Çin Rusya Hindistan gibi ülkelerle coğrafi yakınlığı sebebiyle önem arz etmiş olup ”İkinci Orta Doğu” olarak da tanımlanmıştır. Bu kavram genellikle altyapı zenginliği sebebiyle kullanılmışsa da Orta Asya dünya tarihi ve kültüründe de önemli yere sahiptir. İngiliz coğrafyacı Mackinder, küresel hakimiyet için Avrasya Kalpgahı’nın (Heartland) stratejik önemini belirtmiş fakat Sovyetler Birliği’nin bölgenin bu stratejik potansiyalini kullanamadığını tartışmıştır. Sovyetlerin yokluğu da bölgeyi küresel güçlerin rekabeti için ideal hale getirmiş, Çin de bu küresel satranç tahtasında etkin bir oyuncu olmayı hedeflemiştir.[2]

Orta Asya bölgesi, coğrafi konumu ve yeraltı kaynakları sebebiyle Çin’in sınır güvenliği ve dış dünya ile ilişkisinde stratejik öneme sahiptir ancak Çin’in dünya vizyonu, dış dünya ile ilişkilerinde ekonomik kalkınmayı vurgularken kültürünün tanıtımını da öne çıkarmaktadır. Çok sektörlü KYG girişimi, ekonomik ve altyapı yatırımlarının yanı sıra kültürel etkileşimi de hedefleyerek Çin’in vizyonunun tarihsel yankıları olduğunu kanıtlamakta ve yumuşak güç ile kalkınma arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır. Ekonomi, Çin’in yükselişinde ve vizyonunda önemli bir rol oynarken, aynı zamanda liderliğe giden yolda siyasi ve kültürel etkiye giden bir araç olmuştur. [3][4][5]

i’nin engelsiz ticaret, finansal entegrasyon ve insanlar arası bağlar ve artan bağlanabilirlik bağlamında tanıttığı KYG; ortak araştırma, kültürel ve akademik geziler gibi birçok alanda entegrasyonu teşvik etmektedir ancak süreç devam etmektedir ve bu hedeflere ne ölçüde ulaşıldığı halen tartışılmaktadır. [6]

Xi, “Çevre Diplomasisi Çalışma Konferansı” nda da Çin’in komşu ülkeleriyle ilişkilerine vurgu yaparak, bu bağlamda geliştirilmesi gereken ilişkilerin sadece ekonomik ve güvenlik kapsamında değil, kültürel iletişim şeklinde de olacağına değinmiştir. Bu bağlamda Çin, dünya görüşünü ve dünya düzenindeki konumunu oluşturmak için kendi periferisine önem vermekte ve bu bağlamda kültürü önemli bir araç olarak kullanmaktadır. Bu bağlamda Çin çeşitli coğrafyalar ile karşılıklı fayda ilkesi doğrultusunda ilişkilerini yapılandırmaktadır.[7]

Çin’in kendi dünya görüşünü, geleneklerini ve kültürlerini tanıtma girişimleri KYG girişiminden önce de kendini göstermiştir. 2008 Pekin Olimpiyatları sırasında kültürel unsurları kullanma politikası, Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında farklı ülkelerde düzenlenen İpek Yolu Uluslararası Sanat Festivali, Deniz İpek Yolu Uluslararası Sanat Festivali ve İpek Yolu (Dunhuang) Uluslararası Kültür Fuarı gibi girişimlerle pekiştirilmiştir. Çin’in kültürünü tanıtma girişimi, dünya görüşünü yapılandırmanın yanı sıra iş birliği yaptığı ülkelerle ortak noktalar geliştirerek medeniyetler arası etkileşimi, bu yolla kalkınmayı hedeflemektedir.[8]

Çin’in büyüyen ekonomik ve askeri etki alanı, kendi dünya görüşünün etkisi ve artan siyasi ve sosyal etki alanı ile Çin tehdidi algısının artmasına neden olmuştur. Bu olumsuz klişeyi kırmak için Çin, bölgelerin ekonomik kalkınmasını desteklemenin yanı sıra, özellikle Kazakistan’da dikkat çeken Çin üniversitelerinde eğitim teşvikleri ve burslar sağlıyor. [9]

Al-Farabi Üniversitesi’nden Gaukhar Nursha, Çin’in kültürel entegrasyon bağlamındaki eğitim teşviklerinin Orta Asya ülkelerinden gelen öğrenciler için cazip olmasının nedenlerinden birinin ekonomik avantajlar sunması olduğunu savunuyor. Bu da Çin algısında kültür ve ekonominin birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğini gösteriyor. Buna karşılık, Batı’nın farklı bölgelerdeki yumuşak güç varlığı Çin’inkinden farklı değerlendirilmelidir.  Çin’in birçok bölgedeki önemli yumuşak güç girişimlerinden biri olan Konfüçyüs Enstitülerinin Orta Asya’da istenen etkiyi yaratamadığı ve özellikle Kazakistan ve Kırgızistan’da sınırlı kaldığı ileri sürülmektedir. Bunun nedeni Çin’in “yumuşak gücünün” Batı’nın yumuşak güç kavramından doğası gereği farklı olmasıdır. Yumuşak güç kavramının Orta Asya’da uygulanmasının zorluğundan bahseden Gaukhar, Orta Asya halklarının Çin ile ilişkilerini ikili ekonomik çıkarlar temelinde yapılandırdığını savunmaktadır.[10]

Yumuşak Güç kavramını literatüre kazandıran Joseph Nye, Çin’in yumuşak güç girişimleri kapsamında KYG’yi ABD’nin yani Batı’nın yumuşak gücü ile karşılaştırmış; Çin’in karşılaştığı zorluklara örnek olarak komşu ülkelerdeki sorunları ve Çin devletinin müdahaleciliği nedeniyle sivil toplum kuruluşlarının eksikliğini göstermiştir.  Mao döneminin yumuşak güç etkisinin daha da yüksek olduğuna dikkat çekerek, KYG kapsamındaki yatırım politikalarının yumuşak güç hedefleri olsa da daha çok sert güç olduğuna değiniyor.[11]

Burada önemli olan yumuşak güç ve sert güç kavramlarının tanımlanmasıdır. Batı’nın yumuşak gücü ve bu bağlamda liberal değerler ve liberal kurumların yanı sıra ideolojik çizgiler ve sivil toplum kuruluşları ‘medeniyet’ ayaklarını oluşturmaktadır. Yumuşak güç kavramı temelde Batı perspektifinden bir kavram olduğu için farklı kültürlere sahip ülkelerin kültürel bakış açılarını ya da etkilerini bu çerçevede değerlendirmek zor ve eksik kalabilir. Fakat teorikte yumuşak güç kavramı, Konfüçyüsizm etkisi taşıyan Çin siyasetine uyum sağlamakta, Batı’ya karşın ortak kalkınma amacı güden Çin’in güçlü bir alternatif oluşturacağı tartışılmaktadır.[12] Fudan Üniversitesinden Profesör Wang Huning’de Çin’in kültürel mirası sebebiyle yumuşak güçü etkili bir şekilde kullanmada başarılı olacağını belirtmiştir.[13]

Örneğin Japonya ve Kore’nin kültürel etkisi Batı’da daha etkili olarak tasvir edilmektedir. Bu onların yumuşak güç geliştirmedeki başarılarından daha fazlası olabilir. Saldırgan realizmin teorisyeni Mearsheimer, Çin’in yükselişi sürecinde Japonya ve Kore de dahil olmak üzere komşu ülkelerin ABD ekseninde konumlanacağını savunmaktadır.  Başka bir deyişle, çoğumuzun anladığı ve kullandığı şekliyle ‘yumuşak güçlerinin’ gelişimi Batı ile olan ilişkileriyle de ilgili olabilir mi?[14][15]

Çin’in yumuşak güç konusunda tamamen başarısız olduğu iddiası, Çin’in yükselişini ve etkisini göz ardı etme eğilimindedir. Tartışılması gereken Çin’in yumuşak gücünün yetersizliği değil, kavramın belirli noktalardaki yetersizliğidir. Çin’in değer yaratma ölçekleri Batı’dan farklı olduğu için Konfüçyüs Enstitüleri gibi girişimler içerisinde kendi özgün değerlerini yaratmaya çalışmışlardır. Çin kendi tarihsel arka planı içerisinde kendi kriterlerini ve değerlerini oluşturmaya çalıştığı için görünürlüğü en çok kendi etki alanında belirginleşmektedir. Batı toplumunun, Çin’in görünürlüğünü engellemek, geciktirmek ya da görmezden gelmek amacıyla, böyle bir eğilim çerçevesinde, Çin’in çevresindeki ülkelere ve kültürlere Avrupa etkisini aşılamaya çalıştığı ileri sürülebilir.

Çin’in yumuşak gücünü Batı’nınkinden ayırırken, her ikisinin de kapitalist kazanımlardan yararlandığını, ancak Çin’in konumlanışının genellikle ABD emperyalizmine karşıt olarak şekillendiğini ve Batı etkisinden farklı bir kimlik arayışında olduğunu görüyoruz. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında Orta Asya’daki varlığı, genellikle ekonomik olmakla birlikte kültürel diplomasinin stratejik bir bileşenini de içeriyor. Çin’in politikalarını yalnızca Batılı yumuşak güç perspektifinden incelendiğinde, Çin’in kendine özgü kültürel ve ideolojik temellerini gözden kaçırma riskiyle karşı karşıya kalınır. Çin’in yükselişini anlamak, tarihsel ve kültürel motivasyonlarını tanıyan ve böylece küresel düzendeki rolüne dair daha kapsamlı bir bakış açısı sağlayan, daha geniş bir analitik mercek gerektirmektedir.

Kaynaklar:

Bawa, Jagmeet, and Ashish. 2023. “China’s Grand Strategy for Tajikistan: Challenges and Threats.” Asian Journal of Political Science 31 (2): 125–39. doi:10.1080/02185377.2023.2226880.

Birgül, S., and O. Yılmaz. “Çin’in Orta Asya’da Yumuşak Gücü.” International Social Sciences Studies Journal 6, no. 58 (2020): 1142–1150.

 FUNG BROS., “Why Chinese Culture Is Not As Cool As Korean or Japanese,” YouTube video, 2022   https://www.youtube.com/watch?v=QEJNUAs1NpU

Gokireddy, Hilma Bindu. “China’s Increasing Influence in Central Asia.” ORCA Asia. August 28, 2023. https://orcasia.org/article/408/chinas-increasing-influence-in-central-asia.

“Hu Jintao Calls for Enhancing ‘Soft Power’ of Chinese Culture.” China Today. October 17, 2007. http://www.chinatoday.com.cn/17ct/17e/1017/17e1720.htm.

Jacques, Martin, and Stephen Peterson. When China Rules the World: The End of the Western World and the Birth of a New Global Order. New York: Penguin Books, 2009.

Kourmanova, Aitolkyn. “China’s Belt and Road Initiative and its Impact in Central Asia – Voices On Cental Asia.” Voices on Cental Asia, February 2, 2018. https://voicesoncentralasia.org/chinas-belt-and-road-initiative-and-its-impact-in-central-asia/.

Mearsheimer, John J. “The Gathering Storm: China’s Challenge to US Power in Asia.” The Chinese Journal of International Politics 3, no. 4 (2010): 381-396. https://doi.org/10.1093/cjip/poq016.

Dipnotlar:

Dublin’den Anadolu’ya Uzanan Bağımsızlık Hattı

Giriş

Yakın dönem dünya tarihine baktığımızda, özellikle de 1. Dünya Savaşı’nın ardından belli bir hegemonik/emperyal gücün altında ezilmiş ve kimliğini korumak pahasına çeşitli yöntemlerle bağımsızlık mücadeleleri vermiş toplumların hikayelerine tanıklık ederiz. Bu mücadeleler farklı kıtaların en ücra köşelerinde, birbirinden habersiz bir grup idealist insanın kurduğu hayallerle başlamış ve günümüze kadar uzanan tarihsel bir anlatı oluşturmuştur. Kendi tarihimiz için ele alırsak, şüphesiz bu mücadeleler arasında bizi en çok ilgilendiren 1. Dünya Savaşı’nın kaybı sonucunda Anadolu’da başlattığımız Kurtuluş Savaşı’dır. Kurtuluş Savaşı her ne kadar Türk milletinin kendi varlığını ve kimliğini koruyabilmesi bakımından özellikle Türkler için önemli görülse de kurtuluşumuzun dünyanın farklı yerlerindeki bağımsızlık ideallerine de ilham verdiği rahatlıkla söylenebilir. İngiliz kolonyalizmi altında yönetilen Güney Asya toplumlarının, 1920’lerde kendi bağımsızlık formüllerini ararken Anadolu’daki kurtuluş mücadelesini dikkatle incelediğini Hintli milliyetçi ve anti-emperyalist Cevahirlal Nehru’nun Anadolu Devrimi’ni ve Atatürk reformlarını kendi perspektifiyle analiz ettiği “Türkiye ve Batı Asya Tarihi” eserinden anlayabiliyoruz. Yine aynı coğrafyada verilen başka bir bağımsızlık mücadelesinin önderi olan Muhammed Ali Cinnah da siyasi ve kişisel yaşamında sık sık Atatürk’e atıflar yapmış ve Türklerin kurtuluş mücadelesini emperyalizm boyunduruğu altındaki mazlum milletler için bir tarihsel kırılma olarak nitelemiştir. Nitekim Yeni Zelandalı yazar Hector Bolitho, Cinnah’ın Kurtuluş Savaşı’na ve Atatürk’e olan sevgisini “Pakistan’ın Yaratıcısı Cinnah” isimli çalışmasında detaylı olarak ele almıştır. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da, küresel hegemonyaya direnen ve yakın dönem dünya siyasi tarihinde epey önemli rol oynayan anti-emperyalist Arap milliyetçilerinde de Anadolu Devrimi’ne sıkça atıflar yapılır. Bülent Ecevit, 1956 yılında Ulus’ta kaleme aldığı “Atatürk ve ‘Atatürkler’” isimli yazısında Mısır’da Abdülnasır’a atıfta bulunarak, birçok bağımsızlık önderinin Atatürk’ü ve Atatürk’ün reformlarını örnek almaya çalıştığını ifade eder. 

Bu bağlamda ifade edebilirim ki, yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu altında yaşayan milletler, imparatorluğun yıkılmasıyla birlikte kendi milletlerine bir kader tayin edebilmek için tartışmalar yapmış ve soluğu, eskiden altında yaşadıkları imparatorluğun ordusu ve bürokrasisi içerisinde yetişmiş bir genç subay takımının Anadolu’da başlattığı ulusal mücadelesinde almışlardır. Anadolu Devrimi, Anadolu’yu aşıp “beynelmilel” bir mücadelenin kılavuzu olmuştur. 

İrlanda Bağımsızlık Mücadelesine Genel Bakış

Yazımdaki esas nokta, Anadolu Devrimi’nin etkilediği çok farklı bir coğrafya üzerine. İngilizlerin kolonyal güç olarak farklı kıtalarda hüküm sürdüğü bir dönemde, İngiliz küresel hegemonyasının başkenti olan Londra’ya sadece 8 saatlik uzaklıkta olan bir şehir, ulusal bir kimlik inşa etmek ve bağımsızlık mücadelesi vermek üzerine derin tartışmalar içerisindeydi. İrlandalı aydınlar, yüzyıllardır boyunduruk altında yaşadıkları İngiliz İmparatorluğu’ndan ayrılarak Dublin’de bağımsız bir İrlanda devleti kurma fikrini ortaya attılar. 19. yüzyılın sonlarına doğru İrlanda milliyetçileri, Birleşik Krallık’a özerk yönetim çağrısında bulunarak iç işlerinde bağımsız fakat dış ilişkilerde imparatorluğun parçası olarak kalmaya devam edecek bir devlet modeli önerdiler. Bu model, merkezin yerel unsurlar üzerindeki sorumluluğunu azaltan ve daha “âdem-i merkeziyetçi” bir sisteme vesile olacağı için bazı liberal İngiliz siyasetçiler tarafından kabul görse de İngiliz milliyetçileri ve ana akım İngiliz siyaseti tarafından şiddetle karşı çıkıldı ve İngiliz-İrlandalı gerginliği tırmanmaya devam etti. 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, İngiliz ordusu İrlandalıları imparatorluk bünyesinde silah altına almak için geniş çaplı bir seferberlik başlattı. Savaşın başlarında imparatorluk ordusu için savaşa katılan İrlandalılardan bir İrlanda Tugayı oluşturuldu ve cephe hattında görevlendirildi. Sonraki süreçte İngilizlerin, İrlandalıların beklediği merkezi yönetim yasasını savaşı bahane ederek meclisten geçirmemesi üzerine gerilim daha da tırmandı ve 1916’da İrlandalı milliyetçilerin ve ayrılıkçıların başını çektiği Paskalya Ayaklanması, okunan bir bağımsızlık bildirisiyle resmen başladı. Ayaklanma İngiliz ordusu tarafından bastırılmış olsa bile somut anlamda İrlandalı milliyetçilerin gücü ve iradesi ortaya konulmuş oldu. İlerleyen süreçte İrlandalıların 1. Dünya Savaşı’na yönelik ilgisi azaldı ve İngilizlerin askere alma kararlarına kitlesel olarak itiraz etmeye başladılar. 

1919’un başında, Osmanlı ve erken dönem cumhuriyet tarihi üzerine araştırmalar yapan Dr. Pat Walsh’ın “İkisi birlikte adeta Atatürk’ün bir kombinasyonuydu” dediği Michael Collins ve Eamon de Valera, İrlanda Bağımsızlık Savaşı’nı başlatarak İngilizlere karşı silahlı bir direnişe yöneldi. Yaklaşık iki yıl süren savaşın sonucunda İngiliz-İrlanda Antlaşması imzalandı, antlaşma neticesinde Özgür İrlanda Devleti kuruldu ve “Ulster” olarak adlandırılan Kuzey İrlanda bu devletten ayrılarak Birleşik Krallık’a katıldı. Özgür İrlanda Devleti, her ne kadar Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını kazanmış olsa da antlaşma gereği İngiliz Milletler Topluluğu’nun bir üyesiydi – dominyonuydu – ve İngilizlerin belirlediği bir genel vali tarafından idare ediliyordu. Bu noktada, İrlandalı milliyetçiler arasında tartışmalar başladı ve Eamon de Valera’nın başını çektiği grup, yapılan antlaşmanın yeterli olmadığını ifade ederek İrlanda’nın tamamen bağımsız olması gerektiğini öne sürdü. De Valera’ya göre, bu antlaşma bağımsızlık savaşına bir ihanetti ve İrlandalıların sadece “göstermelik” bir bağımsızlığa kavuştuğunu iddia ediyordu. İki milliyetçi grup arasında yaşanan tartışmalar, süreci çatışmaya götürdü ve İrlanda İç Savaşı başladı. 

Anadolu’dan İlham Almak

İngiliz-İrlanda Antlaşması’nın imzalandığı 1921’de, Anadolu’da emperyal güçlere karşı verilen bir bağımsızlık savaşı vardı. 1. Dünya Savaşı’nın ardından İngilizlerin Osmanlı’ya dayattığı siyasi ve iktisadi ajandayı kabul etmeyen Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’da bir kurtuluş savaşı başlatmış ve Ankara Hükümeti etrafında örgütlenen Türkler İngilizlerin başını çektiği uluslararası koalisyona karşı savaşa girmişti. Bu savaş, İrlanda basınında geniş yankı yarattı ve İrlandalılar, ortak düşmana karşı savaştıklarına inandıkları Türkleri daha yakından incelemeye başladılar. Anadolu’daki gelişmeleri takip eden İrlandalılara göre, iki ulusun kaderi birbirine çok benziyordu. 

Paskalya Ayaklanması’nın başladığı 1916 yılında Dublin’de faaliyet gösteren The Catholic Bulletin isimli dini bir dergi, siyasi meselelere yoğunlaşarak İrlanda kamuoyunu İngilizlere karşı bilinçlendirmeyi kendisine şiar edindi. Dergi anti-monarşist ve anti-emperyalist bir çizgideydi, muhafazakâr olmakla birlikte İrlandalı cumhuriyetçilerin bağımsızlık fikirlerine oldukça önem veriyordu. İrlandalıların İngilizler için cephede savaşmasına şiddetle karşı çıkan bir yayın politikası izledi. Dergide, İrlanda bağımsızlık mücadelesinin liderlerinden Eamon de Valera’nın yakın çalışma arkadaşı ve eğitim profesörü Timothy Corcoran da yazıyordu. Dergi 1920’lerin başından itibaren Kurtuluş Savaşı’nı dikkatle takip etti, Anadolu’daki mücadeleyi açıkça destekleyerek İrlandalı milliyetçilere ilham olması gerektiğine dair yazılar yayımladı. Öyle ki, Batı Avrupa kamuoyunun önemli bir kısmı Anadolu’daki gelişmelere Yunan/İngiliz perspektifinden bakarken ve İngiliz tezlerini desteklerken, dergi tam tersi bir çizgide konumlanarak Türklerin yerel ve emperyal kuvvetlere karşı yürüttüğü mücadeleyi doğrudan destekliyordu. 1915 Olayları ve Batı Anadolu’daki Yunan tezlerine “İngiliz propagandası” gözüyle bakan dergi, Ankara Hükümeti’nin yürüttüğü diplomatik faaliyetleri de yakından takip ediyordu. Dergi etrafında toplanan İrlandalı milliyetçiler/cumhuriyetçiler, Mustafa Kemal Paşa önderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı’nı örnek aldılar ve iki milletin kaderi arasında ciddi benzerlikler gördüler. İngilizler, tıpkı Mebusan Meclisi’ni basıp zorla kapattıkları gibi İrlandalıların ulusal meclisi olan Dáil Éireann’ı da basarak lağvetmişlerdi. Ayrıca dergi, Lozan Barış Antlaşması ile İngiliz-İrlanda Antlaşması’nı da karşılaştırarak Türklerin emperyal güçlere yönelik müthiş bir diplomasi zaferi ortaya koyduğunu ifade etmiş ve İrlanda bağımsızlık savaşı önderlerinin İngilizlere olan tutumunu Lozan üzerinden eleştirmiştir. 1923’te dergi, Mustafa Kemal Paşa’yı “yılın adamı” seçerek Kurtuluş Savaşı’nın liderini onurlandırmıştır. 

The Catholic Bulletin’in, Eylül 1923’te İrlanda’nın en büyük yayın organlarından olan Irish Times’a verdiği yanıtın bir kısmını paylaşıyorum: 

“Yeni Türkiye özgür doğdu, tüm uzuvlarını ve yeteneklerini tam olarak kullanma ve kontrol etme hakkına sahip. (…) Ne yazık ki İrlanda Özgür Devleti bir uzvu eksik doğdu. Her iki ülke de aynı dış düşmanla karşı karşıyaydı. (…) Genç İrlanda ve Genç Türkiye’nin savunucuları, Eski İrlanda ve Eski Türkiye’nin savunucularını vatana ihanet, yolsuzluk ve her fırsatta yabancı düşmanla taraf olmakla itham ettiler. (…) Antlaşmaların imzalanmasından sonraki olaylar, Yeni Türkiye’nin doğuşu ile İrlanda Özgür Devleti’nin doğuşu arasında en ufak bir benzerlik olmadığını göstermektedir. Lozan Antlaşması’nın imzalandığı gün, ‘Konstantinopolis’te’ resmî tatil vardı. 101 top atışı yapıldı, şehir bayraklarla donatıldı ve bandoların önderliğindeki alaylar sokaklarda dolaştı. Geceleri ışıklandırmalar ve meşale alayları vardı. Lozan’da sevinç çanları barış haberlerini duyurdu. İrlanda Özgür Devleti’nin doğuşundan beri İrlanda yas halindedir. İngiltere ile yaptığı ‘başarılı pazarlık’ ve ulaştığı barış seviyesi, ölü çanlarının aralıksız çalınmasında, başkentin harabelerle kaplanmış çirkin sokaklarında, idam edilen ölülerinin ardından yas tutanların alaylarında ve hapishanelerin Cromwell’in barışından beri görülmemiş sayıda erkek ve kadınla doldurulmasında kendisini göstermiştir.”

Ayrıca İrlandalıların “devrimci meclis” olarak kabul ettiği Dáil Éireann, ilk dış ilişkiler faaliyetinde emperyal kuvvetlere karşı mücadele sürdüren tüm uluslara sesleniş niteliğinde olan “Message to the Free Nations of the World” başlıklı bir manifesto yayınlamış ve bu mesaj Ağustos 1921’de Ankara Hükümeti’ne ulaştırılmıştır. Bu olay, iki meclis arasındaki ilk temas olması açısından oldukça önemlidir. 

Görüldüğü üzere Kurtuluş Savaşı, dünyanın çok farklı bir yerinde varoluş mücadelesi veren bir toplumun fertlerini derinden etkilemiş, Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde bağımsızlık mücadelesi veren Kuva-yi Milliye’ye gıptayla bakılmıştır. Bu miras, başta Türk milleti olmak üzere aydınlanma, cumhuriyet, bağımsızlık ve var olma mücadelesi veren tüm uluslara emanettir.

Kasım 2024

Alp Emeç

Kaynakça / Bibliyografya

Pat Walsh, Centenary of the Turkish Republic and Irish Foreign Affairs, 2023.

Pat Walsh, The “Treaty”, 2021.

Brian Farrell, The Legislation of a “Revolutionary” Assembly: Dail Decrees 1919-1922, 1975.

Michael Hopkinson, The Irish War of Independence, 2002.

Bülent Ecevit, Atatürk ve “Atatürkler”, Ulus, 1956. 

Hector Bolitho, Jinnah: Creator of Pakistan, 1954.

Jawaharlal Nehru, Discovery of India, 1946.

N. Ahmet Asrar, İki Halk Kahramanı – M. Kemal Atatürk ve M. Ali Cinnah, 2004.

Teoriler Arası İlişkiler ve Psikolojinin Geleceği

Hem bilimde hem de bilimsel realizmde teoriler arası ilişkilerin birleştirilmiş bir modelini savunması sürecinde Paul Churchland, eleyici materyalizme hayat vermeye teşebbüs etti. Churchland’ın eleyiciliği üç iddiaya bağlı olarak çalışmaktadır:

  • Bazı teoriler arası bağlamların karşılaştırılamayan teorileri içerdiği,
  • Bunun gibi bağlamların hep kaçınılmaz şekilde bir teori ya da diğerinin elenmesini gerektirdiği, ve
  • Psikoloji ve nörobilimler arasındaki ilişkinin tam da böyle bir bağlam olduğu,

Farklı zamanlarda belirli bir analiz düzeyindeki ardışık teoriler arasındaki ilişkiler ile aynı anda farklı analiz düzeylerinde kalan teoriler arasındaki ilişkilerin ayrımını yapan daha detaylı bir teoriler arası ilişkiler açıklamasının, Churchland’ın ikinci ve üçüncü iddialarını reddetmek için zemin sunduğunu ve bu yüzden de onun eleyiciliğinin altını oyduğunu savunuyorum. Bu makale yine de bu teoriler arası ilişkilerin daha detaylandırılmış modeli dikkate alındığında sağduyu psikolojisinin nihai olarak elenmesini ummanın neden anlamsız olmadığı ile sona ermektedir.

I

Eleyici materyalizm son dönemlerde, hem teoriler arası ilişkilerin birleştirilmiş bir modelinin hem de bilimsel realistin minimalist bir metafiziğinin savunulması sürecine dair bir görüş benimseyen Paul Churchland’ın son dönem çalışmalarında (örneğin, 1979, 1981, 1984) bir diriliş yaşamıştır. Onun argümanları, şüphesiz, eleyici programa sempati duyan ancak onun ilk dönem savunucuları olan Paul Feyerabend ve Richard Rorty’nin anti-realizmine katlanmaya gönülsüz olan bilimsel düşünceli pek çok filozof ile felsefi düşünceli pek çok bilim adamı için yatıştırıcıdır.

Churchland, hilafına, ilgili sorunları tepeden tırnağa empirik olarak yorumlamaktadır. Onun eleyiciliği, bilimdeki teoriler arası ilişkilere dair yaptığı ayrıntılı bir analizin, gelecekteki nöro-bilimsel araştırmalar hakkındaki makul bir projeksiyonun ve bilimsel teorilere ilişkin gerçekçi yorumunun dolaysız bir çıktısıdır. Churchland’a göre kendimizi zihinsel olandan kurtaracağız, çünkü nöro-bilim genelde zihinsel psikolojik teorilere ve özellikle de niyetsel halk psikolojimize karşı üstün ve bütünüyle kıyaslanamaz olan insan aktivitesinin fiziksel açıklamasını sunacaktır. Nöro-bilimsel bir yaklaşım tanımlama, öngörme ve açıklama kabiliyetimizi azaltmaksızın psikolojik teorilerimizin (ve onların ontolojilerinin) yerini alacaktır. Churchland’ın çalışmaları büyük bir içgörüyle bilimdeki teoriler arası ilişkilerin açıklaması için geride kalmış yirmi yıla yayılan dil felsefesi çalışmalarının sonuçlarını keşfetmektedir. Churchland hem bu tartışma hem de kendi bilimsel realizmi temelinde eleyici materyalizmi savunmaktadır. Bununla birlikte, en azından bir seviyede niyetsel psikolojinin nihai elenişini ummanın tamamen anlamsız olmamasına karşın, bilimdeki teoriler arası ilişkilere ait analizinin oldukça iri taneli olması dolayısıyla Churchland’ın argümanlarının bu beklentiyi sağlamakta başarısız olduğunu iddia edeceğim. Özellikle, analizin düzeyleri ve teoriler arası ilişkilerin belirli zamansal özellikleri hakkındaki düşüncelerin birleşik rolüne yeterince dikkat etmemektedir. Churchland’ın vurgusu ontik temizliğin zemini olarak bilimsel teorilerin karşılaştırılamazlığı üzerinedir. Bu vurgu, ontolojik tasarrufu teorilerin karşılaştırılabilirliğini sağlayan sıkı biçimsel ve empirik koşulların temin edilmesinin sonucu olduğunu benimseyen teoriler arası ilişkilerin geleneksel mikroindirgemeci modeliyle (örneğin, Nagel 1961) belirgin bir karşıtlık içindedir. Bir teorideki varlıkları (ve onların özelliklerini) diğerindekilerle parça-bütün ilişkileri temelinde tanımlayan indirgeme fonksiyonları yardımıyla, ikincisinin ilkeleri birincisinden tümdengelimli olarak elde edildiğinde, bir teori diğerini mikroindirgemiş olur (Bkz. McCauley 1981). İndirgeyici teori indirgenen teoriyi açıklar ve böylelikle süreç dahilinde onun vazgeçilebilirliğini göstermiş olur.[1]

Öte yandan eleyici materyalistler, iki teorinin karşılaştırılamazlığı yüzünden basitçe birinin diğerinin yerini aldığı noktada, bilimdeki devrimci değişimin rolünü vurgulayan Kuhn(1970) ve Feyerabend’e(1961) sırtlarını dayarlar. İki teorinin çok sayıda aynı terimi kullanabiliyor oluşu aralarındaki farklılıkları örtebilir. Bilim tarihinde, ortak terimler tipik olarak, farklı teorilerde hem içlemsel hem kaplamsal olarak sıklıkla farklılaştıklarından, her bir teorinin tek başına kullandığı terimlere nazaran daha fazla zorluk çıkarmışlardır. Bu koşul türü sıklıkla, mikro-indirgemenin biçimsel ve empirik gereksinimlerinin her ikisine kısa-devre yaptırmaya kâfi gelir. Bundan dolayı, teoriler arası ilişkilerin bu her iki açıklaması da ontolojik sadelik arıyor olduğu halde, pek çok önemli noktada ters düşen analizlere yaslanırlar.

İki teori böylesine uzlaşmaz olduğunda, er ya da geç bilim adamları ya birini ya diğerini terk ederler. Bu tür bir teori değişimini izleyen karmaşa kapsamlı olup, genellikle önceki teoriyle onun eşlikçisi problemleri, metotları ve ontolojiyi içerir tüm araştırma geleneğini devirir. Yeni teori eşliğinde, teori geliştikçe hususiyetleri beliren, yeni problemleri, yeni araştırma projelerini ve hatta yeni olguları ortaya çıkaran yeni bir araştırma programı doğar. (Bkz. Feyerabend 1962, s. 28-29, 1975, s. 67, 176-77.) Filojiston teorisinin artık bizimle olmayışı, onun modern kimya teorisinin ilkeleri ve ontolojisiyle arasında bulunan sırasıyla tümdengelim ve özdeşliğe dayalı ilişkilerinden ötürü değil, daha çok bu üstün teorinin gelişimiyle kıyaslanamayacağını göstermiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bilimsel realist için, filojiston teorisi hatalı ve modern kimya doğrudur, öyleyse ilkinin ikincisinden tümdengelimli olarak çıkarılması imkansızdır. (Bkz. Wimsatt 1976a, s. 218.)

Eleyici materyalistler psikoloji ve nöro-bilimler arasındaki ilişkiyi tam anlamıyla bu hatlar boyunca ele alırlar. Churchland bu hususta özellikle nettir:

“Eleyici materyalist, P-teorisini (Psikolojik teori) çok fazla irdelemeksizin, sahte bir teori olarak ele alır. Buna göre, nihayetinde nöro-fizyolojik etkinliğimize dair yetkin bir teori kurmanın yolunu bulduğumuzda, bu teori basitçe ilkel öncüsünün yerini alacaktır. P-teorisi sahte teoriler gibi elenecek, sağduyulu zihin durumlarının bilindik ontolojisinin akıbeti Stoacı Pneumata[2], simya özleri[3], filojiston[4], kalorik[5] ve parlak eter[6] sonu gibi olacaktır.” (1979, s. 114)

Başka şeylere ilaveten, bu çözümleme psikolojinin onun mikro-indirgenmesinin imkansızlığını gösterme arayışında olan muayyen savunmalarını etkisiz hale getirmektedir. (Örneğin, Fodor 1975, s. 1-26, 1981, s. 146-74). Onları etkisiz hale getirir, çünkü hem söz konusu teorilerin karşılaştırılamazlığına ilişkin öncüllerini kucaklar hem de bu öncüllerin, savunucularının onu korumayı umdukları tarzda, psikolojinin tam kapsamlı bir tasfiyesini haklı çıkarmaya yeten alternatif bir teoriler arası ilişkiler modeli sunar! Bundan dolayı, psikolojinin mikro-indirgenmesine karşı argümanlar, eğer nöro-bilimlerdeki teoriler onların yerini alırsa fuzulidir.

Eleyicilik, herhangi bir formunda, zihnin başka maddeci açıklamalarına ve bilhassa özdeşlik teorisine ait çeşitli biçimlerine nazaran birçok avantaja sahip olduğundan, eleyici materyalizmin realist bir dirilişi pek çok yönden hoş karşılanmaktadır. Örneğin, teoriler arası varlıkların özdeşliği, bir teori diğerinin yerini aldığında bir mesele olmaktan çıkar. Eleyici materyalizm, bilimdeki varsayımsal özdeşlikleri çevreleyen her türlü zorluktan sakınır(McCauley 1981). Eğer nöro-bilim psikolojik teorileri ve onların eşlikçisi ontolojik taahhütleri tasfiye ederse, bilimin ontolojisinde nöral hadiselerle özdeş hiçbir şey kalmayacaktır (Bkz. Rorty 1970, p. 424). Bu düşünceler, Rorty’nin eleyici materyalizmi özdeşlik teorisinin “kaybolma biçimi” olarak karakterize edişini motive etmiştir. Oysa, gerçekte kaybolan bir şey yoktur, zira Rorty’nin erken dönem görüşünde ilk başta kaybolacak bir şey yoktur, ve daha güncel olan anti-realist görüşünde ise bilimsel realistlerin soruşturduğu bu ve bunun gibi sorular metafiziksel karışıklığı yansıtır (Örneğin, bkz. Rorty 1979, s. 239 veya Rorty 1982, bölüm 1, 3 ve 5.)

Eleyici materyalizm ayrıca materyalizme karşı kategori hatası temelinde yapılan itirazlardan da sıyrılır (Bkz, örneğin, Cornman 1962). Kavramsal cephaneliğimiz bilim ilerledikçe değişim gösterir. Eski kategoriler, onları içeren başarısız teorilerin izinden gider. Eski kategorilerden mülhem kategori problemleri bu kategoriler kadar hızlıca görüş alanından çıkmalıdır öyle ki bilimsel realist açısından bu tıpkı onları içeren teoriler için olduğu gibi süratle gerçekleşmelidir. Nöro-bilimsel dilin psikolojik deyimlerin bildirici ve açıklayıcı işlevlerinin ikisini de uhdesine alma yeterliliği hiçbir kavramsal düşünce tarafından önsel olarak engellenmemelidir.

Dahası, bu düşünceler ayrıca eleyici materyalisti hem “sağduyu ideolojisinden” (Feyerabend 1975, s. 164) hem de onun motive ettiği ilave kavramsal itirazlardan (Özcülüğün herhangi bir güncel formu gibi) kurtarır. Pek çok bilimsel buluş sağduyu pahasına meydana gelmiştir. Bilimdeki teorik ilerleyişle yüzleştiğinde hiçbir kategori revizyona karşı bağışık değildir. Sağduyu kategorilerinin sahip olduğu dikkat çekici kavramsal durağanlığa rağmen, sağduyunun popülerliği (ya da yaygınlığı) onun kategorilerinin[7]) epistemik ayrıcalığına bir temel sağlamaz. “Dil atalarımızın bilgeliğini yansıttığı kadar, onların şaşkınlıklarını ve hatalarını da yansıtır” (Sutherland 1970, s. 104). Deneysel çalışmalar bilimin uzun zaman önce devirdiği kategoriler ve teorilerin, yine de sağduyu içerisinde genellikle sağlam bir noktaya dayandığını göstermektedir. (Bkz. McCloskey 1983.) Örnek olarak deneklerin tipik mekanik sezgileri, sıklıkla geç orta çağlarda revaçta olan fizik teorilerine mahsus açıklamalarla uyumlu gözükmektedir. Eleyici materyalist bunun insanlara ilişkin sağduyu anlayışımızda hâkim olan karmaşıklıkla aynı türde olduğunu savunur.

Elbette, ideoloji ve psikolojideki deyimlerinin ikisinin birden devamlılığı (ve mekanikte de aynı şekilde) eleyiciler açısından potansiyel bir rahatsızlık kaynağı gibi gözükmektedir. Sadece psikolojideki niyet dilini kullanmakla kalmıyor aynı zamanda dünyayla olan gündelik ilişkilerimizde uzay, zaman, kütle gibi klasik kavramları da kullanıyoruz. Rorty ve Feyerabend(rızayla) ve Churchland ise (gönülsüzce) (1981, s. 85-86), zihinsel dilin toplumsal olarak yerleşik olabileceğini öyle ki nöro-bilimin onun terini almasının ardından dahi direnebileceğini onaylar. Feyerabend, nihayetinde fiziksel çağrışımları zihinsel terimlere bağlayabileceğimizi öne sürüyor (1962, s. 90). Rorty ise pratikliğin tek mesele olması halinde eleyicinin çoktan kazanmış olduğunu savunur. Bir an için şunu kabul ediyoruz ki, “bu tür terimleri elverişsiz bir dilsel reforma nazaran daha büyük bir fedakârlık yapmadan düşürebiliriz.” ve bu durumda ” . . . ontolojik meseleler dil meselelerine dönüşür”, haklı olarak “onların ontolojik meseleler olmaktan çıktıkları” sonucuna ulaşabiliriz (1965, s. 185; ayrıca bkz. Rorty 1970, s. 424).

Daha yakın zamanda, Rorty eleyiciliğin daha bariz pragmatik bir formunu benimsemiştir. Artık bütün “metafiziksel konforu” terk etmeyi savunarak (1982, s. 166), “dil meselelerinin” ontolojik meselelere dair kaygı vermesinin önünü her iki anlamda da kesiyor. Ne sağduyu ne nöro-bilim epistemik ayrıcalığa sahiptir. Daha ziyade, her biri insanların yüzleştiği daha büyük veya daha küçük etkileri yöneten sorunlara çözümler sunarlar. Böylelikle “Kelimeler kullanışlı veya kullanışsızdır”, onlar “daha nesnel” veya “daha az nesnel” yahut “daha bilimsel” veya “daha az bilimsel” değildir. (1982, p. 203).[8] Rorty açısından zihin-beden ayrımı yalnızca, sinirsel donanımımızın olağanüstü karmaşıklığına karşı bir yanıttır. Eğer bu donanım daha aleni olsaydı, onu çok uzun zaman önce terk etmiş (yahut belki hiç formüle etmemiş) olurduk (Bkz. Rorty 1979, s. 242-43). Rorty için artık mesele bilhassa “dil meselesidir”. Güncel formunda Rorty’nin eleyici materyalizmini, biliminki de dahil olmak üzere “tüm kelime dağarcığını”, “niyetleri gerçekleştirmeye yönelik araçlar olarak gören ve hiçbirini gerçeğin nasıl olduğunu betimleyen temsiller olarak ele almayan” (daha çok münazaalı) pragmatizm anlayışının ılımlı bir sonucudur. Bu surette birinci kuşak eleyiciler (bilhassa Rorty) bilimsel ve gerçekçi zincirlerini daha pragmatik karakterli argümanlar uğruna büyük ölçüde kırdılar.

II

Bu, Rorty’nin(ve Feyerabend’in), tersi olmuş olsa eleyici materyalizmi cazip bulacak bilimsel düşünceli fizikalistleri yabancılaştıran, bilimsel realizme karşı açıkça sempatiden yoksun tutumudur. (Bkz Rorty 1979, s. 274-84). Churchland’ın bilimsel realizminde sağlam bir şekilde temellendirilmiş eleyici materyalizm savunusunu en çok memnuniyetle karşılayan işte bu zümredir.

Churchland’ın eleyici materyalizm argümanları seleflerinden belli hususlarda farklılaşır. Birinci fark bilhassa sağduyu ve sağduyu psikolojisinin statüsüne yöneliktir. Churchland, sağduyunun özündeki kuramsallığını ve onun ne salt eski aklın, heterojen sezgilerin ve çürütülmüş teorilerin hayatta kalan kategorilerinin ambarı ne de epistemik saf içebakışın kaynağı olduğunu vurgular. Sonuç olarak, o “çoğu filozofun sağduyu kavramının statüsü ve/veya kalıcı gücü konusunda sergilediği memnuniyet, bana aşırı derecede temelsiz görünüyor” (1979, s. 43) iddiasında bulunur. Churchland, hususi olarak insan davranışıyla ilgili olarak, sağduyu psikolojisine ait kategorik çerçeveyi varsayımsaldan ziyade apaçık olan bir şey olarak yorumlamanın ciddi bir hata olduğunu ileri sürer. Psikolojideki teoriler (sağduyusal ya da başka türlü), insan davranışına yönelik önerdikleri çözümlerden daha iyi değildir. Churchland, bu yüzden, psikolojinin[9] onu empirik olarak yenilmez kılan herhangi bir özelliğinin, sarsılmaz yapan emsalsiz bir işlevinin, herhangi bir türde özel bir statüsünün olmadığında ısrar eder (1981, s.84). Aslında Churchland, tüm zihinselci ve niyetliliğe dayalı psikoloji basitçe yanlış olduğuna ikna olmuş haldedir.

Burada kritik nokta, yine de niyetsel psikolojinin teorik karakterini bir kez tanıdığımızda, teorileri değerlendirdiğimiz tüm kriterleri bu teoriye de getirmeliyiz. İki husus bilhassa önemlidir, şöyle ki, teorinin sınırdaş ve örtüşen alanlardaki en iyi teorilerimizle ilişkisi ve kendi alanındaki empirik problemleri çözmedeki bütüncül kabiliyeti. Genel olarak konuşursak, başarılı bir teori bir olgular bütününü organize etmeli, etki alanını belirleyen nedensel ve işlevsel ilişkilere bir bakış sağlamalı ve bir sonuç babında zamanın başka noktalarındaki benzer olaylar hakkında bir empirik ön görüler sunmalıdır. İlaveten, asgari olarak genel olarak bildiklerimizle tutarlı olmalı, ideal olarak özellikle kavramsal merkezi alanlara ilişkin bildiklerimizi takviye etmelidir. (Bkz. Churchland 1981, s. 72-73.)

Churchland’ın ilgili teorilere ilişkin değerlendirmesi nettir. Psikolojik teorilerimizin (özellikle de halk psikolojisi teorilerimizin) kimi olgular üzerine sunduğu, kendi paradigmatik açıklamaları olan değerlendirmelerde acı bir şekilde kifayetsiz kaldığını savunmaktadır. Churchland’a göre onlar, muhakeme, duygu, algı, hastalık bilimi ve (belki en önemlisi olarak) öğrenmenin çoğu yönüne ilişkin ikna edici olmayan ve yüzeysel kıssalar anlatırlar (1979, s. 114-15, 127-37). Bu tür psikolojik teorileştirmeler ne yeni bir alan açmış ne de yeni bir araştırma getirmiştir. Kısacası, “Hikâye bir geri çekilme, kısırlık ve çöküş hikayesidir” (1981, s. 74). Churchland niyetsel psikolojinin ilkel atalarımızdan miras kalan ve zaman içinde büyük ölçüde terk etmiş olduğumuz animistik bir doğa görüşünün hayatta kalan son numunesi olduğunu iddia etmektedir. Bundan dolayı, onun günlerinin sayılı olduğu benimsemektedir.

Churchland’ın yakın bilimlerdeki verimli teorilere başarılı bir şekilde entegre olmuş sağduyu psikolojisinin imkânı hakkında görece karamsar oluşu şaşırtıcı sayılmaz. Ancak o hikâyenin seleflerinin anlattığından daha karmaşık olduğunu düşünür. Eleyici materyalistin ana kaygısı “bir teorinin (halk psikolojisi) ontolojisinin diğeriyle (tamamlanmış nöro-bilim) nasıl alakalı olacağı ya da olmayacağıdır” (Churchland 1981, s. 72). Rorty ve Feyerabend gibi Churchland da şunu düşünür: (1) Niyetsel psikolojinin tüm formları nöro-bilimlerdeki teorilerle pürüzsüz bir şekilde eşleşmeye bilhassa dirençli olacağını gösterecektir (2) teorileri birbirleriyle eşlemenin dilleri birbirine çevirmenin hususi bir halidir (3) bu durumda muntazam çevirinin başarısızlığı karşılaştırılan teoriler arasındaki radikal uyumsuzluğu açığa çıkaracaktır. Özellikle Churchland için bu psikolojinin en mühim semantik ve sistematik önermelerini nöro-bilimin iddialarıyla eşlemedeki yetersizliğimizin bir işlevidir. Ancak Churchland’ın reddettiği, bu radikal karşılaştırılamazlık durumlarının bilimsel rasyonalizm veya bilimsel realizm adına da tehdit oluşturduğudur-bu ret teoriler arası ilişkilere ilişkin ayrıntılı analizinde temellendirilmiştir.

Churchland, bilimdeki teoriler arası ilişkilerin çok çeşitli durumlara yayılmasına rağmen, tanımlanabilir bir süreklilik içine düştüğünü iddia ediyor. Teorik ilişkiler radikal olarak karşılaştırılamaz olandan tamamen süreklilik taşıyanlara kadar, bunların arasındaki sayısız konuma yayılmaktadır. Mesele gayet yalın olup, bazı teoriler arası ilişkilerin diğerlerinden daha basit olmasıdır. Sonuç olarak, “İndirgenebilirliği bir derece meselesi saymaya hazır olmalıyız. Tıpkı güven veren yahut aksak olan çeviri gibi indirgeme de pürüzsüz veya engebeli olabilir ya da ikisi arasında herhangi bir yerde olabilir” (1979, s.84). İndirgenebilirliğin derecesi şu ikisinin doğrudan bir işlevidir: (1) İndirgenmiş teorinin hem semantik hem sistematik olarak mühim olan indirgeyici teorinin önermelerine düzgün bir şekilde eşleştirebileceğimiz önermelerinin sayısı (2) eşleştirilebilmesindeki kolaylık.

Teoriler arası indirgemenin bu açıklamasında, bir gerçek teori sahte olana indirgenemeye müsait olur, eğer ki o ikincisiyle yeterince iyi bir şekilde eşleştirilebiliyorsa (örneğin, Churchland görelilik kuramının klasik mekaniğe yeterince pürüzsüz eşleme sunduğunu savunmaktadır). Bu vurgu indirgeyici teorinin kavramsal yapısı içinde indirgenmiş teorinin merkezi iddialarının sadakatli makul bir resminin muhafazasına dairdir ve bu ne ikisi arasında tümdengelimli ilişkiler kurulmasını ne de indirgenmiş teorinin iddialarının pek çoğunun doğruluğunu veya indirgenmiş teorinin (gözlemsel olarak) en temel iddialarının hakikatini muhafaza etmeyi gerektirir. (Bkz. 1979, s. 84-85.) Dolayısıyla “başarılı bir indirgeme yerinden edilmeye uygun olmaya yönelik çarçabuk bir kanıt sunar ve yeni teorinin eskisine eş güçte bir resmini bir temel olarak içerdiğini göstermek suretiyle muvaffak olur” (1979, s. 82). Çünkü indirgeyici teori, indirgenen teorininki ile genel itibariyle sürekliliği olan alakalı etki alanının açıklamasını sunar ve çünkü bizler bir teorinin diğeri üzerindeki üstünlüğünü teori seçiminin geleneksel kıstaslarına binaen kolaylıkla tespit edebiliriz; öyle ki bu tür indirgemeler umumi arka plan bilgimizde çok cüzi bir revizyon gerektirir ve bu bakımdan bilimsel rasyonalitenin açıklamaları için çok küçük bir tehdit oluştururlar. Genellikle indirgeyici teori indirgenen teorinin etkinliğinin çoğunu yapar ve bununla kalmayarak daha iyisini de yapar. İlaveten, o indirgenen teorinin sınırlamalarının nerede ve neden ortaya çıktığını taslağını çizmeye muktedirdir. Göründüğü kadarıyla buradaki teori değişim süreci evrimsel olup, indirgeyici teorinin başarısının biçimini veren adaptasyonları takip etmek çok zor değildir. Eski teorinin ontolojisinin indirgenip bu surette yenisinde yaklaşık olarak korunmasına dair düzenlemeler yeterince küçüktür. (Makalenin devamında zaman zaman teoriler arası ilişkilerin açıklamasında evrimsel kavramları kullanacak olsam da bu evrimsel epistemolojinin herhangi bir versiyonunun onayı olarak yorumlanmamalıdır. İddialar sadece analojiktir ve tüm analojiler gibi her açıdan geçerli değillerdir. Bu konuşmaya ilham vermekte olan evrimsel epistemoloji geleneği değil daha ziyade evrimsel konuşmanın yerleşik devrimsel konuşma geleneğine en doğal zıtlığı ortaya koyduğu olgusudur. Onu bu karşıt anlamda kullanmaya çalışıyorum.)

Tipik olarak çevirilerin ikna ediciliği kültürlere ait inanç sistemlerinin kökten bir şekilde farklı olduğu yerlerde asgaridir. Benzer şekilde bilimdeki teoriler kökten bir şekilde karşılaştırılamaz olduğunda farklı dünyaları tanımlar gibi gözükmektedirler. (Bkz. Kuhn 1970, bölüm 10.) Bu tür devrimsel bağlamlarda bir teorinin pek azının önemli önermelerini halefine ait olanlar ile eşleştirmeye gücümüz yeter, örneğin geç orta çağ göksel mekaniğini Keplerci(veya Newtoncu) görüş ile eşleştirme girişiminde olduğu gibi. İki teori birbirinden öylesine farklıdır ki, tüm çeviriler her iki teorinin bir diğerinin terimleriyle onun en kritik iddialarının pek çoğunu türetemeyeceği ölçüde kötü çevirilerdir. Hızlı değişim dönemlerinde, rekabet halindeki görüşlerin taraftarları birbirlerini anlamadan konuşur gibi gözükürler—farklı dünyalarla ilgilendiklerinden değil hepimizin ilgilenmesi gereken dünyayı tanımlamak adına çok geniş ölçüde farklı kavramsal çerçeveleri kullandıkları için. Bu bağlamlarda iki teori uzlaşma adına çok küçük bir zemin bulurlar. Sorunların göreceli önemi, disiplinler arası sınırlar, yöntemlerin uygunluğu, çeşitli gözlemlerin ilgililiği veya hatta açıklanacak olguların kapsamı ve yorumu hakkında hemfikir olmaya ihtiyaç duymazlar. Bu bakımdan teori seçiminin standart ölçütü burada daha az yardımcı olur çünkü en azından başlangıçta her iki teori de rakibininkileri kapsayacak kaynaklara sahip değildir. Bu gerçekleştiğinde tüm teoriler ve ontolojileri bir diğerinin yerini alır. Rekabet halindeki teoriler empirik kanıtın statüsüne dair derin bir fikir ayrılığında olabileceğinden teoriler arası kararlar empirik testlerden ziyade düşüncelere dayanıyor olmalıdır.

Churchland bu noktada pek açık sözlü olmadığı halde muhtemelen bilimdeki devrimsel değişimlerin de yine onun rasyonelliğini yalanlaması gerekmediğini savunacaktır. (Bkz. Churchland 1979, bölüm 4 ve 6.) İki ya da daha fazla bilimsel teori kimi alanların açıklamaları olarak rekabet eder. Zamanla kaçınılmaz olarak bilgimizin geri kalanı ile farklı bir şekilde bağdaşacaklar ve böylece daha fazla ya da daha az empirik destek elde edeceklerdir.[10]

Bilimdeki evrimsel veya devrimsel değişimlerden çıksın yahut çıkmasın, geçerli en iyi teorilerimiz ontolojik bağlılıklarımızı hak etmektedirler. Churchland için bilimsel realizm “Teorideki mükemmellik ontolojinin ölçüsüdür” şeklindeki ilkeye bağlılık olarak özetlenebilir (1979, s. 43). En iyi bilimimizin gerçek olarak kabul ettiği şey gerçek olarak kabul edilmesi gerekendir (“En iyi bilimimiz” kavramının ardında yatan her türlü şeyden ötürü). Doğrusu Churchland için bilim neyin gerçek olduğunun kriterini temin eder. Churchland’ın eleyici materyalizmi hemencecik şunun ardından gelir: “Psikoloji teorisinin empirik erdemleri oldukça kifayetsizdir, onun ontolojik indirgemeye yol alacak yeterli pürüzsüzlükle indirgeneceğini beklemek akılsızcadır, daha makul olan ise daha güzel bir karşılık yani nöro-biliminki için yüz üstü bırakılıp terk edileceğini ummaktır”. Tüm kanıtlar nöro-bilimin nihayetinde bir çeviri sağlamasını beklemeyeceğimizi söyleyecek şekilde onun niyetsel psikolojiye bağlı bir çeviri sunmayacağını gösteriyor. Nöro-bilimsel bulgular ışığında psikolojik iddialarımızı yeniden yorumlamayacağız; daha ziyade nöro-bilimsel bulgular uğruna eleyeceğiz.

III

Churchland’ın teoriler arası ilişkiler modeli (öncesinde kısmen Schaffner 1967’de görülmektedir) bilim felsefesinde ontolojik deflasyonun iki geleneksel stratejisi için birleşik bir açıklama sunar. Mikroindirgeme ve devrimci bilimi teoriler arası ilişkilerin çelişkili ve karşılıklı olarak birbirini reddeden iki açıklama olarak ele almaktansa her birini teoriler arasındaki olası semantik ilişkilerin sürekliliği üzerindeki uç noktalar şeklinde yorumlamaktadır. O bu pozisyonların hiçbirini onların müdafilerinin verdiğine benzer aşırı ifadelerle karakterize etmemektedir. En iyi teoriler arası eşlemelerimiz geleneksel mikroindirgemecilerin iddia ettiği kadar titiz değildir; sahip olduklarımızın en kötüsünün de Kuhn ve Feyerabend’in ima eder göründükleri kadar tamamıyla kopuk olmayışı gibi. Churchland’ın ölçülülüğü onun hem genel olarak daha uygulanabilir hem de onlarınkinden daha detaylı bir teoriler arası ilişkiler modeli geliştirmesine imkân tanır. Ayrıca o teorik açıdan önemli tümcelerin bir teoriden diğerine akla yatkın bir şekilde eşleme yeteneğimize dair belirli durumları değerlendirecek nispeten anlaşılır bir strateji de sağlar.

Churchland’ın teoriler arası ilişkiler modeli gittiği yere kadar kafidir ancak yeteri kadar ileri gitmez. Ana hikâye Churchland’ın anlattığından bile daha karmaşıktır. Sağduyu psikolojisinin yerinden edilişini umuyor olmama rağmen, bunun nasıl gerçekleşeceği hususunda Churchland ile hemfikir değilim.

Tüm eleyici materyalistler, kesin sonuçlarına üç varsayıma dayanarak ulaşırlar. Birincisi hemen hemen tartışmasızdır; yani, özünde karşılaştırılamaz olan teorilerin karşılaştırılmasını içeren en azından bazı teoriler arası bağlamların keşfedilmesi. İkincisi bu tür bağlamların hep bir teorinin ya da diğerinin neredeyse tamamıyla elenmesini gerektirdiği. (Üstün olan teorinin başarısı onu kavramsal iddiasını tartışmalı ontolojik sahaya dayandırma konusunda yetkilendirir.) Sonuncusu olan, eleyicilerin üçüncü varsayımı ise psikoloji ile nöro-bilim arasındaki ilişkinin böyle bir bağlam olduğu.

Bununla birlikte teoriler arası ilişkilerin daha detaylı bir açıklaması eleyicilerin ikinci ve üçüncü varsayımlarını reddetmeye yönelik bir zemin sağlamaktadır. Sağduyu psikolojisi ve günümüz nöro-bilimi iyice kopuk olsa da ihtiyaç duyulan (ve bu durum dahilinde) birinin diğeri aracılığıyla elenmesi veya yerinin değişmesi değildir. Her ne kadar Churchland teorilerin göreceli kavramsal sürekliliğini vurgulasa da o ve teoriler arası ilişkiler üzerine yazan başka pek çok yazar[11] hususiyetle teoriler ve etki alanları arasındaki ilişki üzerinde odaklanmışlardır. Bu genel eğilim şüphesiz biraz, filozofların genel olarak teorilerin mantıksal yapısı ile olan, özel olarak da teorik ilkeler arasında bulunan tümdengelimli ilişkiler ve teorilerin kendi etki alanlarındaki varlıkların arasındaki parça-bütün ilişkilerine yönelik geleneksel ilgilerinin bir sonucudur. Ancak, teoriler arası ilişkilerin işlevsel boyutlarının soruşturulması da aynı derecede açıklayıcıdır. Ancak bu işlevsel ilişkilere ait tartışma iki mühim ön hazırlık üzerine soruşturma beklemektedir; analiz düzeyleri kavramı ve teori karşılaştırmada zamansal hususların rolü.

Teoriler arası ilişkilere ait neredeyse her tartışma bir yerde analiz düzeyleri arasındaki ayrıklıkları baştan kabul etmektedir. Daha alt düzey bir teori ve ontolojisinin daha üst düzey bir teori ve ontolojisini indirgediği görüşünün olduğu mikro-indirgemeye dair tüm konuşmalarda katiyetle örtüktür. Mikro-indirgemeciler eğer daha üst düzey varlıklar, özellikler ve ilkeleri (yahut makro-) daha alt düzey varlıklar, özellikler ve ilkeler (yahut mikro-) aracılığıyla kapsamlı olarak tanımlayabiliyor ve ön görebiliyorsak ilkini ikinciye indirgeyebileceğimizi (ve üst düzey analizden vazgeçebileceğimizi) benimsemektedirler. Analiz düzeyleri kavramının anahtarı, en azından parçalar ve bütünler olarak organize olmuş (bilim için tartışmalı şekilde gerekli olan) bir doğa görüşü olup, bundan ötürü tüm varlıkların bu kapsamda bileşenli analizin konusu olduğu yönündedir. (Bkz. Bechtel 1984.) Ancak ehem olan bunun bizim bu bileşenleri yapısal olarak tanımlamak zorunda olduğumuz anlamına gelmemesidir. İşlevsel açıklamalar salt ekoloji ve fizyoloji gibi alanlardaki birçok teorik amaç için yeterli olmasına ilaveten tipik olarak önemli derecede karmaşık sistemler üzerinde çalışırken de tercih edilebilirdir. Bilimdeki analiz düzeylerinin doğadaki organizasyon düzeylerinin basit hiyerarşisiyle eşleşen, kabaca hiyerarşik, benzer bir düzeni vardır.

Daha genel olarak konuşursak kimya, kimyasal terimler dahilinde en ekonomik şekilde tanımlanmış olan, atomaltı parçacık ve ilkelere referans vermeksizin bir dereceye kadar sistematik analize duyarlı nedensel ilişkiler içinde yer alan daha büyük unsurlar ve olaylarla ilgilendiği için atomaltı fiziğinden daha yüksek bir analiz düzeyidir. Yine genel olarak konuşursak biyoloji daha da üst düzeydir ve psikoloji de ondan daha üst düzeydir. Bir analiz düzeyinin yüksekliği, ilgili olduğu olayların alanının büyüklüğü ile ters orantılıdır, bu nedenle örneğin hücresel biyoloji, biyokimyanın üzerine konuştuğu olgunun bir alt kümesiyle ilgilendiği için ona nazaran daha yüksek bir analiz düzeyinde ilerler. Bir analiz düzeyinin yüksekliği ilgilendiği sistemlerin karmaşıklığı ile de doğru orantılıdır. Bu bakımdan üst düzey bilimler gittikçe daha organize olan fiziksel sistemlere ilişkin gittikçe daha fazla kısıtlanmış olay aralıklarıyla ilgilenir. Sonuç olarak saf yapısal hususlar hiyerarşide ne kadar ileri gidersek düzeyleri daha az vurgulayacak şekilde ayırır. Daha üst düzeyler genellikle daha karmaşık sistemler ve daha geniş değişken aralıkları ile ilgilenir. Bu tür sistemlerin davranışı daha çeşitlidir. Farklı parçalar işlevsel olarak eşdeğerdir ve aynı parça tek bir işlevden fazlasını sunabilir. Bu tür bağlamlarda işlevsel tanımlamalar daha büyük bir önem arz eder. Ancak sıklıkla pek çok süreci (örneğin fizyolojide olduğu gibi) belirli bir seviyede işleyen kendi kendini düzenleyen, görece kapalı işlevsel sistemlerin ürünler olarak kullanışlı şekilde idealize edebiliriz.

Teoriler arası ilişkilerin art zamanlı ve eş zamanlı özellikleri arasındaki ayrımları vurgulamak ayrıca yararlı olacaktır. Churchland’ın yöntemi kimi zaman onun bu noktadaki duyarlılığını yansıtır (1979, s.81), başka zamanlarda ise yansıtmaz (1979, s.107). En özel olarak, aynı zaman diliminde farklı analiz düzeylerindeki teoriler arasındaki ilişkilerin aksine, zamana bağlı olarak münferit bir analiz düzeyinde ardışık olan teorilerin arasında cari olan ilişkileri ayırt etmek önemlidir. Birincisine Wimsatt’ı (1976a) izleyerek düzey içi ve ardışık bağlamlar, ikincisine ise düzeyler arası ve mikro-indirgemeci[12]) bağlamlar adını vereceğim. Düzey içi bağlamlar Kuhncu devrimsel durumları (Chomsky’nin dil teorileri ile onun yapısalcı ve davranışçı selefleri arasındaki ilişkiler gibi) içermektedir. Diğer yandan, 1950’lerin başlarındaki genetik ve biyokimya arasındaki ilişki düzeyler arası ilişkilerin öneminin özellikle açıklayıcı bir örneğidir. Bu iki bağlam türü hem işlevsel hem yapısal zeminde önemli ölçüde farklılık gösteren teorilerin aralarındaki ilişkileri içermektedir. Sonuçta birleşik indirgeme modelleri (Nagel[1961] veya Schaffner[1967]’deki gibi) ve hatta tek boyutlu modeller (Churchland’ınki gibi) bilimdeki teorilerin arasındaki güncel ilişkilerin çeşitliliğini aşırı basitleştirmek suretiyle gölgeler (Bkz. Wimsatt 1976a, s. 214-15).

Churchland’ın modeli pek çok yönden yardımcı olmaktadır. Ancak bilimdeki teorik yer değiştirmelerin yeterli koşullarına yönelik güvenilir bir rehber değildir ve elbette onun ve eleyici materyalizmin geriye kalan pek çok versiyonunun yöneldiği gibi Churchland’ın modelinin de amacı tam anlamıyla budur.

Churchland’ın teori karşılaştırılabilirliği hakkındaki sürekliliği düzey içi ilişkilerin önemli bir boyutunu yakalar. Onun modeli (örneğin, Feyerabend[1962]’nin zıttına) daha eski teorilerin yanlışlığı ve nahif karşılaştırılamazlığına rağmen üstün teorilere bu seleflerini indirgemeye en azından kimi zamanlar izin verdiğinden klasik ve görelilikçi mekaniğin kavramsal ve empirik yakınlığına ait bir sistematik bir açıklamayı muhafaza eder. Churchland, mikro-indirgemecilerin savunup diğerlerinin aşırı tepki verdiği tümdengelimli ve empirik gerekliliklerden sakınmak suretiyle ilgili vakalara ait spektrumun daha ustalıklı bir yorumunu sunar. Bununla birlikte dahası da vardır.

Teoriler arası eşleştirmenin iyice akla yatkın şekilde yapıldığı düzey iç bağlamlarda yeni teori tipik olarak eskisini düzeltir. O eski teorinin ne zaman ve neden başarısız olduğuna ait ilkesel bir açıklama sunarak onu bu bakımdan açıklığa kavuşturur. Kepler’in kanunları ona göksel cisimlerin dairesel hareket ettiği varsayılan Kopernikçi astronomik hesaplamaların başarısı ve başarısızlığını açıklama ve ön görme imkânı verdi. Yeni teori tipik olarak daha büyük bir öngörüye, daha geniş bir etki alanına yahut ikisine birden sahiptir. O selefinin başarılarını, yeni teoriyi sınırlamayan belirli parametrik değerlerin içine düştüğü aralıkta olduğu özel durumlar olarak içermektedir. Bu kısıtlanmış alanda eski teori yenisine dair bir yaklaşım meydana getirir ve en azından mühendislerin amaçları için yeterli olan etkin bir keşif ve hesaplama yöntemi olarak iş görür. (Bkz. Wimsatt 1976a, s. 174 ve McCauley 1986.)

Birbirini takip eden teorilerin çoğunlukla sürekli olduğu bu düzey içi bağlamlarda, eski teorinin ontolojisini ortadan kaldırdığımızı nadiren iddia ederiz. Daha ziyade terimler ve önermeler yeni teorinin kavramsal çerçevesindeki yeni konumlar ışığında yeniden yorumlanmaya duçar olmaktadır. Bu yeniden yorumlamaların hem içlemsel hem kaplamsal sonuçları barındırabilir. Teorilerin sürekliliği yine de eski ve yeni arasında içlemsel ve kaplamsal denk düşmenin kusursuz bir işlevidir. Genelde yeni teoriler, mümkün olduğunda eski terimleri elde tutarlar. “Gezegen”, “evrim”, “kütleçekim” gibi terimler ile doğrusal eylemsiz hareket hakkındaki önermeler gibi çok sayıda yeniden yorumlamayı muhafaza ettik çünkü bu yeniden yorumlamaların etkileri ayrı ayrı alındığında çok şiddetli değildi. Eskilerin gezegen olarak adlandırdığı çoğu cisim hala öyledir örneğin. (Bkz. Brown 1979, s. 118.) Birbirini takip eden bazı teorilerin en azından bazı aynı şeylerden bahsettiğini, bu şeyler hakkında birtakım aynı iddialarda bulunduğunu ve ortak açıklanan(explananda) hakkında açıklamalar sunduğunu kabul edebiliriz. İlgili değişimler daha geniş kavramsal şablonu imha etmeyen makul yerel etkilere sahip oldukça karşılaştırılamazlığın teori karşılaştırmayı tehdit ettiğini iddia etmek durumu abartmaktır.

Churchland’ın sürekliliğinin diğer ucundaki düzey içi ilişkiler ─özgün, beklenmedik (felsefi olarak provakatif) bilimsel devrimler ─ geçen yirmi yılın gösterdiği literatürden daha nadirdir. Köklü anlam değişiklikleri ve bütünüyle yeni teorik öğeler teoriler arasında temel uyumsuzluklar ürettiğinde, kavramsal şablonlar örtüşmez. Bu zorluklar devrimsel gelişmelerin sonucu olarak da doğsa ardışık teoriler serisi üzerinde de birikse bazı teorileri ardılları ile eşleştirme teşebbüslerini zayıflatmaktadır. Tekil bir adımda ciddi bir karşılaştırılamazlığın doğduğu yerde eski bir teoriyi en yakın ardılına çeviremeyebiliriz. Bunun gibi krizler esnasında bilim adamları teorilerden birini yerinden etmeye veya elemeye karar verir. Aynı olguların en azından çoğuna ait pürüzsüz karşılaştırılamaz açıklamaları sunduklarından bilim çok uzun süre bekleyemez. Eğer meydan okuyan başarılı olursa bu eski teorinin yittiği anlamına gelir. Burada üstün teori rakibinin yerini aldığında onu ve ontolojisini ortadan kaldırır (bakınız, örneğin, Brewer 1974). Oysa küçük kavramsal sürtüşmelerle dolu (ve teoriler arası eşleştirme göreli olarak basit olduğu) düzey içi bağlamlarda yeni teoriler eskileri yerinden etse de eski teorinin özellikleri direnir ve yönlendirici bir hesaplama yöntemi olarak çalışabilir. İlaveten ontolojisinin büyük kısmının akla yatkın güvenilir bir tasviri ardılının içinde devam eder.

Tüm düzey içi bağlamlar nihayetinde bazı teorilerin tamamen elenmesiyle sonuçlanır. Zaman içinde düzey içi bağlamlarda karşılaştırılamazlık artış gösterir (ve ardılların nesilleriyle ayrılan daha eski teoriler ile güncel olarak hâkim olan teori arasındaki eşleştirmenin niteliği bu yüzden kaçınılmaz şekilde azalır). Bilimsel devrimler belirli bir analiz düzeyinde teoriler arası çeviriyi engeller ancak yeterli zaman verildiğinde bilimsel evrim de bunu yapar. (Bkz. Laudan 1977, s. 139.)

Evrimsel değişimin bu türünün basit bir gösterimi yardımcı olabilir. Tartışmalı olarak, Galileocu dinamiğin bir parçası günümüz mekaniği ile; ikincisinin, düşüşün çok uzun olmaması ve nispeten dünya yüzeyine yakın olarak meydana gelmesi halinde, Galileo’nun serbest düşme yasasıyla akla yatkın şekilde örtüşen ön görüler sunması anlamında süreklilik arz eder. Galileo’nun doğal dairesel hareket kavramı yine de Neo- Aristotelesçi seleflerinin mekaniğinin bir parçasıdır. Öyleyse Galileo dinamiğinin en azından bir veçhesi günümüz teorisiyle eşleşirken bir diğeri en azından geç orta çağ teorisiyle de eşleşir ama eğer varsa geç orta çağ dinamiğinin çok azı on yedinci yüzyıl ve sonrası ile sürekli şekilde eşleşir ve tamamına yakını olmasa da çoğu Galileocu yeniliklerde sağ kalamaz (Bkz. Brown 1979, s. 111-21.) Mesele gerçi Galieo’nun çalışmasının devrimci karakterinin bütünüyle kapsayıcı olmamasıdır. O başarılı olduğu zaman geleneksel kavramları yeni sisteminin elverdiği şekilde tutarlı olarak kullandı. Galileo’nun sunduğu kökten değişimleri tespit etmek ve sonuçlarının peşine düşmek çok zor değildir. Kepler dairesel hareketin kutsallığını zayıflattığı, Descartes’ın doğrusal eylemsiz hareketi önerdiği ve Newton’un ekonomik olarak yersel ve göksel mekaniği birleştirmek suretiyle doğal hareketler kavramını ortadan kaldırdığı zaman geç orta çağ mekaniği sadece yer değiştirmekle kalmadı aynı zamanda tasfiye edilmiş de oldu.

Bilimsel devrimler (örneğin, Kopernik) ya da bilimdeki ardışık teorilerin (örneğin, on yedinci ve on sekizinci yüzyıl mekaniği) kümülatif etkileri isabetli teorik çevirileri engellese bile bilimler değişip geliştikçe kaçınılmaz olarak bu tür engeller çıkar. Zamanla teorik nesiller ardışık teorileri eşleştirmede bir analiz düzeyinde kaçınılmaz şekilde uyumsuzluklar biriktirir, ta ki sadece kimi ata teorilerin yerinden edildiği ile yetinmeyip onlara giden tüm yolları da kapattığımızı güvenle söyleyene kadar. Bu bilimsel değişimin kati bir ilkeli sonucu olmasa da bir gerçektir.

Düzeyler arası bağlamlar ise aksine herhangi bir eleme içermez. Bunlar amacın farklı analiz düzeylerinde çalışan teorilerin birleştirilmesini amaçlayan çapraz bilimsel bağlamlardır. Bilim adamları teorilerinin birbirine sınırdaş olan ve örtüşen düzeylerde bilinenlerle uyumlu olup olmadığını (ve onlar tarafından takviye edildiğini umarlar) araştırırlar.

Bilimdeki düzeylerin altında yatan bileşenli varsayımlar bilim adamlarının düzeyler arası ilgileri konusunda da bilgi verir. Bilim adamları farklı tanımlar altında aynı olgu olduğu varsayılan şeye ilişkin yeni açıklayıcı ve problem çözücü yaklaşımlar elde etmek için diğer analiz düzeylerine bakarlar. (Bkz. McCauley 1986.) Düzeyler arası araştırmalar, (1) teorilerin ortak bir explanandumu[13] paylaştığı varsayımını doğrulayan, (2) daha ileri araştırmalara özendiren, devamlılık arz eden süreçteki farklı teorilere ait kavramlar arasındaki rabıtaları sağlar. Komşu analiz düzeylerindeki teoriler bir kez iki bilim arasındaki sınır meseleleri doğrudan tarif edecek yeterlilikte gelişti mi biri diğerinin biçimini sınırlama eğilimi sergiler. Bilimin bütünü herhangi bir muayyen düzeydeki teoriler üzerinde seçilim baskısı yaratır. (Bkz. Wimsatt 1976a, s. 231-36.) Neredeyse her zaman hemen hemen komşu düzeylerde geçerliliği olan teoriler yerel kavramsal alanda en derin kuvveti uygular. Bir diğerinin araştırma problemlerinin tanımlanmasına yardımcı olurlar. Burada teoriler tipik olarak birbirlerinin taleplerini yerine getirmeye çalıştıkları ölçüde birbirlerini doğrulamazlar. Sodyum iyonlarının hücre zarlarına geçişinin açıklaması hususunda fiziksel kimya ve biyokimyanın birbirlerine koydukları sınırlamalar buna uygun bir gösterim sağlar. (Bkz. Robinson 1982).

Teorilerin görece düzgün bir şekilde eşleştiği (geleneksel mikro-indirgeme modellerinde belirtilenlere yaklaşık hatlar boyunca) düzeyler arası bağlamlardaki yer değiştirme yaklaşımının en güçlü karşılığı olsa olsa kısmi yer değiştirebilirliktir. Komşu düzeylerdeki teorilerle iyi bütünleşmiş bir düzeydeki bir teori ideal olarak belirli özel durumlar altında onların yapabildiklerinin bazılarını yapabilir. Genel olarak konuşursak, daha üst düzeydeki ilgili değişkenler sabit tutulduğunda, iyi bütünleşmiş daha alt düzey teoriler ideal şekilde açıklayıcı ve ön görüsel amaçlarımızın (tipik bir şekilde devasa bir bedel karşılığında da olsa) pek çoğu için yeterli açıklama sağlar, istatistiksel mekanik ve termodinamik ilişkisi örneğinde olduğu gibi. Daha üst düzey teoriler, diğer yandan, örnek olarak fizyolojik uğraşların aşırı derecede karmaşık biyokimyasal araştırmaları aydınlattığı zaman, görünüşte bütünüyle bağlantısız daha alt düzey olguları düzenlemenin gerekçesini temin eder. Görece ham teorilerle meskûn düzeyler ve/veya düzey içi sebeplerden ötürü köklü değişime uğrayan düzeyler arasında kalan sınırlar, Churchland’ın düzey içi durumlara uygulanmış teori sürekliliğine ait sürecinin diğer uç noktayı temsil eder. Relata[14] kendi düzeylerinde değiştikçe ─bu esnada düzeyler arası kuvvetlerce sınırlandırılıp, düzey içi dinamiklerce yön verilen bir süreç ─ onlar gittikçe birbirleriyle ayrık hale gelebilirler. Uygun bir rekabetçi teorinin yokluğunda düzeyler arası kuvvetler verili herhangi bir düzeyde kurulu teoride (bırakın onu yıkmayı) değişimleri harekete geçirmek için ne zorunlu ne de yeterlidir. Örneğin, deneysel psiko-dilbilimde önemli karşı kanıtlara karşılık dilbilimdeki dönüştürücü gramerin kalıcılığını bir düşünün. (Bkz. McCauley 1984). Düzeyler arası kuvvetler, sadece neyin uygun bir alternatif sayılacağını tarif etmeye yardımcı olup belli bir düzeyde hâkim olan bir teoriyi kendi başına alaşağı etmeye muktedir değillerdir. Farklı düzeylerdeki teoriler arasındaki çeviriler daha daha zorlaştıkça, yer değiştirilebilirliğe dair konuşmak (bırakın yer değiştirmeyi) bile daha daha az meşru hale gelir: ”Düzeyler arası indirgemede çeviri zorlaştıkça, daha üst düzey olan teori daha vazgeçilmez olur. Tanımladığı düzenlilikleri kavramanın yegâne pratik yolu olmaya başlar.” (Wimsatt 1976a, s. 222). Kayda değer derecede teoriler arası kopukluk, yani yüksek derecede karşılaştırılamazlık gösteren düzeyler arası bağlamlar, teorilerin ve ontolojilerinin yerinden edilmesini veya elenmesini içerme ihtimali (burada ele alınan dört durum arasında) en düşük olandır. (Bkz. Şekil.1) Bazı teoriler arası bağlamlarda, yani düzeyler arası olanlardaki kökten karşılaştırılamazlık, ne teorilerin meşru zeminde elenmesini gerektirir ne de esasında bu türden elemeleri harekete geçirir.

Daha alt düzey teorilerin (daha üst düzey olan teoriler gibi) düzeyler arası bağlamlarda açıklamaya teşebbüs ettiği, üst düzey teori değil söz konusu olan olgudur. Yeniden açıklanmış olan olgudur, teoriler değil. Daha alt düzey ve daha üst düzey teoriler kayda değer derecede bağdaşmayan açıklamalar sundukları bir explanandumu paylaşmaktadırlar. Farklı kavramsal kaynakları bir araya getirirler ve sonuç olarak söz konusu olgunun farklı yönlerini vurgularlar.  Bununla birlikte, düzeyler arası bağlamlarda teoriler arası yoldan çıkmalar kaçınılmaz şekilde zamanla komşu olduğu bağdaşmaz teorilerin karşılaştırılamazlığını düşürme eğilimi gösterir. Bu tür düzeyler arası hareketler bilimsel keşifler için mühim bir yönlendirici güçtür (Bkz. McCauley 1986 ve Bechtel [yayınlanacak]). Bilim adamları sınırdaş düzeylerdeki teorilerin mantıksal olarak ilişkili sonuçlarını ararlar. Mantıksal çatışmalar galip teori için yeni empirik destek; mağlup teori içinse olası düzeltmeler ve daha ileri araştırmalar için istikamet sağlayan yeni testler önermektedir. Daha özel olarak, bilim adamları parçalara ait koleksiyonlar (daha alt düzey teorilerdeki varlıklar) ve bütünler (daha üst düzey teorilerdeki varlıklar) arasında varsayımsal özdeşlikleri koyutlayarak düzeyler çerçevesinin altında yatan bileşenli varsayımları kullanmaya teşebbüs ederler. Bu özdeş iddialar empirik araştırma için mühim yollar teklif eden varsayımsal iddialardır (Bkz McCauley 1981). Bu varsayımsal özdeşlikler, düzeyler arası keşifleri sağlayan önemli bir güç kaynağıdır.[15]

Bu düzeyler arası bağlamlarda teorilerin birbirleri üzerindeki tesirlerinin tek yönlü olmadığı akıldan çıkarılmamalıdır (birçok filozof ve bilim adamının yaygın indirgemeci önyargılarına rağmen). (Bilişsel psikolojinin nöro-bilim üzerindeki kimi etkileri hakkındaki bir tartışma için Allen 1983’e bakınız). Çevirideki başarısızlıklar ” . . . üst düzey olanın sorumlu olduğu varsayımını doğrudan beraberinde getirmez” (Wimsatt 1976a, s. 222). Herhangi bir teorinin hak ettiği öncelik her ne ise ontolojik ön yargılarımızda temellenmemeli, daha çok üstün empirik performansa dayalı olmalıdır. Muntazam bir düzeyler arası çevirinin yokluğu alt düzey teorilere veya onların ontolojilerine açıklayıcı ve/veya ontolojik öncelik vermek adına bir a priori bir sebep teşkil etmez. Laudan’ın (1977, s. 56) gözlemlediği gibi, “. . . Unutmayın . . . İki teori arasında mantıksal bir tutarsızlık ya da birbirini desteklemeyen bir ilişki olması, bilim insanlarını birini, diğerini ya da her ikisini de terk etmeye zorlamaz.” (Ayrıca Bkz. s. 50-54.)

Komşuluk eden düzeylerdeki teoriler arasındaki dikkate değer kopukluk genellikle empirik araştırmaya ilham verir. Eğer her bir teori yeni sonuçlara ayak uyduracak şekilde düzenlenirse teoriler kavramsal olarak giderek süreklileşme eğilimi gösterir. Kavramsal yapıları yalnızca hafif çatışma halinde olan yakın düzeylerdeki teorilerin yer aldığı düzeyler arası şartlar düzeyler arası teorilere yol açabilir (Maull 1977). Düzeyler arası bir teori moleküler genetik örneğindeki gibi birden fazla analiz düzeyindeki teorilerin tanımlayıcı ve açıklayıcı kaynaklarını kullanabilir. Nedensel ilişkiler ve çeşitli teorilerdeki kavramlar hakkındaki bilgileri olgunun daha bütünleşik, bilgilendirici ve kapsamlı açıklamasını sağlamak adına onun hipotezlerine dahil eder. Bu geliştirilmiş tanımlayıcı kabiliyetler, alt düzey teorilerin tek başına tarif edemeyeceği problemlerin çözülmesi hususunda düzeyler arası bir teoriye imkân sağlar. Örneğin biyokimyanın teorik kaynakları kalıtım ve gelişimin mekanizmalarının açıklamasını meydana getirmeye kâfi değildir. Sitoloji ve genetiğin rehberlik ve takviyesini gerektirirler. Moleküler genetik bu tür bir araştırmaların odak noktası haline gelmiştir.

Bu meselelerin hiçbiri Churchland’ın realizmine mâni değildir; sadece onun (ve seleflerinin) eleyiciliğini zayıflatırlar. Psikoloji (niyetsel, sağ duyusal, zihinsel ve/veya bilişsel) ve nöro-bilim arasındaki ilişki (Churchland’ın vurguladığı gibi) teoriler arasındadır. Temel mesele bu teorilerin farklı analiz düzeylerinde çalışıyor olmasıdır. Psikoloji ve nöro-bilim temel olarak insan etkinliğinin çeşitliliğinin farklı açıklamalarını sağlarlar. Psikolojik sistemler kati olarak sinirsel sistemlere bağlıdır (tıpkı sinirsel sistemlerin biyokimyasal sistemlere bağlı oluşu gibi).  Nöro-bilimin tartıştığı fenomenler Fodor ve diğerlerinin belirttiği gibi basit olmayan bir tarzda da olsa kısmi ölçüde psikolojinin tartıştığı fenomenlerin kurucusudur. Bu yüzden fizyolojik sistemler gibi psikolojik sistemlerin bileşenlerine ait tanımlara da tipik şekilde işlevsel olarak yaklaşırız. Psikoloji ve nöro-bilim farklı kavramlar ve ilkeleri kullanır ve her biri çalışılan nesnenin farklı yönlerini vurgular. Her biri farklı problemler üzerinde az ya da çok etkili olan açıklamalar sunar. Her iki alanın (ve felsefenin) bilimsel araştırmacıları en azından nöro-bilimde kimi empirik araştırmaları teşvik etmiş, ontolojilerinin bileşenleri arasındaki varsayımsal özdeşlik ilişkilerini hevesle tasdik etmişlerdir. Nöro-bilim psikolojiden daha geniş bir olaylar sınıfı ile ilgilidir ama daha düşük bir düzeyde çalıştığından beklenen bir durumdur bu. O halde, düzeyler arası teorik ilişkilerin tüm işaretleri mevcuttur.

Eleyici materyalizmin tüm versiyonlarının yaptığı hata psikoloji ve nöro-bilim arasındaki düzeyler arası ilişki hakkındaki eleyici sonuçlarını düzey içi bağlamlara denk düşen bir analiz temelinde elde etmek olmuştur. Eleyici iki düzeydeki teorilerin pek çok mühim kavramsal kopukluk taşıdığını haklı bir şekilde savunur ancak isabetsiz şekilde bu tür karşılaştırılamazlığın bir teori ya da diğerinin elenmesini gerektirdiği sonucunu (şüphe yok ki sıkı Kuhncular tarafından kışkırtılmalarına binaen) çıkarır. Bilimsel devrimler esnasında düzey içi bağlamlarda bu tür krizler radikal cinste bir operasyonu gerekli kılar ama düzeyler arası bağlamlarda bu tür bir kıstas potansiyel olarak bilimsel keşif için mühim bir müşevviği yok edecektir. Bilim tarihi düzeyler arası bağlamlarda teori değişimi veya elenişi için bir numune sunmamaktadır. Bunun tek yolu Churchland’ın spektrumunun tamamen karşıt kutbundaki düzeyler arası durumlardır. Bu daha üst düzey teorinin tüm ilkelerinin daha alt düzey teorininkilerden tümdengelimli sonuçlar olarak çıkarıldığı ve daha üst düzey varlıkların ve tüm özelliklerinin daha alt düzey varlıkların ve tüm özelliklerinin[16] toplamıyla sıkı bir şekilde özdeşleştirilebildiği klasik mikro-indirgeme durumu denilen durumdur. Buna rağmen yine bu dahi, zarureten, kendileri alt düzey teoriye indirgenebilir olmayan bir dizi indirgeme fonksiyonu kullanacağından, daha üst düzey teorinin elenmesi adına mantıksal bir taahhüt vermez.[17]

Bununla birlikte Churchland’ın bilimsel realizmi şüpheci tenkitler karşısındaki savunmasını, tüm sağduyunun temel olarak kuramsal boyutta olduğuna dair ısrarını ve gelecekteki bilimin sağduyu psikolojisine bağlı kalmayacağı öngörüsünün tasdik ederek neticelendirmek istiyorum. Teorilerin yer değiştirmesi yine de düzey içi bir olgudur. Bu yüzden sağduyu psikolojisi öğretisinin müdafileri nöro-bilimdekilere değil daha ziyade deneysel bilişsel psikolojideki gelişmelere karşı azami dikkat göstermelidir. Bu alan psikolojik görüşlerimizde Kuhncu anlamda devrim yaratmak adına pek az emare gösterse de bundan onun, sağduyu psikolojisinin yerini almaktan (ve hatta belki bütünüyle elemekten) aciz olduğu çıkarılmaz.[18] Galileo’nun serbest düşme yasasının durumunda olduğu gibi, sağduyu psikolojisi açıklayıcı ve öngörücü amaçlarımızın pek çoğu için günbegün karşılaştığımız durumların çoğunu akla yatkın derecede iyi bir şekilde ele almaktadır. Ama yine Galileo’nun yasası gibi bu da, sağ duyusal psikolojik görüşlerimizin bir kısmının soluk bir temsilinin geleceğin psikolojisinde kısmen yer alabilmek adına direnebileceğinden öte bir imada bulunmaz.

Robert N. McCauley[19]

Tamer Şık (çeviren)

Not: Aralık 1984’te yayınlandı; Mart 1985’te revize edildi.

 

Kaynaklar:

Allen, Max (1983), “Models of Hemispheric Specialization”, Psychological Bulletin 93: 73-104.

Bechtel, P. William (1984), “Autonomous Psychology: What It Should and Should Not Entail” in PSA 1984, Peter Asquith and Philip Kitcher (eds.). Volume 1. East Lansing, Michigan: Philosophy of Science Association.

Bechtel, P. William (ed.) (forthcoming), Integrating Scientific Disciplines. Dordrecht: Martinus Nijhoff.

Brewer, W. (1974), “There is No Convincing Evidence for Operant or Classical Conditioning in Adult Humans” in Cognition and the Symbolic Processes. Walter Weimer and David Palermo (eds.). Hillsdale, New Jersey: Lawrence Erlbaum Associates.

Brown, Harold (1979), Preception, Theory and Commitment. Chicago: University of Chicago Press.

Causey, Robert (1977), Unity of Science. Dordrecht: Reidel.

Churchland, Paul (1979), Scientific Realism and the Plasticity of Mind. Cambridge: Cambridge University Press.

—— . (1981), “Eliminative Materialism and the Propositional Attitudes”, Journal of Philosophy 78: 67-90.

—— . (1984), Matter and Consciousness. Cambridge: The MIT Press.

Cornman, James (1962), “The Identity of Mind and Body”, Journal of Philosophy 59: 486-92.

Darden, Lindley, and Maull, Nancy (1977), “Interfield Theories”, Philosophy of Science 44: 43-64.

Feyerabend, Paul (1962), “Explanation, Reduction, and Empiricism” in Scientific Explanation, Space and Time, Herbert Feigl and Grover Maxwell (eds.). Minnesota Studies in the Philosophy of Science. Volume HI. Minneapolis: University of Minnesota Press.

—— . (1975), Against Method. London: NLB.

—— . (1978), Science in a Free Society. London: NLB.

Fodor, Jerry (1975), The Language of Thought. New York: Thomas Y. Crowell Company. . (1981), Representations. Cambridge: The MIT Press.

Kitcher, Patricia (1984), “In Defense of Intentional Psychology”, Journal of Philosophy 81: 89-106.

Kuhn, Thomas (1970), The Structure of Scientific Revolutions. Second edition. Chicago: University of Chicago Press.

Laudan, Larry (1977), Progress and Its Problems. Berkeley and Los Angeles: University of California Press.

McCauley, Robert (1981), “Hypothetical Identities and Ontological Economizing: Comments on Causey’s Program for the Unity of Science”, Philosophy of Science 48: 218-27.

—— . (1984), “The Not So Happy Story of the Marriage of Linguistics and Psychology”, presented at the Conference on Integrating Scientific Disciplines, Georgia State University. Forthcoming in Synthese.

—— . (1986) “Problem Solving in Science and the Competence Approach to Theorizing in Linguistics”. Journal for the Theory of Social Behavior 16: 299-313.

McCloskey, Michael (1983), “Intuitive Physics”, Scientific American 248: 122-30.

Maull, Nancy (1977), “Unifying Science Without Reduction”, Studies in History and Philosophy of Science 8: 143-62.

Nagel, Ernest (1961), The Structure of Science. New York: Harcourt, Brace, and World.

Nickles, Thomas (1973), “Two Concepts of Inter-theoretic Reduction”, Journal of Philosophy 70: 181-201.

Robinson, Joseph (1982), “The Sodium Pump and its Rivals: An Example of Conflict Resolution in Science”, Perspectives in Biology and Medicine 25: 486-95.

Rorty, Richard (1965), “Mind-Body Identity, Privacy, and Categories”, Review of Metaphysics 19: 24-54.

—— . (1970), “Incorrigibility as a Mark of the Mental”, Journal of Philosophy 67: 399-424.

—— . (1979), Philosophy and The Mirror of Nature. Princeton: Princeton University Press.

—— . (1982), Consequences of Pragmatism. Minneapolis: University of Minnesota Press.

Schaffner, Kenneth (1967), “Approaches to Reduction”, Philosophy of Science 34: 137-47.

Sutherland, N. S. (1970), “Is the Brain a Physical System?” in Explanation in the Behavioural Sciences, Robert Borger and Frank Cioffi (eds.). Cambridge: Cambridge University Press.

Wimsatt, William (1976a), “Reductionism, Levels of Organization, and the Mind-Body Problem”, in Consciousness and the Brain, G. Globus, G. Maxwell, and I. Savodnik (eds.). New York: Plenum Press.

—— . (1976b), “Reductive Explanation: A Functional Account” in PSA 1974, R. Cohen, C. Hooker, A. Nicholas, and J. van Evra (eds.). Dordrecht: Reidel.

Dipnotlar:

Bebek Sanayi Hipotezi ve Ekonomik Kalkınma

Niçin bazı ülkeler kalkınır? Bu soru, uzun bir süredir sosyal bilimlerin merkezini işgal etmektedir. Durum böyle olunca da bu soruya verilmiş birçok farklı cevap mevcuttur. Verilen cevaplar; kurumlar, kültür, coğrafya vb. gibi birçok farklı başlıkta toplanabilir.[1] Bu açıklamalar arasında, muhtemelen ezber bozucu niteliğinden dolayı özellikle en ilgi görenlerden birisi de “Bebek Sanayi Hipotezi”(“Infant Industry Argument)’dir. Esasında Bebek Sanayi Hipotezi 19. yüzyılda yaşamış Alexander Hamilton ve Friedrich List gibi kişiler tarafından dile getirilse ve 19. yüzyıla damgasını vursa da son 20 yılda gerek akademide gerek siyasette sanki yeniden ün kazanmaya başlıyormuş gibi gözükmektedir. Örneğin yeniden ABD Başkanlığına seçilen Donald Trump’ın kampanya sürecindeki vaatlerinden birisi, ABD sanayisini korumak için gümrük vergilerini yükseltmekti. Bebek Sanayi Hipotezi hakkında son 20-25 yılda en çok etkiyi yaratan kitap ise muhtemelen Ha-Joon Chang’in “Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü”dür.[2] Chang kitabında öncelikle, ABD veya Britanya gibi bugünün gelişmiş ülkelerinin kalkınma süreçlerinde, bebek sanayilerini gümrük duvarlarıyla koruyabildikleri için kalkındıklarını göstermeye çalışır; ardından da söz konusu ülkelerin korumacılık ve gümrük duvarlarıyla kalkınmalarına rağmen, gelişmekte olan ülkelere serbest ticaret politikaları önererek onların kalkınmasını kasıtlı biçimde baltalamaya çalıştıklarını iddia eder. Serbest ticaretin, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlarca, gelişmekte olan ülkelere sıklıkla önerildiği 2000’lerin başında bu kitabın yayınlanması, kitabın doğuracağı tartışmaların boyutunu daha da büyütmüştü. Chang, neredeyse tüm kalkınan ülkelerin aktif bir şekilde bebek sanayi korumasına başvurduğunu göstermeye çalışır. Ne var ki, Chang uygulanan sanayi ticaret ve teknoloji politikalarının tamamen bebek sanayi politikalarından ibaret olmadığını ve bazı durumlarda ikincil plana düştüğünü yazmasına rağmen; yine de kitabın muhtemelen en önemli vurgusu, bugünün zengin ülkelerinin, geçmişte, henüz gelişmekte olan sanayilerini geniş gümrük koruma duvarlarıyla koruyabilmelerinden dolayı kalkınmış olmalarıdır. Bununla beraber ilerleyen kısımlarda da göreceğimiz üzere, Chang’in kitabı çoğu açıdan zayıf kalmaktadır.[3] Aynı şekilde, Robert Allen da bebek sanayi politikalarının 19. yüzyılın Avrupa ülkelerinin kalkınma stratejilerinin en önemli bileşenlerinden birisini oluşturduğunu ifade eder.[4]

Şüphesiz ki bu çalışmalar ünlerini, ezber bozucu olmalarına bağlıdır.. Mesela şahsen ben ilk Chang ve Allen okuduğum zamanları hatırlıyorum: Üniversite’nin ilk senesindeydim, o sırada mikroekonomiye giriş derslerinde arz-talep eğrisinden gümrük politikalarının zararlarını modelliyorduk. Tam da o sırada Chang’ın kitabını okumak beni adeta şaşkına döndürmüş ve kalkınma hakkında o döneme kadar tüm öğrendiklerimi sorgulamama sebep olmuştu. O dönemde yaşadığım aydınlanma hissini ve üniversite 1. sınıf öğrencisi olarak kalkınma modellerini görürken arkadaşlarıma homurdanarak, “aslında bunlar bizi kandırıyor.” dediğimi çok net biçimde hatırlamaktayım. Kendimce bu tarihsel örneklere bakıp, “bir insan neden gümrük sanayi korumasına karşı çıkar ki?” diye soruyor ve ekonomi 101’in gümrük vergileri refah kaybına sebep olur çıkarımını her duyduğumda yüzümde küçümseyici bir tebessüm beliriyordu. Ne var ki, ekonometri öğrenmeye başladıktan sonra bu konudaki ampirik literatürü okumaya başlamam, bana çok fena bir şekilde yanıldığımı gösterdi. Açıkçası gördüm ki, ekonomi 101’in gümrük vergisi analizinin aslında en büyük problemi, gümrük vergilerinin verdiği zararı fazla göstermesi değil; çok daha küçük ölçekte göstermesiydi.[5] Her ne kadar Chang’in merkantilizm, bebek sanayi korumacılığı ve ithal ikame büyüme yöntemini birbirine karıştıran bir ahistorik yaklaşımı olsa da yine de 18. veya 19. Yüzyılda kalkınan neredeyse tüm ülkelerin bebek sanayi politikalarını uyguladığı doğrudur. Daha da ötesi, 20. yüzyılda da ithal ikameci modelin Japonya, Güney Kore veya Tayvan’da uygulandığı ve tam da bu uygulamaların bir kalkınmayla aynı döneme denk geldiği de barizdir. Sanayileşen ülkelerin esasında kalkınma süreçlerinde gümrük vergisi ile sanayilerini beslediği ve gelişmişliklerini bu politikaya borçlu oldukları fikri analitik bir çerçevede ilk olarak Paul Bairoch tarafından dile getirilmişti.[6] Dolayısıyla da bebek sanayi korumasının gelişmiş ülkelerin kalkınmalarındaki anahtar unsurlardan birisi olduğu fikrine “Bairoch tezi” denmektedir. İfade edilmelidir ki, tüm kalkınmış batı ülkelerini inceleyince, gözümüze çarpan bebek sanayi politikaları ilk başta Bairoch hipotezini sanki destekleyebilir gibi gözükmektedir. Fakat sadece bu politikaların uygulandığını gözlemleyip ardından da kalkınmanın kesinlikle bu politikalar sayesinde gerçekleştiği çıkarımını yapmak yanıltıcı olabilir. Zira temel ekonometrinin de işaret ettiği gibi: “correlation ≠ causality”. Diğer bir deyişle, iki değişken arasında bir korelasyonun olması, nedensellik ilişkisinin de olduğu, yani bir değişkenin diğer değişkeni belirlediği anlamına gelmez. Nitekim bir politikayı çoğu başarılı biçimde kalkınan ülkede gözlemlememiz, bu kalkınmaların bu politikanın sonucu gerçekleştiği anlamına gelmeyebilir. Zira aksi takdirde bir “Post hoc, ergo propter hoc” safsatası yapma tuzağına düşebiliriz. Dolayısıyla da konuyu daha detaylı incelemeli, ekonometrik kanıtlardan da sık sık yararlanmalıyız. Bu yazıda da esasında bu bağlamda bebek sanayi/gümrük korumacılığı ile iktisadi kalkınmanın ilişkisini ele almaya çalışacağım.

Öncelikle bir teorik denge modelinden başlamak konuyu daha iyi kavrayabilmemize yardımcı olabilir. Akçiğit, Ateş ve Impullitti’nin kapsamlı teorik denge modeli inovasyon ile dış ticaret arasındaki ilişkiyi ele almaktadır.[7] Aynı zamanda bu çalışmada kurulan teorik denge modeli de ardından ampirik olarak da test edilmektedir.

Model, Melitz’in oluşturduğu kavramsal çerçeveye dayanır.[8] Aghion, Antonin ve Bunel’in de işaret ettiği gibi, söz konusu çerçeve, yerli firmaların ancak belli bir verimlilik eşiğini geçtikten sonra ihracat yapabilecekleri ve uluslararası piyasalarda rekabet edebilecekleri fikrine dayanır. Bu fikrin altında ise ihracat yapmanın belirli bir sabit maliyet getirdiği ve bu maliyeti de yalnızca yeterince üretken firmaların ödeyebileceği varsayımı bulunur.[9]

Öncelikle açık ekonomi koşullarına sahip bir ülkedeki herhangi bir yerli firmayı düşünelim. Bu söz konusu yerli firma, yerel pazarda aynı ürünü üreten hem yerli hem de yabancı rakip firmalarla rekabet etmektedir. Eğer söz konusu yerli şirket uygun bir fiyata ürünlerini satmazsa, o zaman yerel tüketici o ürünleri daha ucuz olan firmalardan satın alacaktır. Ancak eğer ki firma üretkenliğini artırır ve böylece de fiyatını düşürebilirse, o zaman yerel pazarını ele geçirmede ciddi bir iddia sahibi olabilir. Yerli firma, belli bir üretkenlik eşiğini geçtikten sonra, fiyatları yabancı şirketlere kıyasla daha fazla düşeceğinden yerel pazara hakim olabilecek ve tüketicilerin yabancı şirketlerden ürünü ithal etmesini gereksiz kılacaktır. Zira aynı şekilde yabancı firmaların söz konusu yerel pazara mal arzını sağlaması, yerli firmanın sağlamasından daha maliyetlidir. Bu yüzden de yerel üreticinin yabancı şirketlerle aynı üretkenlik seviyesine gelmesi bile yeterli olacaktır. Melitz, yerel firmanın yerel pazarına hakim olması için yakalaması gereken verimlilik eşiğini “ithalat eşiği” olarak adlandırır. Eğer bir yerel firma, yerel pazarında yabancı firmalarla rekabetinde üstün gelmek istiyorsa, verimlilikte “ithalat eşiği”ni aşması gerekmektedir. Akabinde, söz konusu yerli firmamızın yerel pazarında hakim olduktan sonra dış pazarlara açılmak istediğini düşünelim. Firmamızın dış piyasalara ürünlerini ihraç edebilmesi için lojistik gibi birçok maliyeti de göze alması gerekeceğinden, verimliliğini daha da artırması gerekir. Yani firmanın mal sattığı pazarın boyutlarını daha da genişletebilmesi ve dış pazarlardaki yerel firmalarla rekabet edebilmesi için belli bir üretkenlik eşiğini daha geçmesi lazımdır. Bu eşiğin adı ise “ihracat eşiği”dir. Verimliliği “ihracat eşiğini” geçen bir firma artık yabancı pazarlardaki yerli ve yabancı tüm potansiyel rakipleriyle rekabet edebilir ve onlara diş geçirebilir duruma gelir. Kısacası, söz konusu firmanın verimlilik düzeyinin gelişim sürecini Melitz’in çerçevesiyle şöyle gösterebiliriz:

Başlangıç => İthalat Eşiği => İhracat Eşiği.

Özetle, bir yerel firmanın başlangıç noktasından başlayıp yerel pazarlara hakim olması, ardından da dış piyasalara ihracat yapıp oralarda rekabet etmeye başlaması için adım adım iki verimlilik eşiğini aşması gerekmektedir. Peki, tüm bu süreçlerde verimlilik tam olarak nasıl dalgalanır? Akçiğit ve diğerlerinin inşa ettikleri denge modeline, ABD firmalarının inovasyon yoğunluklarını söz konusu süreçlere göre yerleştirmesi bize bu hususu gösterir [10]:

Yukarıdaki modelde Y ekseni, söz konusu şirketimizin inovatif çabasını; X ekseni de rakiplerine göre verimlilik konumunu gösterir. Mavi çizginin altında kalan alan da şirketin toplam inovasyonunu temsil eder. Şirketimiz en başta en soldaki mavi çizgiden başlar ve sağa doğru ithalat eşiğine yaklaşınca, yerel pazarı ele geçirmek için yabancı üreticilerle giderek daha yoğun biçimde rekabet etmesi gerekir ve bu da artan rekabette inovasyon yapma teşvikini artırdığından, şirketin harcadığı inovasyon eforu ve miktarının artmasına neden olur. Akçiğit ve arkadaşları bu olguya “defensive innovation”, yani savunmacı inovasyon adını verir. Savunmacı inovasyon, yerli bir şirketin verimlilikte ithalat eşiğini aşıp yabancı şirketlere karşı yerel pazarda hakimiyetini kurmak için yaptığı inovasyondur. Firma ithalat eşiğini geçip yerel pazarda hakimiyetini kurunca inovasyon eforu yavaş yavaş düşmeye başlar, çünkü yerel pazarda rekabet edebileceği bir yabancı rakibi artık kalmamıştır. Fakat yerli firma bu sefer ürününü sattığı pazarın boyutunu genişletmek için dış piyasalara açılmak isterse, bu sefer giderek verimlilikte “ihracat eşiği”ne doğru ilerlemeye, yani yukarıdaki görselde mavi çizginin sağına doğru gitmeye başlar. Firma bu sefer de yabancı pazarları ele geçirmek amacıyla ihracat eşiğine yaklaşmaya başladığında da gitgide yabancı firmalarla girdiği rekabet de artar. Bu nedenle de rekabette üstün gelebilmek için firmamızın inovasyon yoğunluğu ikinci kez zirveye çıkar (yukarıdaki figürdeki ikinci zirve). Yazarlar bu olguya “Expansionary Innovation”, yani genişlemeci inovasyon adını verirler. Genişlemeci inovasyon, söz konusu firmanın yabancı pazarlara ihracat yaparak bu pazarlardaki diğer rakiplerle girdiği yoğun rekabetten üstün çıkabilmek için yaptığı inovasyon türüdür. Genişlemeci inovasyon ile ihracat eşiğini açan firma artık dış pazarlarda da karşısında rakip olamayacağından, inovasyon eforunu gitgide düşürür ve inovasyona harcadığı kaynakları başka faaliyetlerine yönlendirir. Bu husus yukarıdaki figürdeki mavi çizginin ikinci zirve noktasından daha da sağa giderek aşağı düşmesine tekabül eder.

Akciğit ve diğerlerinin, Melitz’in kavramsal çerçevesine dayanarak, ABD şirketlerinin ampirik verileriyle ortaya koydukları modeli yukarıda görmüş olduk. Bu modelin en önemli avantajı, kalibrasyonlarla söz konusu modelin karşıolgusal bir senaryosunu inşaa edebilmemizin mümkün olmasıdır. Şöyle ki, modelde açık ekonomi koşulları varsayılır; peki bu varsayımı değiştirerek, yerli şirketimizin ülkesinde sattığı ürünlerin yabancı rakiplerinden ithalatına gümrük vergisi getirilmesi durumunda modelimize ne olur? Akçiğit ve arkadaşları yüzde 20’lik bir gümrük vergisi artışının denge modeline eklenmesinin sonucunu şöyle sunarlar[11]:

Yukarıdaki figürde kesik kırmızı çizgi gümrük korumalarının yürürlüğe girdiği senaryoyu, mavi çizgi ise açık ekonomi şartlarındaki ilk baştaki durumu temsil eder. Gümrük vergileri, yabancı firmaların ürünlerinin maliyetlerini artıracağından, yerel pazardaki yerel firmalarla rekabet etmeleri çok daha zor olacaktır. Böyle olunca da yerel firmaların iç pazarda ithal edilen ürünlerin ikamelerini üretmesi daha da kolay olacak ve iç pazarı ele geçirmek için gereken verimlilik de daha düşük olacaktır. Zira gümrük vergisi yüzünden malları ithal etmek pahalılaşmış ve böylece de dış firmaların rekabeti azalmıştır. Dolayısıyla üretimdeki “ithalat eşiği” yani, iç pazar için üretmek için gereken verimlilik eşiği yukarıdaki figürde görülebileceği üzere sola kayar, yani daha az inovasyon gerektirir. Diğer bir deyişle, yerli firma iç pazar rekabeti düştüğünden, bu pazarı ele geçirmek için eskisi kadar yenilikçi ve verimli olmasına gerek yoktur, bu yüzden de savunmacı inovasyon önemli ölçüde düşecektir. Bununla beraber de genişlemeci inovasyon eşiği hala aynı kalacaktır. Hülasa, uzun vadede gümrük korumasının etkisi inovasyon ve verimlilik artışının azaltması olacaktır. Zira yukarıdaki görselden de görülebileceği üzere; gümrük korumaları durumunda, firmanın toplam inovasyonunu temsil eden kesik kırmızı çizginin altındaki toplam alan, ilk durumdaki açık ekonomi koşullarında toplam inovasyonu temsil eden çizginin altında kalan alana göre daha düşüktür.

Gümrük korumalarının uzun vadede toplam inovasyonu ve toplam üretkenliği düşürdüğünü yukarıda gördük, ama bu olgu açık ekonomi koşullarını olduğu gibi kabul etmemiz gerektiğini ve bunun Pareto-etkin durum olduğu anlamına mı gelir? Akciğit ve arkadaşlarının gösterdiği gibi cevap hayırdır. Şöyle ki, yerel şirketlerin inovasyon ve AR- GE aktivitelerinin yoğun bir biçimde devletçe sübvanse edilmesini içeren bir ticaret politikası, bu iki durumdan da daha fazla bir toplam üretkenlik sağlayacaktır. AR-GE harcamalarının devletçe sübvanse edilmesi sonucunda modelimiz şöyle olacaktır[12]:

Yukarıdan da anlaşılabileceği üzere, devletin yerel firmaların AR-GE harcamalarını sübvanse etmesinin uzun vadede etkisi epey olumludur. Bu uygulama, mavi eğriyi yukarıya doğru kaydırır (kırmızı kesikli çizgi) çünkü yerel şirketlerin inovasyon yapması için teşvik sunar. Kırmızı eğriden de görülebileceği üzere, AR-GE sübvansiyonu hem savunmacı inovasyon hem de genişlemeci inovasyon eforunu artırmıştır. Aynı şekilde, kırmızı eğrinin altındaki alanın artmasından da görülebileceği üzere toplam verimlilik kazanımı da kayda değer biçimde artmıştır. Yine Akçiğit ve diğerlerinin hesapladığı gibi verimlilik kazanımları, sübvansiyon maliyetlerinden fazladır; yani pozitif bir refah kazanımı mevcuttur.[13] Velhasıl, Akçiğit ve arkadaşlarının çalışmasına dayanarak diyebiliriz ki, yerel şirketlere AR-GE sübvansiyonu sağlamak, gümrük koruması sağlamaktan çok daha etkili ve verimlidir ve gümrük korumalarının uzun vadeli sonuçları inovasyon ve toplam verimliliğin azalmasıdır.

Akçiğit, Ateş ve Impulliti’nin ortaya koyduğu denge modeli, bebek sanayi korumalarının nasıl inovasyonu ve verimliliği baltalabileceğinin bir örneğidir. Peki, cidden denge modelinden yaptığımız çıkarımlar realiteyi yansıtabilir mi? Açıkçası, gümrük koruması ile kalkınma arasında 1945 sonrası dönemde herhangi bir nedensellik olmadığı, tam tersine ampirik olarak gümrük vergilerinin büyümeyi baltaladığı hakkında pek bir anlaşmazlık söz konusu değildir.[14] Örneğin, Furceri ve diğerlerinin 1963-2014 arasında 151 ülkeyi ele alarak yaptıkları kapsamlı ekonometrik çalışması, korumacılık politikaları ve gümrük vergisi artışlarının orta vadede toplam üretimi ve verimliliği önemli ölçüde azalttığını ve aynı şekilde eşitsizliği ve işsizliği artırdığını belgelemektedir.[15] Daha sonra 1945 sonrası dönemdeki ithal-ikameci kalkınma modelinin iktisadi sonuçlarını ele alırken de bu olguyu göreceğiz. Lakin, esas tartışma 1913 öncesinde bebek sanayi korumacılığı ile kalkınma arasında bir bağ olup olmadığıdır.

Ha-Joon Chang’in de uzunca aktardığı gibi, ilk 2 Sanayi Devrimi sırasında birçok kalkınan ülkede yoğun bebek sanayi politikaları gözlemleyebiliyoruz. Douglas Irwin, 1870-1913 arasında 17 çekirdek ülkenin(core country) büyüme oranlarıyla ortalama gümrük vergisi oranlarını karşılaştırır ve cidden pozitif bir korelasyon bulur.[16] Fakat bu pozitif korelasyon ilişkisinin sebebi 3 ülkedir; bu üç ülke çıkarılırsa ortada bir korelasyon kalmamaktadır. Irwin’in de işaret ettiği gibi, Arjantin ve Kanada’daki gümrük vergileri sanayileşme amacı gütmemekte ve daha ziyade tarım sektörüne odaklanmaktaydı. Yani korumacı sanayi politikaları ile beraber yüksek ekonomik büyüme elde eden tek ülke muhtemelen ABD’ydi. Ama ileride de göreceğimiz gibi, ABD’de bebek sanayi korumacılığının kalkınma ile korelasyonu bir nedensellik anlamına gelmez. Yine de sadece kalkınan ülkelere odaklanınca sanki büyüme oranı ile gümrük koruması arasında bir bağlantı varmış gibi gözükebilir; ama Irwin’in işaret ettiği gibi, örneklemi genişletip “çevre” ülkelerini de analize ekleyince korelasyon kaybolmaktadır. Bu olgu aşağıdaki iki tabloda görülebilir[17]:

     

Yani gümrük korumacılığı ile ekonomik büyüme arasındaki pozitif korelasyon esasen sadece çekirdek ülkelerde mevcuttur ve bahsi geçen çekirdek ülkelerdeki bu pozitif korelasyonda önemli ölçüde ABD, Arjantin ve Kanada’nın oluşturduğu aykırı değerlerden(outlier) kaynaklanır.

Irwin’in yukarıdaki iki tablodan göstermeye çalıştığı olguyu Antonio Tena-Junguito da daha yeni bir veri seti ile ortaya koyar.[18] Junguito, ekonomik büyüme ile gümrük koruması arasındaki pozitif korelasyonun sadece sanayileşen merkez ülkeler için geçerli olduğunu, ama tam tersine fakir ülkelerde negatif bir korelasyonun mevcut olduğunu gösterir. Söz konusu pozitif korelasyonun sadece hali hazırda büyük büyüme oranlarına sahip merkez ülkelerde gerçekleşmesi, Bairoch hipotezini “post-hoc” kılıyor gibi gözükmektedir. Çekirdek ve çevre ülke örneklerini aynı korelasyonda birleştirirsek, gümrükler ve büyüme arasındaki pozitif korelasyon kaybolmaktadır. Daha da önemlisi, Schularick ve Solomou, yeni veri setlerinden yararlanarak sundukları ampirik kanıtlar, 1870-1913 döneminde, bebek sanayi gümrük politikalarının ülkelerin büyüme oranını arttırmadığını ve sanayileşmesine katkı sağlamadığını göstermektedir.[19] Schularick ve Solomou’nun çalışması çok büyük bir önem arz eder; zira çalışma doğrudan ekonometrik bir analize dayanır, korelatif ilişkilere değil. Çalışma her ne kadar ikna edici ampirik bulgular sunsa da, ülkeler arası geniş bir örnekleme dayandığından bazı şüpheler doğurabilir. Dolayısıyla da Bairoch hipotezinin yanlışlığından emin olmak için, ülke odaklı mikro düzeydeki çalışmalara göz atmak zarurettir.

19. yüzyılda bebek sanayi gümrük korumacılığının merkezi tartışmasız ABD’ydi. Öyle ki bebek sanayi hipotezini formelleştiren kişi olan List, fikirlerini ABD’den yaptığı gözlemlerle edinmişti. ABD, 19. yüzyıl boyunca en fazla bebek sanayi politikalarına başvuran ülkelerin başında geliyor ve aynı dönemde de çok sağlam bir ekonomik büyüme trendi yakalıyordu. Dolayısıyla doğal olarak şu soruyu sormalıyız: ABD acaba büyümesini bebek sanayi politikalarına mı borçluydu? Bu soruya olumlu bir cevap vermek kolay değildir. Irwin bir çalışmasında bebek sanayi hipotezinin etkisini 19. yüzyıl ABD’sinin en önemli sektörlerinden biri olan teneke(tinplate) sektörü üzerinden ele alır.[20] Zira teneke sanayisi aynı zamanda gümrük vergileriyle yoğun biçimde bebek sanayi politikalarınca korunmaktaydı. Irwin çok titiz bir metodoloji izleyerek gösterir ki teneke endüstrisindeki gelişimi bebek sanayi koruması en fazla 10 yıl hızlandırmıştı; diğer bir deyişle, sonuçlara göre eğer bebek sanayi politikası olmasaydı da teneke sanayisi, bebek sanayi uygulaması bittiğinde ulaştığı konuma 10 sene gecikmeyle yine de ulaşabilecekti. Aynı zamanda Irwin teneke endüstrisi üzerindeki korumacılık politikalarının makroekonomik açıdan kar ve zarar analizini yapar ve bu politikaların son kertede toplam refaha olumsuz bir tesiri olduğu sonucuna varır. Irwin başka bir çalışmasındaysa, dönemin ABD ekonomisinin en önemli endüstri sektörlerinden biri olan çelik endüstrisindeki bebek sanayi gümrük politikalarının etkisini ele alır.[21] Irwin ampirik olarak gösterir ki, bebek sanayi politikalarının çelik sanayisi üzerinde kayda değer bir olumlu etkisi olmadığı gibi; bu dönemde bebek sanayi gümrüklerinin kaldırılmasının da çelik sanayisi üzerinde büyük olumsuz etkilere sebep olmayacağıdır.

Daha genel olarak, 19. yüzyıl ABD’sinin gümrük politikalarının kalkınmaya olan etkisine bakacak olursak, Yeon’ın çalışması genel denge modelinin yardımıyla bu hususu modellemeye çalışır.[22] Yeon, gümrük korumalarının genel olarak verimlilik büyümesine ve ABD’nin dünya imalatındaki payına elle tutulur bir katkı sağlamadığını belgeler. Fakat bu konudaki muhtemelen en kapsamlı çalışma Klein ve Meissner’a aittir.[23] Öncelikle çalışma 1870-1909 arasını ele alan ve yazarlarca yeni dijitalleştirilmiş geniş bir veri setine dayanır. Daha önce ABD’de gümrük-büyüme ilişkisini ele alan çalışmaların tamamı ya bir sektör ya da tüm ekonomi üzerinden bu olguyu ele almıştı. Ama Klein ve Meissner bu hususu, tüm sanayi üretiminin “disaggregated” (bölümlere ayrılmış) verisi üzerinden ele alır. Araçsal değişken(IV) ile yapılan ekonometrik analiz aracılığıyla çalışma esasında gümrük korumacılığının beklenenin tersine sanayi sektörünün verimliliğini çok önemli ölçüde azalttığını ve gelişimini yavaşlattığını ortaya koyar. Şöyle ki çalışmanın ampirik sonuçları, yüzde 1’lik bir gümrük vergisi korumacılığının artışının, işgücü verimliliğini yüzde 4.5 kadar azalttığına işaret eder. Aynı zamanda gümrük korumacılığı ABD sanayi sektöründeki ortalama iş yerleri büyüklüğünü küçültmüş ve böylece de büyük sanayilerin ortaya çıkmasını baltalamıştır. Hülasa, Klein ve Meissner’in çalışması ABD’de bebek sanayi politikalarının, sanayileşmeyi ve kalkınmaya olumlu bir katkı sunmadığını açıkça belgeler. Böylece de Chang’ın ABD üzerinden kurduğu “bebek sanayi politikasının başarısı” anlatısı bir kez daha ampirik olarak çürütülmektedir. Kaldı ki zaten 19. Yüzyıl ABD’sinin kalkınmasında sanayinin rolünü aşırı bir biçimde abartmak da doğru değildir. Nitekim Broadberry’nin de gösterdiği gibi, ABD’nin 19. Yüzyıl sonunda İngiltere’yi geçmesinin esas sebebi sanayi sektörüne değil; hizmet sektörünün hızla artan üretkenliğine dayanmaktaydı.[24]

ABD örneği üzerinden bebek sanayi politikalarının bırakın büyümeyi olumlu etkilemesini, tam tersine toplam verimliliği düşürdüğünü görmüş olduk. Peki 19. Yüzyılın diğer ülkelerinde durum nedir? Örneğin Britanya Sanayi Devrimi’nin beşiği olan Britanya’ya bakalım. Öncelikle şunu çok net bir şekilde ifade etmeliyiz ki Britanya’da uygulanan gümrük vergileri asla bir bebek sanayi politikası niteliğine sahip değildi.[25] Merkantalizm ile bebek-sanayi politikaları iki farklı şeydir ve birincisi tam bir sanayileşme amacı taşımadığı gibi esasında ikincisine kıyasla daha yoğun bir rant arayışını yansıtır. Zaten henüz daha bebek sanayi hipotezi ortaya çıkmamışken, Britanya ekonomisini çoktan gümrük vergilerini kaldırmaya başlamıştı. O yüzden de Britanya’nın uyguladığı gümrük politikalarını bebek sanayi koruması olarak değerlendirmek epey yanıltıcıdır; zira bu gümrükler merkantalist bir rant-arayışı tavrını yansıtmaktaydı. Zaten de söylenmeli ki dış ticaret her halükarda Britanya için 19. Yüzyılda önemliydi, ama o kadar da belirleyici bir öneme sahip değildi. Şöyle ki, Harley Britanya’nın 19. Yüzyıl GSYH’sinin sadece yüzde 6’sının dış ticaretten geldiğini hesaplamaktaydı.[26] Mesela, sıklıkla Britanya’nın Hindistan’dan tekstil ürünlerinin ithalatının yasaklanmasının önemine dikkat çekilir ve bunun tekstil sektörünü sanayileştirdiği iddia edilir; ama oysa 1686’da daha katı bir yasağı Fransa’da da devreye sokulmuştu.[27] Buna rağmen, Fransa’da en azından 1830’lara kadar tekstil sektörünün modernleşmediğini de biliyoruz.[28] Ek olarak şunu da ifade etmek gerekir; Joel Mokyr’ın da işaret ettiği gibi, Sanayi Devrimi’nin Britanya’da ortaya çıkmasının en önemli sebeplerinden biri, dışarıya açıklıktı.[29] Şöyle ki, Britanya’yı kıta Avrupası’nın önüne geçiren en temel faktörlerden biri Britanyalıların daha fazla bilime, icada ve bilgiye sahip olmaları değildi; dışarıda(Avrupa olsun, Çin olsun.) gördükleri fikirleri ve henüz kullanıma elverişli olmayan icatları çok iyi bir biçimde taklit edebilmeleri ve çok daha verimli şekilde uygulanabilir hale getirebilmeleriydi.[30] Bu bağlamda Britanya en gelişmiş teknolojilerin ülkesine getirilmesinden korkmak bir yana, tam tersine bunları ülkesine sokabilmek için çırpınmaktaydı. Zira böylelikle Britanyalı girişimciler bu ürünleri ustaca taklit edip ardından da daha kullanıcı dostu hale getirdikten sonra bu ürünün tüm kazancını elde edeceklerdi.

Birinci Dünya Savaşı öncesi 1870-1913 döneminde muhtemelen en hızlı kalkınan ülkelerden biri Alman İmparatorluğu’ydu. Almanya esasında entelektüel olarak bebek sanayi argümanlarının da ana vatanıydı. Bununla beraber, Ha-Joon Chang’in de tespit ettiği gibi Alman İmparatorluğu’nun pratikte uyguladığı kalkınma modelinde, gümrük korumacılığı devletin yönlendirici sanayi ve sübvansiyon politikalarına göre ikincil plandaydı.[31] Ama yine de gümrük korumacılığının büyüme üzerindeki etkilerinden bahsederken Prusya İmparatorluğu’na değinmemek analizimizi eksik bırakır. Sebastian Geschonke, daha yeni teslim ettiği doktora tezinin bir kısmını Alman İmparatorluğu’nun 1880-1913 dönemindeki gümrük politikalarının büyüme üzerindeki etkisine ayırır.[32] Çalışma devrimsel niteliktedir zira Geschonke ortalama gümrük vergilerinin etkisini özgün bir metodoloji ile inceler, şöyle ki yazar ortalama gümrük vergisi oranlarını ikiye ayırır: Siyasi kaynaklı ve piyasa kaynaklı gümrük vergisi dalgalanmaları. Siyasi kaynaklı gümrük vergileri doğrudan devletin belirlediği gümrük vergisi oranıdır. Lakin piyasa koşullarındaki fiyat ve tüketim değişiklikleri sonucu ekonomide pratikte tezahür eden ortalama gümrük vergisi oranları piyasa kaynaklı gümrük vergisi oranlarınca da etkilenir. Zira bir üründe gümrük vergisi uygulaması başladığında, tüketiciler bu duruma göre tüketim ve üretim seçimlerini optimize edecek ve bunun sonucunda da efektif ortalama gümrük vergisi oranı dalgalanacaktır. Mesela ithal edilen 1 adet armut düşünelim, bu armut 20 lira olsun. Devlet ardından bu armuta yüzde 10 liralık bir gümrük koysun. Yani yüzde 50’lik bir siyasi kaynaklı gümrük vergimiz var. Bunun üzerine tüketiciler armut yemeyi bıraktığı için armut fiyatlarının 10 liraya düştüğünü varsayalım. Bu durumda da effektif gümrük vergilendirmesi de yüzde 50’den yüzde 100’e çıkacaktır. Zira devlet armutun gümrük vergisini 10 lira olarak belirlemişti. Geschonke de efektif ortalama gümrük vergisi oranı ile devletin dejure belirlediği gümrük vergisi oranı arasındaki değişim ve dalgalanmalara piyasa-kaynaklı gümrük vergisi adını verir. 19. yüzyılda gümrük vergilendirmeleri genellikle oran bazında değil, parça veya kilo bazında belli bir miktar para şeklinde koyulmaktaydı. O yüzden ortalama gümrük vergileri ile büyüme arasında olumlu ilişkiyi gösteren çoğu ekonometrik çalışma da gerçekte sadece devletin koyduğu gümrük vergilerinin doğrudan etkisini değil, piyasanın bu gümrük vergilerine göre kendisini optimize etmesinin efektif gümrük oranını dalgalandırmasının da etkisini, yani doğrudan piyasa dalgalarının tesirlerini ölçüyordu. Durum böyle olunca da bu çalışmalar negatif bir istatistiksel kanıtlara ulaşamıyordu zira, “gümrük politikasının etkisini değil, daha çok piyasa dalgalanmalarının” etkisini ölçüyorlardı .[33] Geschonke de ortalama gümrük vergileri oranlarındaki sadece politik kaynaklı gümrük oranlarını piyasa kaynaklı dalgalanmalardan izole eder ve sadece bunun etkisini yakalamaya çalışır. Bu bağlamda çalışmanın sunduğu ampirik kanıtlar, siyasi-kaynaklı gümrük vergilerinin büyümeyi ve üretimi kötü etkilediğine işaret eder. Diğer bir deyişle, bebek sanayi korumacılığının, diğer faktörlerden izole edilmiş etkisi, iktisadi olarak olumsuzdur.

Kıta Avrupa’sının bir başka önemli ülkesi de Fransa’ydı. Ha-Joon Chang 19. yüzyıl Fransası’nın diğer ülkelere göre daha liberal bir ekonomi olduğunu ve bebek sanayi politikalarına yoğun bir biçimde başvurmadığını, ve dolayısıyla da 19. yüzyıl Fransa’sının geri kaldığını ifade eder.[34] Fakat Chang açıkça yanılır. Zira bu minvaldeki bir görüş, erken Fransız iktisat tarihi yazımının yanılgılarını yansıtmaktadır.[35] Erken Fransız iktisat tarihi yazımı, 19. yüzyıl “Fransa’nın ekonomik kalkınmasını, bir gerileme veya göreli geri kalmışlık hikayesi olarak”[36] değerlendirmekteydi. Halbuki kliometrinin gelişmesinin ardından sunulan kanıtlar tam tersine işaret eder. Bir kere, 19. yüzyıl Fransız sanayisi Britanya’dan bile daha verimliydi.[37] Keza inovasyon konusunda da 19. yüzyılda Fransa ile Britanya çok yakın seviyedeydi.[38] Ama yine de ifade edilmeli ki özellikle Napolyon Savaşları döneminde, Britanya’nın sanayisine karşı korumacı politikalara başvurulmuştu. Juhasz da Napolyon Savaşları sırasındaki en sıkı sıkı korunan Fransız eğirme sektöründe korumacılığın etkilerini ele alır.[39] Çalışma, kısa vadede Napolyon’un sunduğu korumadan daha fazla etkilenen bölgelerin, tekstil sektöründe daha hızlı sanayileştiklerini gösterir. Lakin ifade edilmeli ki bu etki sadece kısa vadede gözükür, uzun vadede korumacılık politikası sektörü kökeninden etkilememişti. Ayrıca Juhasz, söz konusu dönemde Fransa’nın halihazırda zaten efektif teknoloji benimsemek için yeterli altyapısı ve ön koşulunun olduğunu da belirtir. Nitekim aşağıda İsveç örneğinden de göreceğimiz üzere, çoğu zaman gümrük politikaları kısa vadede bile olumlu sonuçlara vesile olmamaktadır. Son kertede, Napolyon dönemini hariç tutarsak, Fransa’nın çok yoğun bir biçimde gümrük korumacılığı politikasına başvurmadığını ifade etmek yerinde olacaktır; ama buna rağmen Chang’in analizinin tersine, Fransa 19. yüzyılda kıta Avrupa’sının en hızlı gelişen ülkelerinden biri olmuştur.

Makale boyunca bebek sanayi korumacılığının orta ve uzun vadede olumlu sonuçlara sebep olmayacağını ifade ettim, peki yine de kısa vadede birtakım olumlu sonuçları tetikleyebilir mi? Ruthardt doktora tezinin bir bölümünde, İsveç’te 1887-1890 arasında uygulanmış sanayi üzerindeki korumacı politikaların kısa vadeli etkilerini SC yöntemi ile inceler.[40] Ortaya konulan istatistiksel sonuçlara göre, kısa vadeli de olsa gümrük korumalarının İsveç’in sanayisine pozitif biçimde tesir bıraktığını söylemek mümkün değildir.

List’in önerdiği bebek sanayi hipotezi ile ithal-ikameci sanayileşme(İİS) stratejisi her ne kadar benzer gözükse de önemli farklılıklar da bulundurmaktadırlar.[41]) Bununla beraber, gümrük korumacılığına yükledikleri önem açısından benzeşmektedirler. Bilindiği üzere İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İİS tüm Dünya Bankası gibi kurumlarca tüm gelişmekte olan ülkelere önerilen hakim reçeteydi. Türkiye de 1960-1980 arasında İİS stratejisini uygulamıştı. Söz konusu dönemde, 1975’e kadar Türkiye, 1930’ları hariç tutarsak, tarihindeki en büyük büyüme oranlarını yakalayabilmişti.[42] Peki, bu büyümenin ne kadarı yerli sanayilerin gümrük vergileriyle korunmasından kaynaklanmaktaydı? Krueger ve Tuncel’in bir çalışması bu soruyu cevaplamaya çalışır.[43] Çalışma, 1963-1976 dönemi verilerini kullanarak Türkiye imalat sanayinin 16 alt sektörünü inceler ve yoğun biçimde korunan sektörlerin, az korunan veya hiç korunmayan sektörlere nispeten verimlilik kazanımı açısından bir artış göstermediğini ekonometrik olarak gösterir. Fakat ne var ki, Krueger ve Tuncer Türkiye’deki İİS pratiğinin esas sorununun kurumların ve politikaların çarpık teşvikler sunmasından kaynaklanmış olabileceğini ifade ederler. Cidden de söyleyebiliriz ki, Türkiye’de İİS’deki korumacı tedbirler bir kalkınma stratejisinden ziyade tamamen bir rant dağıtma işlevi görmüştü.[44] Nitekim Milör’ün ampirik analizinin de gösterdiği gibi bu dönemde Türkiye’de özel sektörün esasında sanayileşme gibi bir teşviki yoktu.[45]) Türkiye’yi İİS’nin kusursuz bir örneği olarak ele almak doğru olmayacağından, son olarak da İİS stratejisini daha doğru bir biçimde uygulayan bir örneğe bakmamız yerinde olacaktır.

Japonya, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemdeki en hızlı büyüme performansı yakalayan ülkelerin başında gelmekteydi. Birçok iktisatçıya göre Japonya, İİS modelinin en başarılı örneğini teşkil etmekteydi. Fakat ne var ki, Lawrence ve Weinstein’ın koyduğu ampirik bulgulara göre Japonya’da korumacı ticaret politikaları, 1960’lar ve 1970’lerde ekonomideki toplam faktör verimliliğine ciddi ölçüde zarar vermişti.[46] Baldwin ve Krugman ise 1978-1983 arası Japon teknoloji sektörünü ele aldıkları çalışmalarında, her ne kadar korumacı tedbirlerin Japonya’da bu sektördeki ihracatı arttırsa da, zararlarının faydalarına göre daha ağır bastığı ve son kertede refahı azalttığı yönünde kanıt sunmaktadır.[47] Japonya’da, Tayvan ve Güney Kore örneklerinde olduğu gibi gümrük korumacılığından ziyade; devletin yatırımları koordine eden, yönlendiren ve sübvanse eden sanayi politikası, büyümenin iskeletlerini oluşturmuştu.[48] Bu olgu, en başta aktardığım Akçiğit ve Ateş’in çalışmasıyla uyum halindedir. Yani, gümrük korumacılığından ziyade özel yatırımları yönlendiren, düzenleyen ve sübvanse eden bir sanayi politikası, ekonomik kalkınma için daha yeğlenen bir yol olacaktır.

Bu makalede yüksek gümrük duvarlarının ülkeleri sanayileştiremeyeceğini ve dolayısıyla da bebek sanayi hipotezinin yanıltıcı olduğunu ele almaya çalıştım. Ne var ki, bu, gümrük vergilerinin her zaman zararlı olduğu anlamına gelmemektedir. Mesela iklim değişikliğiyle mücadelede gümrük vergileri çok önemli bir rol oynayabilir,[49] veya eğer belli bir sektör ulusal güvenlik açısından çok büyük bir önem arz ediyorsa, gümrük duvarlarıyla korunması anlaşılabilir. Fakat benim bu makalede ifade etmeye çalıştığım olgu, gümrük duvarlarına dayanan bebek sanayi politikalarının en azından salt iktisadi kalkınma açısından olumlu sonuçlara yol açmayacağıdır. Zira gümrük korumaları, iç piyasada rekabeti azaltacağından, şirketlerin inovasyon teşviklerinin azalmasına sebep olacaktır. Bununla beraber, bazen yeni gelişmekte olan yerel sanayilerin uluslararası aktörlerle başa çıkabilecek güçleri de olmayabilir. Bu yüzden de sübvansiyon veya yatırımların koordinasyonu gibi uygulamaları içeren etkili bir sanayi politikası zaruri hale gelmektedir.

Kasım 2024, Münih.

Alp Buğdaycı

Dipnotlar:

ABD Çin’e Karşı: “İki Yaldızlı Çağ”ın Çarpışması

“Ancak maddi ve kültürel yaşamdaki tüm ilerlemelere rağmen, bir şeylerin yanlış gittiği hissi baki kaldı (…) bir vida gevşemiş ve böylece çarklar dengesini kaybetmişti. Refah, yakın geçmişte yaşanan krizin de ortaya koyduğu gibi kırılgandı. Eşitsizlik (…) her zamankinden daha belirgin hale gelmişti. Kapitalistler hükümeti kontrol ediyordu.”

Bu pasajda, “American Colossus” kitabının yazarı tarihçi H.W. Brands, 1865-1900 yılları arasındaki Amerika’nın Yaldızlı Çağı’nı (Gilded Age) tarif ediyordu. Ancak bu tanım pekâlâ bugünün Çin’ini de anlatıyor olabilir.

1978’de piyasalara açıldığından beri Çin’in ekonomik ilerlemesi, tam anlamıyla bir mucize niteliğindeydi. Kişi başına düşen gayrisafi yurtiçi hasıla, 1978’den 2012’ye kadar tam 40 kat arttı ve bu büyüme, Dünya Bankası’nın da belirttiği üzere, “büyük bir ekonominin tarihte en hızlı ve sürdürülebilir genişlemesi” oldu. Ancak bu muazzam ilerleme birçok sorunla birlikte geldi; bunlardan biri, 2012 yılına gelindiğinde Amerika Birleşik Devletleri’ndekini bile aşan bir gelir eşitsizliğinin hızla artmasıydı. Aynı yıl, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) yeni Genel Sekreteri Xi Jinping, yolsuzluğun “şok edici” seviyelere ulaştığını ve kontrol altına alınamadığı takdirde “partiyi ve ulusu mahvedeceği” konusunda uyarılarda bulundu. Kamunun ve şirketlerin borçları, sürdürülemez seviyelere tırmanıyordu. 2021 yılında, Çin’in ikinci büyük emlak şirketi Evergrande borç ödemelerini karşılayamadığında, uzun süredir beklenen balonun nihayet patladığı görüldü.

Kitabım “China’s Gilded Age”de (Çin’in Yaldızlı Çağı) savunduğum üzere, 19. yüzyıl Amerika’sından tarihleri ve isimleri çıkardığınızda, o dönemle 1978 sonrası Çin arasındaki paralellikler çarpıcı hale geliyor. Her iki dönem de yıkımın ardından yeniden doğuşu ve ihtişam içinde zenginliği paylaşan dramatik bir hikâyeye sahip. (“Yaldız” terimi, “altın” ile karıştırılmamalıdır; yaldız, değerli ve parıltılı bir yüzeyin altında sert ve adi bir metalin yattığını ifade eder.)

Thomas Piketty ve diğerleri tarafından da gözlemlendiği gibi, Amerika da şu sıralar 19. yüzyılın Yaldızlı Çağı’nın kısmi bir tekrarını yaşıyor. Ancak eskinin dev çelik ve demiryolu kapitalistlerinin yerini, yüksek finans ve teknoloji devleri almış durumda. Küreselleşme, bütün Amerikalılar için refah vaadini yerine getirmedi; bunun yerine, üretimin Çin gibi dış ülkelere taşınması, çok uluslu şirketlere kazanç sağlarken sanayi şehirlerini içten çökertti. 2008 finansal krizinde, Wall Street’teki elitler devletten kurtarma paketleri alırken, sıradan insanlar işlerini ve birikimlerini kaybetti. Halkın hoşnutsuzluğunu sömüren Trump, 2016 başkanlık yarışına “işleri yurda geri getirmek” ve “bataklığı kurutmak” sloganlarıyla girdi ve herkesi şaşırtarak kazandı.

Popüler kültür klişelerinin aksine, Amerika ve Çin bugün bir “medeniyetler çatışması” içinde değiller. Bunun yerine, Temmuz 2021’de Foreign Affairs’de vurguladığım gibi, ilginç bir güç rekabetine tanık oluyoruz: İki Yaldızlı Çağ’ın (Gilded Ages) çarpışması. Hem ABD hem de Çin, keskin gelir eşitsizliği, iktisadi elitlerin devlet gücünü ele geçirmesi, yolsuzluk ve kendilerini güvenceye alma imkânı olmayan sıradan insanların karşı karşıya olduğu kalıcı finansal risklerle mücadele ediyor. Her iki ülke de kapitalizm ile kendi siyasal sistemleri arasındaki gerilimleri uzlaştırmaya çalışıyor. Ancak bu, komünist köklere sahip Çin sisteminde daha büyük bir yoğunlukla yaşanıyor. Hem ABD Başkanı Biden hem de Çin Devlet Başkanı Xi, kapitalizmin aşırılıklarını sonlandırmayı miraslarının temeli olarak görüyorlar, ancak bunu farklı bayraklar altında yapıyorlar. Biden, “daha iyiyi inşa etmeye” söz verirken Xi, kampanyasını “ortak refah” olarak adlandırıyor.

Ancak, ABD ve Çin’in benzer olması, onların tamamen aynı olduğu anlamına gelmez. Amerika, bireysel özgürlüklerin anayasal güvence altında olduğu bir demokrasi iken, Çin tek parti tarafından yönetilen, yukarıdan aşağıya doğru işleyen bir siyasi sistemdir. Bu yüzden iki ülke ilerici reformları çok farklı şekillerde uyguluyor. 20. yüzyılın başında Amerika yükselen bir sanayi gücü olduğunda toplum; yolsuzluk ve eşitsizliğe karşı siyasi aktivizm, kamu hizmetleri ve yozlaşmış politikacıları görevden alarak mücadele etti. Bugün sanayisizleşmiş bir ekonomi ve eskimiş altyapı ile karşı karşıya kalan Biden’ın gündemi, büyük kamu yatırımları için yasalar geçirmek ve şirketlerden alınan vergileri artırmaya odaklanıyor. Öte yandan Xi, kapitalist aşırılıkları ortadan kaldırmak için yolsuzluğu cezalandırma, yoksulluğu ortadan kaldırma ve “sermayenin kaotik genişlemesini” dizginleme amacıyla kampanyalar yürütüyor. Biden gibi Xi de daha adil bir kalkınma hedefliyor ancak tabiki ÇKP’nin sıkı denetimi altında.

Seçtiğimiz anlatılar, deneyimlediğimiz gerçeklikleri şekillendirir. “Medeniyetler çatışması”, ABD ve Çin’in kültürel -ya da daha kötüsü, ırksal olarak– birbirleriyle savaşmaya mahkûm olduğunu ve herkesin bir taraf seçmek zorunda kaldığını ima eder. Bu anlatıya inanırsanız, yeni bir Soğuk Savaş kaçınılmaz olur. Buna karşılık, “iki Yaldızlı Çağ’ın çarpışması” bize ABD ve Çin’in benzer iç sorunlara sahip rakipler olduklarını hatırlatır. Bu rekabet, kimin diğerini düşürüp geçeceği değil, kimin kendi sorunlarını daha önce çözeceği üzerine olmalıdır. Rekabet, karşılıklı yıkım yerine, kendini yenilemenin bir gücü olabilir.

Amerika’nın Yaldızlı Çağı

Amerikan Yaldızlı Çağı’nı bir kişi üzerinden anlatmak için, demiryolu soyguncu baronu ve adını bir üniversiteye bağışlayan Leland Stanford’dan daha iyi bir aday yoktur. Stanford, iş dünyasına tesadüfen adım attı. Wisconsin’deki hukuk bürosu yangında kül olduktan sonra Kaliforniya’ya taşındı ve ABD’nin en büyük demiryolu şirketlerinden biri olan Central Pacific Railroad’un kurucularından biri oldu. Amerika Birleşik Devletleri’nin doğu ve batı kıyılarını baştan başa bir demiryolu ile birleştirmek devrim niteliğinde bir işti ve bu, Stanford’ı Wells Fargo Bank ve Pacific Mutual Life Insurance Company of California’daki yöneticilikleri ile birlikte, zamanının en zengin adamlarından biri haline getirdi.

Demiryolu inşaatı hem maliyetli hem de riskliydi. Bu nedenle hükümet desteği vazgeçilmezdi. 1861’de, Central Pacific’i kurduktan sadece birkaç ay sonra Stanford, bu sefer Kaliforniya valisi seçildi. Göreve geldiğinde eyalet meclisini, demiryolu inşaatına milyonlarca kamu fonu yatırmaya zorladı. Stanford’un iş ortakları, şirketlerinin kârını maksimize ederken bir taraftan da Central Pacific’in hisse senetleri ve rüşvet dolu valizlerin yardımıyla, başarısızlık riskinin vergi mükelleflerine yüklendiği yasaları geçirmek için politikacıları ikna etti. Bu durum, demiryolu şirketlerinin taleplerini karşılayan 1862 Demiryolu Yasası’nın kabulüyle sonuçlandı. Central Pacific, maliyetleri düşürmek için ucuz iş gücünü hakları olmayan Çinli işçileri ithal ederek karşıladı. Bu işçiler maaşlarına zam ve daha güvenli çalışma koşulları talep ettiklerinde ise yönetim, onları aç bırakarak teslim olmaya zorlayacaktı.

Birçok Amerikalı, kapitalizm ve demokrasinin doğal ve mutlu yoldaş olduğunu varsayar. Amerikan liderleri, kendilerini hem serbest piyasaların hem de siyasi özgürlüğün savunucuları olarak görürler. Ancak Brands’in hatırlattığı gibi, Amerika Birleşik Devletleri’nde kapitalizm ve demokrasi, her zaman bir gerilim içinde var olmuştur:

“Demokrasi eşitliğe, kapitalizm ise eşitsizliğe dayanır. Bir demokraside vatandaşlar kamu alanına birer oyla gelirken, kapitalist bir ekonomide katılımcılar piyasaya eşit olmayan yetenekler ve kaynaklarla gelir ve piyasadan eşit olmayan ödüllerle ayrılır”

Ayrıca, kapitalizm eşitsizlik olmadan çalışamaz, diye ekliyor Brands. İnsanların zekâlarını ve çabalarını sonuç üretmeye yatırmalarını sağlayan, eşitsiz ödüller vaadidir; ne kadar çok eşitsizlik varsa, bu dürtü o kadar güçlü olur. Sonunda bu durum inovasyonu ve ulusal rekabet gücünü artırır.

Ancak bu aynı dürtü, açgözlülüğe ve yolsuzluğa da yol açabilir. Zirveye çıkmak her zaman daha iyi ürün ve hizmetleri şart koşmaz. Bunun yerine elverişli yasalar, devlet yardımları, vergi indirimleri ve çeşitli muafiyetler de aynı işlevi görebilir. Yaldızlı Çağ’ın hikâyelerinin arkasındaki tema, kapitalizmin demokrasiye karşı zaferidir. Kapitalistler hükümeti satın alabiliyordu. Bazen, kapitalistler hükümetin ta kendisiydi. Politik avantajlarla donatılmış olarak emeği sömürdüler, piyasaları tekelleştirdiler ve aşırı riskler aldılar. 19. yüzyıl boyunca Amerika, spekülatif yatırımlar, aşırı değerlenmiş hisse senetleri ve dikkatsiz borçlanmalarla bağlantılı olarak bir değil, tam beş finansal panik yaşadı.

Sonunda, Yaldızlı Çağ’ın kaynayan sorunları daha fazla görmezden gelinemedi. Toplumun farklı kesimlerinden kimisi radikal kimisi ılımlı memnuniyetsiz gruplar, ülke çapında toplumsal hareketler başlattılar. Yeni ortaya çıkan işçi sınıfı, hakları adına grevler düzenledi ve bu grevler işverenleri tarafından şiddetle bastırıldı. Öte yandan, orta sınıftan ilericiler ise yönetişimi iyileştirmek için kamu hizmetinin profesyonelleşmesi, anti-tekel yasaları, sağlık ve güvenlik düzenlemeleri, siyasi kampanyalara yapılan şirket bağışlarına kısıtlamalar, vergi reformları ve daha fazlası için baskı yaptılar. Rüşveti ifşa eden gazeteciler ve şeffaflık hareketleri yolsuzlukları ortaya çıkardı. Bu geniş kapsamlı ekonomik ve politik reformlar bütünü, 1890’lar ile 1920’ler arasında süren İlerici Dönem (Progressive Era) olarak bilinir hale geldi.

Brands’e göre ilericiler, “kapitalizmin demokratik şüphecileriydi”. Bir yandan kapitalizm, milyonlarca Amerikalının yaşam standartlarını yükseltmiş ve Amerika’yı, günümüz Çin’i gibi Avrupalı yatırımcılar için en cazip yükselen ekonomi haline getirmişti. Öte yandan, denetimsiz kapitalizmin güçleri, toplumu parçalama ve ekonomiyi istikrarsızlaştırma tehdidi oluşturuyordu. Artık demokrasinin otoritesini yeniden tesis etme zamanı gelmişti. Yeni bir ilerici reform çağı başlatan Başkan Theodore Roosevelt, “Bu kıtaya demiryolu sistemlerini kuran, ticaretimizi geliştiren, sanayimizi büyüten sinai kaptanlar, halkımıza genel anlamda büyük iyilikler yapmıştır,” dedi. Ancak, “Büyük şirketler yalnızca kurumlarımız tarafından yaratıldıkları ve korundukları için var olurlar; bu nedenle onların bu kurumlarla uyum içinde çalışmasını sağlamak bizim hakkımız ve görevimizdir,” diye ekledi.

Bir yüzyıldan fazla bir süre sonra Pasifik’in diğer tarafında başka bir kapitalist devin lideri, bu kez bir Komünist Parti yönetimi altında benzer sözler sarf edecekti.

Çin’in Yaldızlı Çağı

 Eğer Stanford’un siyaset ve iş dünyasındaki hakimiyet tasviri Amerikan Yaldızlı Çağı’nı simgeliyorsa bunun Çin’deki karşılığı, güç ve paranın asimetrik evliliğini temsil eden bir ikili olurdu.

Bo Xilai, modern bir “prens” idi. Babası Bo Yibo, ÇKP’nin öncü isimlerinden biri olarak Mao’nun ölümünden sonra Deng tarafından Çin’in piyasa açılımını yönlendirmek üzere başbakan yardımcısı olarak görevlendirildi. Diğer kıdemli parti yüzleri renksiz ve tekdüze konuşmalar yaparken Bo Xilai, iyi görünümü, cazibesi ve gösterişli tarzıyla öne çıktı. BBC onu “Çin’in Batı tarzı bir siyasetçiye en yakın figürü” olarak tanımladı. 2007’den itibaren Bo, güneybatıdaki geri kalmış bir bölge olan Chongqing’in eyalet parti sekreteriydi. Orada, yoksullar için sosyal yardımları, kamu yatırımlarını, Maocu şarkıları ve suçla mücadeleyi içeren popülist bir gündemi büyük tantanayla uygulamaya koydu. Popülaritesinin zirvesindeyken ÇKP’nin zirvesindeki koltuk için aday olarak görülüyordu. Ancak 2012’de yaşanan şok edici bir dizi olayın ardından Bo, yolsuzluk nedeniyle görevden alındı ve hapse gönderildi. Xi, Bo’nun skandalının ardından iktidara geldi.

Bo’nun yolsuzluğuna dair kamuya açık davalar, kapitalist ortağı Xu Ming’in rolünü ortaya çıkardı. Xu, Bo’nun ailesinin lüks yaşam tarzını yıllar boyunca finanse etmiş ve karşılığında kârlı devlet ihaleleri ve oldukça cömert banka kredileri almıştı. Bütün bunlar; inşaatı, sporu, finansı ve gayrimenkul sektörlerini kapsıyordu. 2005 yılında Forbes, Xu’yu Çin’in en zengin sekizinci kişisi olarak adlandırmış ve servetinin 1 milyar doların üzerinde olduğunu tahmin etmişti. Bo iktidardan düştüğünde Xu da onunla birlikte tutuklandı ve serbest bırakılmasından kısa bir süre önce gizemli bir şekilde öldü.

Çin’in yükselişinin büyük gizemi, sadece Çin’in nasıl zenginleştiği sorusu değildir. Asıl daha karmaşık soru, Bo ve Xu’nunki gibi sayısız skandalda da görüldüğü üzere, Çin’in bu kadar yaygın yolsuzluğa rağmen nasıl  zenginleştiğidir. Eğer yolsuzluğun büyümeyi engellediğine ve ABD gibi Batı ekonomilerinin, önce yolsuzluğu ortadan kaldırarak ve yerine iyi ve hesap verebilir kurumlar kurarak başarılı olduğuna inanıyorsak o zaman Çin, “devasa bir aykırı değer” gibi görünmektedir.

Aslında, eğer Çin istisnai ise, bu ancak gerçek Amerikan deneyimi kadar istisnaidir. Elbette ana akım siyasi ekonomide sunulan mitler ve dogmatikleşmiş anlatılar kadar değil.

“Why Nations Fail” (Ulusların Çöküşü) adlı kitabın yazarları ünlü ekonomistler Daron Acemoğlu ve Jim Robinson’a göre, Amerikan kapitalizmi, Avrupa’dan Kuzey Amerika topraklarına “kapsayıcı” ve “sömürücü olmayan” kurumlar getiren Avrupalı göçmenleri sayesinde gelişti. Sonuç olarak, “Thomas Edison’un Meksika veya Peru’dan değil, ABD toplumundan çıkması şaşırtıcı olmamalı” dediler. Çünkü “özel mülkiyeti teşvik eden, sözleşmeleri güvence altına alan ve eşit rekabet ortamı yaratan ekonomik kurumlar” yeniliği ve büyümeyi teşvik ediyordu.

Ancak Amerika’nın Yaldızlı Çağı’nın tarihine genel bir bakış çok farklı bir gerçekliği ortaya koyuyor. Elbette, toplumun küçük bir kesimi -seçkin beyaz erkekler- güvence altına alınmış mülkiyet haklarının tadını çıkarıyordu; ancak Yerli Amerikalılar, Güney’deki köleler, Çin’den gelen sözleşmeli işçiler, göçmenler ve kadınlar dışlanmıştı. Ayrıcalıklılar arasında bile rekabet eşit değildi. Stanford gibi soyguncu baronlar, kamuoyunun karşısında serbest piyasa ilkelerini savunurken diğer taraftan da devlet tarafından sağlanan ayrıcalıklardan ve korumalardan faydalandılar. Yine de Amerikan kapitalizmi, Çin’inkine benzer sebeplerle patlamış oldu: Belirli bir tür yolsuzluğun ekonomiye tamamiyle egemen olmasıyla. Ben buna “erişim parası” (access money) diyorum; kapitalistlerin, iktidardakilerden ayrıcalıklar satın alması. Bu tür bir yolsuzluk biçimi; zimmete para geçirme veya şantaj gibi sömürücü yolsuzluklardan ayrılmalıdır. Sömürücü yolsuzluklar hem Amerika’da hem de Çin’de kapitalizmin ilk aşamalarında hep vardı ancak idari reformlar ve artan devlet kapasitesi sayesinde bunlar giderek kontrol altına alındı. Ama erişim parası patlama yaşadı.

Erişim parası, kapitalizmin steroidi gibi işlev gördü. Büyümenin özellikle riskli ve dengesiz bir olanını teşvik etti. Çin’deki politikacılar, kapitalist çıkarlar için hizmet ettiklerinde cömertçe ödüllendirildiler. Hep birlikte inşa ettiler, borçlandılar ve yatırımlarını artırmayı sürdürdüler. Bunların hepsi elbette GSYİH’ye katkıda bulundu. Ancak bu büyüme yarışında politikacıların sürdürülebilirliği gözetmeksizin büyük borçların altına girmeleri, devletin artık kamburu haline gelmiş projeler yarattı.

Emlak sektörü, Çin’deki yolsuzluğun en sıcak noktasıydı. Yerel hükümetler, müttehitlere rüşvet karşılığında çiftçileri uzaklaştırıp kırsal arazileri pahalı kent arazilerine dönüştürmelerinde yardımcı oldu. Kolay kredi ve müşterilerinden gelen ön ödemelerle dolup taşan kâr peşindeki müttehitler, mevcut projeleri tamamlamadan daha fazla proje inşa etmeye başladı. O dönemin hızlı büyüme sürecinde Evergrande, işini servet yönetimi ürünleri satmaya kadar genişletti ancak şu an bunların geri ödemesini yapamıyor.

Xi, seleflerinden bir Yaldızlı Çağ devraldı. Çin artık bütünüyle yoksul değil, fakat daha zengin ve oldukça kayırmacı bir kapitalist ekonominin hastalıklarıyla yaşıyor. Partinin diliyle, Çin Komünist Partisi 2021’deki tarihi kararı şöyle kabul etti: piyasa serbestleşmesi, halkın yaşam standartlarını çıplak geçim düzeyinden orta düzeye çıkarmada ‘tarihi ilerlemeler’ kaydederken, ‘Çin uzun süredir çözülmemiş, derin köklere sahip ve yeni ortaya çıkan azımsanmayacak sayıda sorunla’ karşı karşıyadır. Özellikle Xi, özel, serbest piyasaların ‘kaotik genişlemesini’ dizginlemenin zamanının geldiğine inanıyor. Nisan 2022’deki bir konuşmasında ‘sermaye, sosyalist piyasa ekonomisinin kritik bir bileşenidir’ diye ilan etti. Fakat bugün, CCP ‘sermayenin sağlıklı gelişimini düzenlemeli ve yönlendirmeli,’ çünkü bu konu ‘kalkınmanın kalitesi, ortak refah (common prosperity) ve ulusal güvenlik ile toplumsal istikrarı’ ilgilendirir.

Nasıl ki yüzyılın başındaki Amerikan ilericileri kapitalizme karşı demokratik şüpheciler idiyse, Xi de kapitalizme karşı otoriter bir şüphecidir. Tarihi misyonunu, Çin’i Yaldızlı Çağı’ndan çıkarıp bir “Kızıl İlerici Çağ”a taşıma olarak görüyor ve bunun için Leninist araçlar olan tanımlayabileceğimiz emirler ve kampanyalardan yararlanıyor. Onun nihai hedefi yalnızca toplumsal eşitsizliği düzeltmek değil aynı zamanda Çin daha zengin ve küreselleşmiş hale geldikçe bir taraftan da ÇKP’nin iktidardaki hâkimiyetini korumaktır. 2012’de göreve başladığında Xi, -her ne kadar bu şekilde adlandırmasa da- Kızıl İlericilik kampanyasını başlattı. Partinin tarihindeki en büyük yolsuzlukla mücadele hareketi idi. 2021’de gözlemciler, ÇKP’nin bir anda büyük özel şirketlere ve zengin ünlülere yönelik baskısının artığını düşündüler. Aslında bu, Xi’nin Kızıl İlericiliğinin muhtemel bir uzantısıydı.

Gelecek tarihçiler, bu ilginç anı kaydetmeli: Bir komünist parti, kapitalizmi teşvik ettikten sonra onun sorunlarını direktiflerle ortadan kaldırmaya çalışan ilk parti oldu. ÇKP’nin 2021’deki düzenleyici fırtınası yatırımcıları paniğe sürükleyip milyarlarca dolar değerindeki hisseyi silip süpürdüğünde Xi, emirlerinin sınırlarını öğrendi. Aynı yıl içinde yaptığı bir konuşmada, Çinli bürokratlara şöyle dedi: “Yoksulluk sorununu çözmede bolca deneyimimiz var. Fakat kapitalizmi yönetme konusunda hâlâ çok şey öğrenmemiz gerek.”

Neoliberalizmin Geri Tepmesi

Eğer Çin ekonomisi kırılgan görünüyorsa Amerika’daki durum da ondan daha iyi değil. Thomas Piketty ve Emmanuel Saez, ABD’de 1980’lerdeki artan oranlı vergilendirmenin azaltılmasından bu yana artan gelir ve servet yoğunlaşmasına dair endişe verici bir tablo sundu. 1970’te, en üstteki %0,01, ortalama gelirden 50 kat fazla kazanırken, bu rakam 1998’de 250 kata fırladı. Eşitsizlik arttıkça, sosyal hareketlilik de düştü. 1970’te, 30 yaşındaki gençlerin %92’si, kendi yaşlarındaki ebeveynlerinden daha fazla para kazanıyordu; bu oran 2010’da %50’ye geriledi. Pew Araştırma Merkezi’nin 2021’de yaptığı bir ankete göre ABD’li katılımcıların %68’i, bugünün çocuklarının yetişkin olduklarında ebeveynlerinden daha kötü durumda olacaklarına inanıyor.

“2008 mali krizinden bu yana artan eşitsizlik ve yavaş büyüme, Amerikalıların ekonomik beklentileri üzerinde ‘çifte darbe’ yarattı” diyor siyaset bilimciler Brink Lindsey ve Steven Teles. “Büyüme yavaşlaması, yaşam standartlarında beklenen ilerlemenin buharlaştığı anlamına geliyor. Yüksek eşitsizlik ise sadece GSYİH büyümesine bakmanın, popüler ekonomik hoşnutsuzluğun büyüklüğünü küçümsemek olduğu anlamına geliyor. Çünkü büyüme kazanımları, sıradan Amerikalılardan ziyade dar bir elit gruba kaymış durumda.” Onlara göre bu şartlar Donald Trump’ın yükselişini tetikledi ve gelecekte onun gibi demagogları yeniden cesaretlendirebilir.

Bugün birçok uzman, ABD’deki sorunların çoğundan ‘neoliberalizm’ -piyasaların serbest bırakılması ve hükümetlerin müdahale etmemesi gerektiği doktrini– sorumlu tutuyor. Alında asıl sorun, çok az değil çok fazla devlet müdahalesidir. Lindsey ve Teles, Amerika’nın ‘ele geçirilmiş ekonomi’ olduğunu savunuyor. Konut ve finans sektörlerinden fikri mülkiyete kadar uzanan ‘torpilli anlaşmalar’, ABD ekonomisini daha az dinamik ve yenilikçi hale getirdi.

Sonuç olarak, ABD’nin Yaldızlı Çağ 2.0’a girdiğini söylemek yanlış olmaz. Elbette geçmişle bazı paralellikler olsa da dikkat çekici farklılıklar da mevcut. Amerika 19. yüzyıldakinin aksine bugün artık gelişmekte olan bir ülke değil. Oldukça ileri düzeyde ve post-sanayileşme fazında bir ekonomi. Her şeyi temiz bir sayfadan yeniden inşa etme özgürlüğüne sahip değil. Üstüne Amerika; birikmiş regülasyonlar, politik kayırmalar ve yerleşik çıkar gruplarının ağır yüküyle engellenmiş durumda. Daralmış çıkar grupları tarafından esir alınmış olan ABD hükümeti, ulusal çıkarlara hizmet eden temel kamu hizmetlerini -en belirgin olarak altyapı- sağlamakta dahi zorlanıyor. Bir zamanlar kıtalararası bir demiryolu inşa eden girişimci ülke, şimdi eski Amtrak trenlerini onarmakta bile zorlanıyor.

Biden yönetimi için, Amerikan vatandaşlarını ve yasama organını neoliberal doktrini terk etmeye ve büyük kamu programlarını benimsemeye ikna etmek bir zorunluluk. The New York Times’ta yazan Ezra Klein, ‘arz yönlü ilerlemecilik’ terimini kullanıyor. ABD hükümeti, diyor Klein, vatandaşların ihtiyaçlarını yalnızca refah ve bireysel yardım yoluyla karşılamak yerine, bugünün ihtiyaçları için ve Amerikan toplumunu geleceğe hazırlayacak olan mal ve hizmetlerin arzını artırmalı.

Ancak Klein, arz yönlü ilerlemeciliğin tartışmalı olacak bir eşlikçisinden bahsetmiyor: endüstriyel politikalar. Yani belirli sektörleri desteklemeye yönelik politikalar ve sübvansiyonlar. Piyasa köktenciliği, hükümetlerin ‘kazananları seçmemesi’ gerektiğini savunur çünkü aksi takdirde yolsuzluk ve bozulmalara kapı aralayacaktır. Biden yönetimi ve diğer Amerikalı politikacılar ise endüstriyel politikaları haklı çıkarmak adına Çin tehdidine atıfta bulunuyor. “Çin Komünist Partisi, ‘Made in China 2025’ adlı bir plan hazırladı,” diye uyardı Senatör Marco Rubio, “biz ise kayıtsız ve dikkatsizdik.”

Geçtiğimiz yıl boyunca, Biden’ın ‘Daha İyisini İnşa Et’ (Build Back Better) planı ölü gibi kabul ediliyordu. Ancak başkan ağustos ayında aniden bir başarı serisi yakaladı. ABD’de yarı iletken üretimini teşvik etmek için tasarlanan CHIPler ve Bilim Yasası imzalandı. Ayrıca Senato; iklim değişikliği, sağlık hizmetleri ve adaletsiz vergilerle mücadele etmek için Enflasyonu Düşürme Yasası’nı kabul etti. Clinton yönetiminde eski bir danışman olan Alan Blinder, Bloomberg’e “Bu, Eisenhower’ın eyaletlerarasıı otoyol sistemini inşa etmesinden bu yana en iyi arz yönlü ekonomi programı olarak okunabilir” dedi.

Geçtiğimiz on yıllarda ders kitapları, sanki tek gereken buymuş gibi Amerikan kapitalist başarısının başlıca nedenlerinin serbest piyasalar ve özel mülkiyet hakları olduğunu öne sürdü. Fiilen, bu neoliberal anlatı, imtiyaz sahibi kişilerin herkesin inanmasını istediği miti ayakta tutar: Başarının tamamen kendi başlarına elde etmiş olmaları anlatısı. Özel girişimler kutlanmalı ve teşvik edilmelidir. Ancak devletin altyapı ve konuttan teknolojik yeniliğe kadar Amerikan gelişiminde her zaman aktif ve kritik bir rol oynadığını gösteren tarihi gerçeği göz ardı etmemeliyiz. Bugün, bu rol yeni bir ‘Altın Çağ’ bağlamında yeniden canlandırılıyor. Politikacılar, büyük kamu projelerini haklı çıkarmak için Çin ile büyük güç rekabetinden yararlanıyor.

İki Yaldızlı Çağın Çarpışması

Siyaset bilimci Samuel Huntington, 1993 yılında Foreign Affairs dergisinde yazdığı bir makalede şunları ileri sürdü:

“İnsanlık arasındaki büyük bölünmeler ve baskın çatışma kaynağı kültürel olacaktır. (…) Medeniyetler birbirlerinden tarih, dil, kültür, gelenek ve en önemlisi din yoluyla ayrılırlar. (…) Medeniyetler arası çatışmalarda, asıl soru ‘Sen nesin?’ olur. Bu, değiştirilemez bir durumdur”.

2016’da göreve geldikten sonra Trump yönetimi, ABD-Çin rekabetini tanımlamak için bu düşünce setini yeniden canlandırdı. O dönem Dışişleri Bakanlığı’nda politika planlama direktörü olan Kiron Skinner, “Bu, gerçekten de farklı bir medeniyetle ve farklı bir ideolojiyle mücadeledir ve ABD bunu daha önce yaşamamıştı. İlk kez büyük bir rakip güç, Kafkas (Caucasoid) kökenli olmayan bir ülke olacak” dedi.

‘Medeniyetler çatışması’ fikrinin cazibesi anlaşılabilir ama tehlikelidir. Amerika ve Çin toplumlarının farklı dilleri, gelenekleri ve siyasi sistemleri olduğu bir gerçektir. Ancak Huntington’ın ‘medeniyetler’ kavramı, insanların doğuştan miras aldığı ve onun deyimiyle ‘değiştirilemez’ bir kimlik önerir. Bu, Skinner’ın sözlerinde ima ettiği gibi, farklı ırklara ait insanların kaderinin ayrılmak ve nihayetinde çatışmak olduğunu iddia etmek için sofistike bir kamuflaj sunar.

Aslında, ‘Sen nesin?’ sorusunun yanıtı değişebilir. Bu değişkenlik özellikle çok etnikli demokratik bir ulus olan Amerika’da doğaldır. Özgürlük Heykeli, yalnızca özgürlüğü ve adaleti değil, aynı zamanda umut ve fırsat arayan göçmenleri kucaklamayı da simgeler. ‘Sen nesin?’ sorusunun değiştirilemeyeceğine inanmak, Amerikan rüyasını ve değerlerini reddetmek anlamına gelir. ‘Medeniyet-devlet’ olarak adlandırılan Çin’de bile ‘Sen nesin?’ sorusunun cevabı binlerce yıl boyunca hep evrim geçirmiştir. Çin’in coğrafi sınırları hanedandan hanedana değişmiş, bölgesel kimlikler bir katılaşıp bir çözülmüştür.

Görünüşte soyut olsalar da politikacıların ikili ilişkileri tanımlamak için benimsediği anlatılar sahada gerçek etkiler yaratır. İlk kitabımı okuyan bir ABD subayı, Çin’in ‘yönlendirilmiş doğaçlama’ tanımının, benzer hiyerarşik ve bürokratik yapısıyla ABD ordusunu hatırlattığını söylemişti. Komutanlar yukarıdan stratejiler belirler ancak bunların teknik uygulaması saha düzeyindeki yapılara bırakılır. Sonuç olarak şöyle dedi: “Bu benzerlikleri dillendirseydim meslektaşlarım ve komutanlarım tarafından hor görülürdüm.” Bir toplumdaki bireylerin, başka bir toplumla ortak sorunlarını paylaşmaktan utanç duyması endişe vericidir. Savaş, bireylerin biz ve onlar arasında ortak bir insanlık algısını kaybettiğinde yani psikolojik düzeyde başlar.

Bu nedenle ABD-Çin ilişkilerini iki Yaldızlı Çağ’ın çatışması olarak anlamak önemli sonuçlar doğuracaktır. Bu iki büyük rakip, asla aynı olmasalar da benzerlikleri paylaşabilir. Farklı olan siyasi sistemleri, bir Yaldızlı Çağ’ın sorunlarına çok farklı tiplerde cevaplar verilmesine yol açar. Bir demokrasinin lideri olarak Biden, ilerici politikalarını geçirmek için iki partinin ve halkın desteğini kazanmak zorundadır. Amerikan sivil toplumu, mevcut siyasal-ekonomik modele alternatifleri özgürce ve hararetle tartışmaktadır. Buna karşılık Çin’de, Xi tepeden inme bir dizi Kızıl İlerlemeci kampanya dayatmıştır. Çin’in geleceğinin ne olması gerektiğine Xi ve Çin Komünist Partisi liderleri karar verir; Çin’in geri kalanı ise itaat etmeli ve takip etmelidir.

Sonuç olarak ABD ile Çin arasındaki rekabet, kimin diğerini sabote edip geçeceğiyle ilgili değil. Her iki ülkenin karşı karşıya olduğu en büyük krizler, kendi kendine verdikleri zararlardır. Hiçbir yabancı rakip, 6 Ocak 2021’de Trump’ın fanatik güruhunun yaptığı gibi ABD Kongresi’ni yağmalayamaz ve demokratik ilkeleri sarsamaz. Hiçbir yabancı rakip, Çin’in en başarılı özel şirketlerini baskı altına almasına ve yatırımcıları korkutmasına yol açan keyfi düzenlemeleri dayatamaz. Ortak zorlukları, kapitalizmi yeniden şekillendirmek ve yönetmektir. Eğer bir yarış varsa bunun kazananı, kendi kendine zarar vermekten kaçınarak kapitalizmi küçük bir süper-elit kesim yerine ortak faydaya hizmet edecek şekilde işleten ulus olacaktır.

Yuen Yuen Ang

Enver Mete (Çeviren)

Not: Bu yazı ilk önce İngilizce olarak 31 Ağustos 2022’de Noema’da (çevrimiçi baskı) ‘The Clash of Two Gilded Ages‘ adıyla paylaşıldı. Orijinal metni için bakınız:

https://www.noemamag.com/the-clash-of-two-gilded-ages/

“Halk Cahil, Demokrasi İşlemez” mi?

Türkiye’de bazı çevrelerde 1950’lerin dünyasına ait olan kalkınmacılık düşünün kırıntılarına rastlayamamak elde değil. Kalkınmacılık ideolojisi, modernleşme kuramından derinden etkilenerek kapsayıcı siyasi kurumları henüz kalkın(a)mamış ülkelerin halkları için bir lüks olarak değerlendirmiş; önce iktisadi ve toplumsal kalkınmanın gerçekleşmesi gerektiğini, ancak bunların ardından demokrasinin uygun bir rejim olabileceğini, kalkınma olmadan(bu sadece iktisaden değil, aynı zamanda kültürel olarak da) aksi halde batılı siyasi kurumların işleyemeyeceği tezlerini öne sürmüştür.[1] Özellikle Türkiye’deyse bu görüşün en belirgin yansımaları Yön çevresi ve Avcıoğlu’nun şahsında görülmekle beraber sadece sol cumhuriyetçiler ile de sınırlı değildi; mesela Demokrat Parti ve Adalet Partisi’nde de en azından söylem düzeyinde bu düşünceye rastlanılabilir. Fakat merkez sağ’ın kalkınmacılık retoriği, Avcıoğlu’nun aksine salt olarak kalkınmayı sadece ekonomik bir süreç olarak tasavvur etmekteydi.[2]

Söz konusu düşünce, soğuk savaş dünyası sosyal bilimlerin belki de en popüler görüşüydü ve neredeyse batılı siyaset bilimcileri arasında bu konuda belli bir mutabakat vardı. Örneğin ilerleyen kısımda daha detaylı ele alacağımız gibi, belli bir kişi başına düşen gelirin altında demokrasinin sağlıklı yaşamasının mümkün olmayacağı görüşü, önde gelen siyaset bilimci ve iktisatçılar arasında bir konsensüs oluşturmaktaydı. Bu bağlamda, bahsi geçen görüşün Türkiye’ye de uyarlanmasının hiç de sıra dışı bir şey olmadığını, o dönem bu eksende ifade edilmiş görüşleri gayet doğal karşılamak gerektiğini söylemem gerekiyor. Bundan dolayıdır ki, bu makale hiçbir şekilde 1960’larda özellikle Yön çevresinin felsefi olarak kalkınmacılık ve modernleşme kuramınından etkilenen görüşlerinin bir eleştirisi değildir. Tam tersine eğer o dönemde bu görüşler Türkiye’de ifade edilmeseydi; bu, Türk fikir hayatının dünyaya kıyasla geriliğini bir emaresi olarak okunabilirdi. Ben daha ziyade bugün hala modernleşme kuramına dayanarak, demokratik rejimin Türkiye için şuanlık bir çözüm olmadığını; geçici bir otoriter rejimin kurulması gerektiğini ve böylece de yukarıdan birtakım radikal ve otoriter reformlar yapılmasıyla demokrasinin sağlıklı biçimde yaşayabileceği koşulların gerçekleştirilebileceğini ifade eden tezleri eleştireceğim.

“Demokrasi işlemez, halk cahil” minvalindeki görüşlere maalesef bugün hala Türkiye’de sıklıkla rastlanılabilir; Nihat Erim’in 61 Anayasası’ndaki özgürlükler hakkında “bunlar bize lüks!” demesini andırır gibi, demokrasiyi Türk halkı için bir lüks olarak değerlendirip ardından da çözüm önerisi olarak; “zinde kuvvetleri” temsil edecek biravuç elitin iktidarı devralıp, yukarıdan gerçekleştirilecek ekonomik ve kültürel kalkınmanın ertesinde Türk milletinin demokrasi için rüşdünü kazanabileceği ifade edilmektedir.[3] Bu tez hakkında benim en çok canımı sıkan noktaysa, genellikle benim de parçası olduğum cumhuriyetçi cenahta bu görüşlere rastlıyor olmamdır. Zaten eğer İslamcılar veya başka bir görüştekiler bu tezleri dile getirse, muhtemelen bu yazıyı yazmak için klavyenin başına oturmaya bile teşebbüs etmezdim.

“Halk cahil, demokrasi işlemez” şeklinde karikatürize edebileceğimiz tezin yanlışlığını ortaya koymak için öncellikle birazcık demokrasi teorisinden bahsetmek gerekir. Açıkçası en baştan demokrasiyi bir amaç ve gidilecek bir hedef olarak değerlendirmek, demokrasi teorisini tam olarak kavrayamamaktır. Hayek’in de ifade gibi, demokrasi bir amaç değil, araçtır: “Demokrasi esas itibariyle, dahili sulhu ve ferdi hürriyeti korumak için bir araç, faydalı bir yöntemdir.”[4] Demokrasi, temel zorlukları aşıldığında kurulabilecek bir rejimden ziyade, bizzathi bu zorluklarla mücadele etmenin bir aracı ve yoludur. Dolayısıyla da kalkınmacılık ve modernleşme kuramının tesiri altındaki kişiler en baştan demokrasinin temel işlevini kaçırmaktadırlar. Nitekim, demokrasinin gerektirdiği kültürel ve sosyal gereklilikleri yaratmanın ve yaygınlaştırmanın en etkili yolu da bizzathi demokrasiyi uygulamaktan geçmektedir. [5] Diğer bir deyişle, Amartya Sen’in de kaydettiği gibi demokrasiye elverişli toplumsal ve iktisadi koşullar, ancak demokrasinin tecrübe edilmesiyle yaratılabilir.[6] Bu hususu en iyi görenlerden birisi İsmet İnönü olmuştu. İsmet Paşa 1945 yılında yakınlarına şöyle diyecekti:

“Çocuğunuzu iyi bir nişancı yapmak isterseniz ona, yalnız nazari bilgiler vermekle bu maksada ulaşamazsınız. Eline ateşli silah verecek, nasıl nişan alacağını söyleyeceksiniz, attığı ilk kurşun, hedefin yakınındaki canlı bir mahluku öldürebilir. İkinci, üçüncü… beşinci kurşunlar bir komşunun camını kırabilir, yahut bir çatının bacasını yıkabilir. Ama, erinde geçinde tam isabet yapacak ve iyi bir nişancı olacaktır. Halkı demokratik düzene alıştırmak için de bu usulü kullanmaktan başka çare yoktur.”[7]

Aynı şekilde şu soruyu sormak gerekiyor; bugün demokrasiyi oturtabilmiş ülkeler, daha yolun başındayken bu koşulların tamamına eksiksiz bir biçimde sahip miydi? Yoksa bu elverişliliği, bu yolda mesafe katederek mi tam olarak pekiştirecekti?

Esasında bu konuda da Bülent Ecevit’in bir analizini uzunca alıntılamak isterim:

“Halkımız büyük çoğunluğuyla cahil olabilir.(…) Bunlar demokrasiye engel değildir. Demokrasi yoluna girdikleri sırada, hemen hiçbir ülkede halkın büyük çoğunluğu okuryazar değildi. Buna karşılık, halkının ya tümü ya da büyük çoğunluğu okuryazar olan bazı ülkelerde, üstelik halkları okuryazarlıkla da kalmayıp en ince sanat zevkine ulaşmış, çağdaş Batı kültürünün en üst katlarına yükselmiş İtalya gibi, Almanya gibi ülkelerde, çağımızın en koyu diktatörlükleri, faşist rejimler kurulabilmiştir. Hem de büyük ölçüde halkın desteğiyle kurulabilmiştir. Demokrasi bir inanış meselesidir. Bir yaşama yoludur. Demokrasi, insanların kendi kendilerine saygı duyarak yaşatabildikleri bir rejimdir. Dağ başında dünyadan habersiz yaşayan, okuma yazması olmayan bir kimse bile, kendi kendine saygılı ise, özgür yaşamak istiyorsa, demokrasiyi yaşatabilecek bir vatandaş tipidir. Bir süre yanıltılabilir. Oyunu bir süre ters kullanabilir. Oyu üzerindeki ekonomik baskılara bir süre boyun eğebilir. Ama sonunda mutlaka demokrasiyi kendi yararına, halkın yararına işletmenin yolunu bulur.”[8]

Cidden İsmet Paşa ve Bülent Ecevit’in analizleri kusursuza yakındır. Örneğin vatandaşlık bilgisi ve sorumluluklarını içeren sosyal bir farkındalık demokrasinin sağlıklı bir biçimde işleyebilmesi için çok hayati bir koşuldur. Ama vatandaşlık bilgisinin tam anlamıyla yerleşebilmesi için en baştan müzakereye dayanan ve halkın karar alma sürecine dahil olabileceği kurumlar gerekmektedir. Dahl bu olguyu şöyle yazar: “Vatandaşlık bilgisi sadece resmi okul eğitimiyle değil, halkın katıldığı görüşmelerle, tartışmalarla, müzakerlerle, güvenilir bilginin ulaşılabilir olmasıyla ve özgür bir toplumun kurumlarıyla sağlanır.”[9] Mesela rasyonel ve sorgulayan bir insan tipinin, bilgiye erişim özgürlüğünü kısıtlayan ve halkı müzakere ederek demokratik süreci öğrenme eyleminden mahrum bırakan bir otoriteryen rejim altında yaratılabileceği iddiası ne kadar makul olabilir? Tabiki de demokratik karar alma mekanizmaları altında da bu minvalde bir vatandaşlık bilgisinin yaygınlaştırılıp yaygınlaştırılamayacağı kesin değildir, ama en azından olasılık açısından muadillerine kıyasla en makul rejimin demokrasi olduğunu ilerleyen kısımlarda göstermeye çalışacağım. Fakat bence şu soruyu sormalıyız, gerek kültürel gerek iktisadi açıdan otoriteryen rejimler cidden demokrasiye elverişli koşullar yaratabilir mi?

Örneğin, 1960’ların Yön çevresi olsun, Seymour Lipset gibi siyaset bilimciler olsun[10], demokrasinin tam anlamıyla oturabilmesi için belli bir iktisadi gelişmeye ihtiyaç olduğunu ve azgelişmiş ülkelerde demokratik rejimin devamlı olamayacağını ifade etmekteydi. Özetle bu görüş iktisadi gelişmişliği demokrasinin önkoşulu olarak sayar. Fakat bu görüş birçok açıdan sorunludur. Avrupa’da kapsayıcı kurumların geç- ortaçağ’dan beri şekillenmekteydi, ama yine de kapsayıcı kurumların filizlenmeye başladığı dönemlerde, Avrupa iktisaden dünyanın diğer kısmına göre gelişmiş değildi. David Statsavge’ın da dediği gibi: “Pek çok Avrupa ülkesi modern demokrasiye geçtikleri zaman bile bizim şimdiki standartlarımıza göre oldukça yoksuldu.”[11] Dolayısıyla iktisadi az gelişmişliği demokrasinin önündeki bir engel olarak görmek isabetli olmayacaktır. Nitekim, Acemoğlu ve arkadaşlarının son 500 yılı ele alarak yaptıkları ekonometrik bir çalışma, iktisadi gelişme ve bunun bir yansıması olan kişi başına düşen milli gelirin demokrasi üzerinde nedensel bir etkiye sahip olmadığını belgelemektedir. [12] Diğer bir deyişle, iktisadi gelişmişlik demokrasinin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için bir önkoşul değildir. Bununla beraber demokrasi ile kapsayıcı siyasal kurumların iktisadi kalkınma için tek olmasa bile, en gerekli koşul olduğu iktisat literatüründe belgelenmiştir.[13]

Resmi eğitim ve okullaşma konusu da modernleşme düşüncesinin epey ilgisini cezbetmişti. Lipset de bilhassa eğitimin demokrasinin en temel koşullarından birisi olduğuna dikkat çekmekteydi. Fakat buradaki sorun şu ki, yukarıda Dahl’ın aktarılan ifadesinin de dile getirdiği gibi; demokrasiye uygun vatandaş özelliklerinin yaygınlaştırılması resmi eğitimle olduğu kadar, demokratik kurumlardaki karar alma sürecine halkın dahil edilmesi ve özgür bilgiye ulaşımın sağlanmasıyla da gerçekleşmektedir. Resmi eğitim de çok büyük bir önem arz eder, ama North’un da belirttiği gibi, resmi eğitim siyasi ve ekonomik kurumların bir fonksiyonudur.[14] Şöyle ki, otoriteryen bir rejim altında, okullarda işlenecek müfredat, muhtemelen otoriteryen rejimin meşruiyetine rıza üretimi görevini üstlenecektir. Örneğin, Çin’in okullardaki müfredat aracılığıyla, rejimin otoriteryen yapısına nasıl rıza ürettiği, yapılan kapsamlı bir saha araştırmasıyla ampirik olarak belgelenmiştir. [15] Bu husus sadece Çin’e özgü değildir; zira genel olarak bir müfredatın yaratmayı arzulayacağı ideal vatandaş tipi, doğrudan mevcut siyasal kurumlarının gereksinimlerini yansıtacaktır. Peki yine de genel olarak eğitimin yaygınlaşması ile demokrasinin gelişimi arasında belli bir nedensellik var mıdır? Acemoğlu ve diğerlerinin sunduğu ampirik kanıtlar, eğitim düzeyini arttıran ülkelerin demokratikleşme ihtimallerinin daha yüksek olmadığını; diğer bir deyişle, eğitimin demokrasinin işleyişi için bir önkoşul olmadığını ortaya koymaktadır.[16] Zira, Çin örneğinde de olduğu gibi, eğitimin yaygınlaşması otoriteryen rejime uygun insan tiplerini de yaratabilmektedir.

Eğitim ve iktisadi kalkınmanın demokrasi için bir ön-şart olmadığını göstermeye çalıştım. Bu iki argüman genelde soğuk-savaş dönemlerinde epey popülerdi, fakat bugün Türkiye’de demokrasinin işleyemeyeceğini iddia edenlerin ortaya sundukları esas argümansa Türk halkının kültürel formasyonunun demokrasiye yeterli gelmeyeceğidir. Bu argümanın en temel sorunu, siyasal kültür ile sosyal sermayeyi dışsal(exogenous) bir değişken olarak ele alması ve bunların nasıl şekillendiği sorusunu cevapsız bırakmasıdır. Zira sonuç olarak siyasal kültür bir sebep olduğu kadar aynı zamanda da belli faktörlerin de sonucudur.[17] Tabiki normları ve siyasal kültürü şekillendiren tonla faktör vardır. Fakat muhtemelen siyasal kültürün ve sosyal sermayeninin formasyonuna tesir eden en önemli faktör, siyasal gücün dağılımı ve bu güç dağılımının teşkil ettiği siyasal çehrede devlet-toplum ilişkilerinin nasıl kurulacağıdır. Diğer bir deyişle, siyasal kültür en baştan bir toplumun gerek tarihsel gerekse o anki deneyimlediği siyasal kurumların bir sonucudur. Şöyle ki, kültür sadece tek taraflı bir biçimde siyasal kurumların işleyişini etkilemez, aynı zamanda mevcut veya tarihsel kurumların otoriteryenlik düzeyi de sosyal sermayeyi şekillendire işlevi görevi görür. Mesela, eğer bir otoriter rejimde halkın bilgiye kaynaklarına erişimi kısıtandığında, alternatif bilgi kaynaklarının yokluğunda, bireyler devletin ana-akım medyasına maruz kalacak ve bu da muhtemelen otoritereye olan kamu inancını pekiştirerek otoriteryen bir siyasal kültürü katmerleyecektir.[18]

Siyasal kurumlarla siyasal kültür arasında yukarıda formüle edildiği şekilde bir etkileşim her ne kadar teorik bağlamda cezbedici olabilse da gerçekten tarihsel olarak isabetli midir? Burada birkaç tarihsel-örneğe değinmemiz bizlere yardımcı olabilir.

Şüphesiz ki siyasal kurumlar açısından en keskin zıtlıkları gösteren ülkelerin başında İtalya gelmektedir. Kuzey İtalya ile Güney İtalya; tüm siyasal kurumlar açısından epey keskin bir tezat teşkil eder. Güney İtalya’da yolsuzluk ve kayırmacılık epey yaygın ve kurumsal performans epey düşükken Kuzey İtalya ise tam tersine ortalama bir Batı Avrupa ülkesi gibi çok ileri bir kurumsal performansa sahiptir. Kuzey ve Güney İtalya siyasal kurumlar açısından adeta iki ayrı ülkeyi andırır. Peki, bu durum niçin böyledir? Robert Putnam ünlü eseri, “Making Democracy Work”’de bu zıtlığın kökenlerine aramaya eğilir.[19] Putnam, Kuzey ve Güney İtalya arasındaki keskin kurumsal farklılığın sosyal sermaye ve siyasal kültürdeki farklılıklardan kaynaklandığını öne sürer. Bu savını kanıtlamak için Putnam, sosyal sermayenin ölçüsü olarak bir, sivil topluma katılım endeksi oluşturur ve bölgelere göre bu endeks bazında ölçümler yapar. Ardından da Putnam gösterir ki cidden de siyasal kurumlardaki keskin farklar neredeyse bölgelerin sosyal sermaye farklarıyla aynıdır. Sosyal sermayenin daha fazla olduğu yerlerde, siyasal kurumların performansı çok daha fazladır. [20] Buna dayanarak, Putnam, sosyal sermayenin kurumsal performansı belirlediğini ifade eder, çünkü zaten 1970’ler öncesinde İtalya’da tam anlamıyla federal bir yapı olmadığından esasında bu kurumsal farklılıklar, merkezi yönetimden bölgesel yönetimlere geçildiği zaman ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla Putnam’ın bu minvalde bir nedensellik ilişkisi kurması doğrudur.

Daha da ilginç olan, Putnam oluşturduğu başka bir endeksle gösteriyor ki Kuzey ve Güney İtalya arasındaki keskin sosyal sermaye farkı 1860’larda da neredeyse aynıydı.[21] Yani 1860’lardaki kültürel göreneklerle, Putnam’ın zamanındaki kültürel görenekler, aşikâr bir devamlılık göstermekteydi. Eğer bugünün sosyal sermaye dağılımı yerine 1860’ların sosyal sermaye dağılımıyla, bugünün kurumsal performansını bölgelere kıyaslarsak, bu iki parametrenin tamamen örtüştüğü de görülebilir.[22] Şöyle ki, Kuzey ve Güney İtalya arasındaki kültürel farklılıklar 19. Yüzyılda bile bugün ki kadar zıttı ve bu zıtlıklar da İtalya Federal modele geçince kendisini kurumsal performanstaki farklılıklar olarak göstermişti. Kuzey ve İtalya’nın kültürel zıtlıkları tabiki birçok sosyal bilimcinin ilgisini çekmişti. Güney İtalya’nın kültürel normları hakkında muhtemelen yapılmış en iyi çalışma Edward Banifield’a aittir.[23] Banifield bir antropolog gözüyle birkaç yıl Güney İtalya’nın köylerinde yaşamış, o sırada tonla gözlem yapmış ve en sonunda da o gözlemlerini bir kitaba dönüştürmüştür. Banifield, Güney İtalya’daki normların toplamını “amoral familism”, yani “Ahlak Dışı Ailecilik” olarak adlandırır. Bahsi geçen normlara göre, insan sadece kendi ailesinin iyiliğini düşünmeli, bunun dışında hiçbir şey umurlarında olmamalıdır. Aynı zamanda bu normlar bütününe göre, bireyin kendi ailesi için yapacağı için her şey de mübahtır. Aynı zamanda, mağdur kendisi ve ailesi olmadığı sürece, birey hukuksuzlukları da meşru olarak değerlendirilir. İşte Putnam da esasında Güney’deki “ahlaksız aileceilik” kültürüyle Kuzey’deki egaliteryen Avrupai kültürün, Modern İtalya’daki siyasal kurumlardaki farklılıkları açıkladığını ifade eder. Ama Putnam bununla da durmaz, daha da öteye geçip bu sefer de şu soruyu sorar: “Peki Kuzey ve Güney’deki İtalyan Kültürünün zıtlıklarının temel sebebi nedir?” Putnam cevap olarak, Ortaçağ İtalya’sında bölgelere göre değişen siyasal kurumların, Kuzey ve Güney İtalya arasındaki kültürel farklılıklara sebep olduğunu iddia eder. Diğer bir deyişle, bugünün bölgelere göre değişkenlik gösteren ve sonuç olarak da modern siyasal kurumların performansını etkileyen sosyal sermaye farklılığının esas sebebi, Ortaçağ İtalya’sının siyasal kurumlarındaki farkılıkları yansıtır.[24] Şöyle ki, Kuzey İtalya’da bağımsız şehir devletleri ve özgür cumhuriyetler çoğunlukla hakimken, Güney’e Papalık ve Sicilya Otokrasisi hakimdi ve siyasal rejimlerdeki bu farklılık, kültürel çeşitliliğin temel belirleyicisi olmuştu. Yani sosyal sermaye ve siyasal kültürdeki farklar, geçmişin siyasal kültürünün bir sonucu olarak tezahür etmişti. Kısacası Putnam’ın ortaya koyduğu teorinin özeti şöyledir:

Ortaçağ’ın siyasal kurumları −> Kuzey ve Güney İtalya’daki kültürel farklılıklar −> Modern İtalya’daki bölgelere göre değişkenlik gösteren zıt siyasal kurumlar.

Putnam’ın ortaya koyduğu teorinin de işaret ettiği gibi, medeni bir siyasal kültür ile yüksek bir sosyal sermaye, kapsayıcı siyasal rejimlerin bir şartı ve gerekliliği değil, daha da ziyade bir sonucu ve ürünüdür. Putnam’ın ortaya koyduğu teorik çerçeve tarihsel bir gerçekliği ihtiva eder mi? Yıllar sonra Guiso, Sapienza ve Zingales’in yaptığı bir ekonometrik çalışma Putnam’ın tezinin doğruluğunu ortaya koymuştur.[25] Guiso ve diğerleri, İtalya’da bağımsız şehir devletleri geçmişine sahip bölgelerin, otokrasi altında kalmış bölgelere kıyasla çok daha fazla sosyal sermayeye sahip olduğunu göstermektedir. Diğer bir deyişle bu çalışma, bölgelerin geçmişlerindeki siyasal kurum farklılıklarının doğrudan bugünün sosyal sermayesindeki farklılıkları açıkladığını göstererek Putnam’ın nedensellik tezine ampirik kanıt sunmaktadır.

Hülasa, söz konusu çalışma Putnam’ın teorisine ampirik kanıt sunmakta ve sosyal sermaye ile kültürel formasyonunun, toplumun siyasal kurumlarının özgürlükçü olup olmadığına göre değişim gösterdiğini ortaya koymaktadır.

Guido Tabellini de bir makalesinde Putnam’ın işaret ettiği olguyu tüm Avrupa üzerinden göstermektedir.[26] Tabellini, modern normlar ve kültürün esasında geçmişin siyasal kurumlarının bir sonucu olduğunu ampirik olarak ortaya koyar. Şöyle ki, Tabellini’nin bulguları, nispeten daha otokratik rejimlerin birbirlerine daha az güvenen, dayanışmanın ve sosyal sermayenin daha az olduğu, daha saygısız ve demokrasiye uygunluk açısından daha geri kültürel formasyonlar yarattığına işaret etmektedir. Özetle, Tabellini’nin sonuçları; siyasal kültür ve sosyal sermayenin siyasal rejim ile siyasal kurumların otoriteryenlik düzeyinin bir fonksiyonu olduğuna işaret etmektedir. Tabellini’nin çalışmalarına ek olarak, siyasal kurumların kültürü nasıl biçimlendirdiğini gösteren birkaç önemli çalışmadan daha da bahsedebiliriz. Cantoni, Mohr ve Weighand’ın bir çalışması, Fransız Devrimi’nin Avrupa’ya getirdiği yeni dinamiklerin sonucunda Kutsal Roma İmparatorluğunun siyasal kurumlarının gerilemeye başlamasıyla filizlenen daha kapsayıcı siyasi kurumların yepyeni kültürel normlar doğurduğunu belgelemektedir.[27] Cantoni ve diğerleri; Alman bölgelerindeki 44 milyon isimi inceleyerek, Fransız Devrimi’nin getirdiği siyasal kurumlardaki değişimin sonucu olarak, insanların daha özgün ve daha az gelenekçi isimler seçmeye başladığını ve bu bağlamda da avrupa’da daha bireyci bir kültürel kimliğin oluştuğu hakkında ampirik kanıtlar sunmaktadırlar. Yani ifade edilebilir ki merkez kıta avrupa’sında, 19. Yüzyılda ortaya çıkan bireyci kültür esasında Fransız İhtilali’nin tetiklediği siyasal değişimin bir sonucudur.[28] Siyasal kurumların kültüre etkisi konusunda bilhassa 20. Yüzyılın reel-sosyalizm deneyimleri de aydınlatıcıdır. Örneğin bugün hala Doğu ve Batı Almanya arasında sosyal normlar ve siyasi kültür açısından çok aşikar farklar mevcuttur. Alesina ve Fuchs-Schündeln yaptıkları bir çalışmada, Almanya’nın birleşmesinden sonra, Doğu Almanyalıların Batı Almanyalılara kıyasla daha kamucu politikaları desteklemeye eğilimli olduklarını tespit ederler.[29] Bu eğilimin, sosyalist rejime daha uzun süre maruz kalmış yaşlı kuşaklarda daha güçlü olması da bir kez daha kültürün nasıl da siyasal rejimce biçimlendirildiği konusunda ipucu sunmaktador.[30] Soğuk Savaş döneminde Batı ve Doğu Almanya’daki siyasal kurumların farklılıkları aynı zamanda cinsiyet normlarına da sirayet etmiştir.[31]

Tüm bu örneklerden anlayabiliriz ki kültür sadece tek taraflı biçimde siyasal kurumların kalitesini ve biçimini etkilememektedir[32]; aynı zamanda siyasal kurumlar da kültürün muhtevasını biçimlendiren en temel olgulardan birisidir. Şurası doğrudur ki, demokrasinin sağlıklı işleyebilmesi için elverişli bir siyasal kültür ile yüksek bir sosyal sermayenin mevcudiyeti gerekmektedir.[33] Ama ayrıca kapsayıcı siyasal kurumlar da yüksek bir sosyal sermaye ile demokrasi için elverişli bir siyasal kültürü yaratmaya daha eğilimlidir. Nitekim, otoriteryen rejimlerin demokrasiye elverişli normlar yaratması da tarihsel örneklerden de görülebileceği üzere daha az olasıdır. Eğer demokrasiye uygun bir kültürel zemin isteniyorsa, bunu gerçekleştirmenin en temel yolu, halkın demokratik siyasal kurumları tecrübe etmesinden geçmektedir. Acemoğlu ve diğerlerinin yaptığı bir çalışma bu hususu ampirik olarak ortaya koymaktadır.[34] 110 ülkeden yüz binlerce kişiyi kapsayan devasa bir veri setine dayanarak yapılan bu çalışma; demokratik siyasal kurumlara maruz kalan insanların, kalmayanlara kıyasla daha demokratik bir kültürel örüntü ve normlara sahip olduğunu göstermektedir. Çalışmanın gösterdiği en önemli olgu, özgürlükçü ve effektif demokratik kurumların kendiliğinden vatandaşları üzerinde demokrasiye destek sağlayabilmesi, insanların düşüncelerini daha demokratik bir yöne çekebilmesi, veya diğer bir deyişle de kendi taleplerini kendilerinin yaratabilmesidir. [35] Bu çalışmadan çıkaracağımız sonuç şu’dur: eğer demokratik rejimi destekleyen ve demokratik inançlara sahip insanlar görmek istiyorsak, bunun en temel yolu demokrasiyi uygulamaktan geçmektedir. Zira kültür sadece tek taraflı bir biçimde demokrasinin işleyebilirliğini etkilemez, aynı zamanda siyasal kurumların otoriteryenlik düzeyi de doğrudan kültürü biçimlendirir. Diğer bir deyişle, ortada bir döngü vardır.

Peki, şöyle bir soru sorulabilir, demokrasinin hiç mi önşartı yoktur? Dankwart Rustow, demokrasinin önşartının merkezileşmiş bir siyasal otorite, yani devletin varlığı olduğunu yazıyordu.[36] Ben de Rustow’a katılmaktayım, tabiki demokrasinin işleme ihtimalini arttıran birçok farklı etken de vardır. Mesela devlet kapasitesi çok hayati bir işleve sahiptir. Fukuyama’nın da işaret ettiği gibi, demokrasinin verimli bir şekilde işleyebilmesi için yüksek bir devlet kapasitesi zarurettir.[37] Ama yine de kurumsal gelişim, olumsal bir doğaya sahip olduğundan, kesin bir yargıya varmaktan kaçınmak gerekir.

Buradan şöyle bir soru da yöneltilebilir: “peki o zaman sana göre tek parti rejimi de mi gereksizdi?” Özgürlükçü bir demokrasinin tam olarak işleyebilmesi için birtakım kesin gerekliliklerin olduğunu iddia eden kalkınmacı argümanlara (özellikle 21. Yüzyıl bazında) katılmamakla beraber, 1920’ler Türkiye’sinde en başta bir işleyen kurumsal devlet mekanizması olmadığını göz önünde tutarsak, böyle bir pratiğin sağlıklı sonuçları doğurma olasılığının epey düşük olacağını düşünmemekteyim. Manidardır ki Mete Tunçay da Kurtuluş Savaşı sırasındaki ve ertesindeki göreli özgürlük ortamının cidden koşulları göz önünde tutunca, yaşatılabilirliğinin son derece şüpheli olduğunu kaydediyordu.[38] Her şeyi geçelim, yeni bir iç savaştan çıkmış ve hala devletsizlik tehlikesi yaşayan bir toplumda liberal demokrasinin neden tam olarak hayata geçirilmediğini sormak bana epey absürt gelmektedir. Bununla beraber takdir etmek gerekir ki her ne kadar tek parti rejimi otoriteryen bir yapıda kurulmuş olsa da içerisinde çok ciddi çoğulcu mekanizmaları taşımaktaydı. Öyle ki Sina Akşin, tek parti Türkiye’sinin demokrasi seviyesinin o dönem ki dünya ortalamasından fazla olduğuna dikkat çekerken, bcence yanılmıyordu.[39] Zira, mesela 1930’larda her ne kadar birtakım bariz baskıcı tedbirler olsa da yine de canlı bir basın ve tartışma hayatı mevcuttu.[40] Bu sebepten dolayıdır ki Feroz Ahmad, 1930’ların, 1945-1960 döneminden bile daha açık bir toplum izlenimi verdiğini ifade etmekteydi.[41]

Rejimin otoriterliğiyse son derece esnekti, örneğin CHF teşkilatlarında çoğu zaman anarşiye kadar varacak seçim rekabetleri vuku bulmakta[42] ve çoğu zaman kararlar, halk ile istişarede bulunarak alınmaktaydı.[43] Tabiki 1930’lar Türkiye’sinde yine de tam anlamıyla bir modern demokrasiden söz etmemiz olanaksızdır, ama bununla beraber yine de Kemalistler batı tipi bir liberal demokratik rejime inanmakta ve bu düşünceyi benimsemekteydiler.[44] Dolayısıyla Kemalist rejimden bahsederken salt olarak tek parti biçimine bakıp madalyonun öteki yüzünü kaçırmamamız gerekiyor. Nitekim 1945’teki çok partili hayata yumuşak geçiş de bu olguyu kanıtlar niteliktedir.[45]

Cumhuriyetçiler ve Kemalistler olarak, Kurucu Değerlerimizin özgürlükçü demokrasiye olan çok açık yönelimlerini asla unutmamalı, Gazi’nin düşüncelerini sürekli hatırlamalıyız. Mesela, Atatürk’ün şu sözü çok manidardır:

“Düşünce akımlarına karşı, düşünceye dayanmayan güçle karşılık vermek, o akımı yok etmedikten başka; herhangi bir kişiyle, herhangi bir insanla konuşulduğu zaman, onun herhangi bir düşüncesini güç zoruyla reddederseniz o direnir. Direndikçe kendi kendini aldatmakta daha çok ileri gidebilir. Bu nedenle düşünce akımları, baskıyla, şiddetle, kuvvetle reddedilemez. Tam tersine güçlendirilir. Buna karşı en etkili çözüm, gelen düşünce akımına, karşı bir düşünce akımı vermektir.”[46]

Cumhuriyet’in kurucu felsefesinin temelinde yatan özgürlükçü erek, 1920’lerin kaosu içerisinde bile, dönemine göre çeşitli açılardan çoğulcu denilebilecek bir siyasal rejim şeklinde tezahür etmişti. Şimdi, 100 yıl sonrasında artık, şehirleşmiş, yüzde 99’u okuma yazmayı bilen, az çok gündem ile içiçe olan bir toplumla karşı karşıyayız.

Toplumuzun kültürel açıdan demokratik rejime uygun olmayan bazı olumsuz tarafları olabilir, fakat bu olumsuz tarafları gidermenin en açık yolu, demokrasiyi uygulamaktan ve vatandaşları demokratik müzakere sürecine entegre etmekten geçmektedir. Mesela bilhassa 2023 seçimleri Türk halkının demokrasiyi sürdürebileceği hususunda birçok kişide ciddi soru işaretleri doğurdu. En başta muhalefetin olabilecek en kötü adayı çıkarıp üst üste stratejik hatalar yapması bir yana, yine de Türkiye’yi cidden demokratik bir rejim örneği olarak nitelendirmemiz ne kadar tutarlıdır? Zira seçimler demokrasinin tek gerekliliği değildirler, örneğin bilgiye alternatif kaynaklardan erişebilme de demokratik rejimler için en az seçimler kadar mühimdir. Dolayısıyla şu soruyu sorabilmemiz gerekiyor: Erdoğan yeniden seçilebilmesini Türk halkının otoriteryen lider tercihine mi yoksa AKP rejiminin ekonomik ve toplumsal maliyetinin gerçek boyutuna işaret edecek bilgiye erişimin sınırlı olmasına mı borçludur? Yakın zamanda Acemoğlu ve diğerleri tarafından bu soruyu cevaplamak aracılığıyla yapılan epey kapsamlı bir ekonometrik çalışma, eğer Mayıs 2023 seçimleri sırasında özgür basın yoluyla bilgiye erişim imkanı ve olasılıkları olsaydı, muhalefetin oyunun en az yüzde 4.4’lük bir artış göstereceğini ve dolayısıyla da seçimin sonuçlarının muhalefet lehine değişeceğini belgelemektedir.[46] Tabiki de bu olgu Kılıçdaroğlu’nu aklamaz, zira en başından seçimlerin adil olmayacağını ve bilgiye erişimin şeffaf şekilde gerçekleşmeyeceğini sağır sultan bile biliyordu. Bunu farkında olarak, ellerindeki en zayıf adayı öne süren muhalefet, adil olmayan seçim koşullarına karşın izlenebilecek en kötü stratejiyi izlemişti. Ama yine de söz konusu çalışma Mayıs 2023 seçimlerini Türk halkının otoriteryen lider seviciliğine indirgemenin ne kadar yanlış olduğuna işaret etmektedir. O yüzden bu vakıa biz cumhuriyetçilerin Türk halkına olan inancını sarsmamalıdır. Nitekim, makalem boyunca göstermeye çalıştığım gibi demokratik rejim, ancak onu pratikte uygulayarak en sağlıklı biçimde konsolide edilebilir. Şüphesiz ki demokrasinin uygulanmasında birçok önemli engeller vardır, ama yine de demokrasiye elverişli koşulları yaratmanın yollu, bizzathi onu deneyimlemekten geçmektedir.

Makalemi, İsmet Paşa’nın 12 Mart döneminde demokrasinin “işlemediğinden” yakınan Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’a verdiği cevap ile bitirmek istiyorum:

“Sen benden tılsımlı bir anahtar istiyorsun. Zorlukla karşılaştığında kapıları hemen açıverecek. Cemiyetlerin hayatında tılsımlı anahtarlar yoktur. Demokrasinin yerleşmesi sabır ister, sebat ister. Fransız İhtilalinden sonra iki defa krallık geldi.

Şimdiki Cumhuriyet beşinci Cumhuriyet’tir. Bizde de yıllar geçtikçe şikayetler azalacak, demokrasiye müdahaleler seyrekleşecek, hafifleyecektir. Hür vatandaş ve hür cemiyet olarak yaşamak, her suretle, Türk milletinin hakkı ve liyakatidir”[47]

 

Münih, Ekim 2024.

Dipnotlar:

[1] Ahmet İnsel, İktisat İdeolojisinin Eleştirisi, Birikim Yayınları, 2000, s. 185-6.

[2] Bu konuda bak: Yüksel Taşkın, Milliyetçi Muhafazakar Entelijansiya, 2021, İletişim Yayınları, s. 85-6; Tanel Demirel, Türkiye’nin Uzun on Yılı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016, s. 119.

[3] Doğan Avcıoğlu da azgelişmiş ülkelerde parlementer demokrasinin işlemeyeceğini savunmaktaydı. Türkiye gibi az gelişmiş toplumlarda parlamentoculuk (çok partili siyasal yaşam), emperyalizmin gelişim göstermesine katkı sağlayan araçların başında yer almaktadır.”( Doğan Avcıoğlu, Rejim Tartışmalarını Başlatıyoruz: Anglosaksonlar Açısından Türkiye’de Parlamentoculuk, Devrim Gazetesi, 18 Kasım 1969, s. 1. )

[4] Friedrich von Hayek, Kölelik Yolu, çev: Turhan Feyzioğlu ve Yıldıray Arslan, Liberte Yayınları, 1999, s. 94.

[5] Modern cumhuriyetçiliğin babalarından Thomas Jefferson da böyle düşünüyordu, bak: Thomas Jefferson, Bağımsızlık Bildirgesi, Çev: Gülden Kurt, Doruk, 2012, s. 23-5.

[6] Amartya Sen,”Democracy as a Universal Value” ,Journal of Democracy, 10, 3,1999, s. 3-17.

[7] Aktaran: Avni Doğan, Kurtuluş, Kuruluş ve Sonrası, Dünya, 1964, s. 249.

[8] Bülent Ecevit, Atatürk ve Devrimcilik, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015, s. 89-90.

[9] Robert A. Dahl, Demokrasi Üzerine, çev: Betül Kadıoğlu, Phoenix, 2021, s. 91. [10] Seymour Lipset. Some Social Requisites of Democracy: Economic Development and Political Legitimacy. American Political Science Review. 1959; 53(1):69-105.

[11] David Staatsavage, Demokrasinin Gerilmesi ve Yükselişi, çev: Selim Sezer, Epsilon, 2022, s. 42.

[12] Acemoglu, Daron, Simon Johnson, James A. Robinson, and Pierre Yared. 2008.”Income and Democracy.” American Economic Review, 98 (3): 808–42.

[13] Daron Acemoglu & Suresh Naidu & Pascual Restrepo & James A. Robinson, 2019. “Democracy Does Cause Growth,” Journal of Political Economy, University of Chicago Press, vol. 127(1), 47-100; Acemoglu, Daron & Johnson, Simon & Robinson, James A., 2005. “Institutions as a Fundamental Cause of Long-Run Growth,” Handbook of Economic Growth, in: Philippe Aghion & Steven Durlauf (ed.), Handbook of Economic Growth, edition 1, volume 1, chapter 6, 385-472.

[14] Douglas C.North, Institutions, Institutional Change and Economic Performance, Cambridge University Press, 1990, s. 76.

[15] Cantoni, Davide, Yuyu Chen, David Y. Yang, Noam Yuchtman, and Y. Jane Zhang. “Curriculum and Ideology.” Journal of Political Economy 125, no. 2 (2017): 338–92.

[16] Acemoglu, Daron, Simon Johnson, James A. Robinson, and Pierre Yared. 2005.”From Education to Democracy?”American Economic Review, 95 (2): 44–49.

[17] Robert A. Dahl, Polyarchy, Yale University Press, 1971, s. 124.

[18] Robert A. Dahl, Polyarchy, 1971, s. 149.

[19] Robert D. Putnam, Making Democracy Work, Princeton University Press, 1994.

[20] Robert D. Putnam, Making Democracy Work, 1994, s. 97-8.

[21] Robert D. Putnam, Making Democracy Work, 1994, s. 149-150.

[22] Robert D. Putnam, Making Democracy Work, 1994, s. 151.

[23] Edward Banifield, The Moral Basis of a Backwatd Society, The Free Press, 1958.

[24] Robert D. Putnam, Making Democracy Work, 1994, s. 121-148.

[25] Guiso, Luigi, Luigi Zingales, and Paola Sapienza. “LONG-TERM PERSISTENCE.” Journal of the European Economic Association 14, no. 6 (2016): s. 1401–36.

[26] Tabellini, Guido. “CULTURE AND INSTITUTIONS: ECONOMIC DEVELOPMENT IN THE REGIONS OF EUROPE.” Journal of the European Economic Association 8, no. 4 (2010): 677–716.

[27] Davide Canton,; Cathrin Mohr; Matthias Weigand, Individualism, Identity, and Institutional Change: Evidence from First Names in Germany, 1700–1850, Şubat 2024.

[28] Ayrıca Habsburg impratorluğunun siyasal kurumlarının kültür üzerindeki etkisi hala sürmektedir, bak: Becker, Sascha O., Katrin Boeckh, Christa Hainz, and Ludger Woessmann. “THE EMPIRE IS DEAD, LONG LIVE THE EMPIRE! LONG-RUN PERSISTENCE OF TRUST AND CORRUPTION IN THE BUREAUCRACY.” The Economic Journal 126, no. 590 (2016): 40–74.

[29] Alesina, Alberto, and Nicola Fuchs-Schündeln. 2007. “Good-bye Lenin (or Not?): The Effect of Communism on People’s Preferences.” American Economic Review, 97 (4): 1507–1528.

[30] Ayrıca Almanya’nın birleşmesinin ardından, Doğu Almanyalıların özgürce televizyona erişimi, tüketim tercihlerini değiştirmişti; bak: Leonardo Bursztyn & Davide Cantoni, 2016. “Tear in the Iron Curtain: The Impact of Western Television on Consumption Behavior,” The Review of Economics and Statistics, MIT Press, vol. 98(1), s.25-41. Aynı şekilde, Sovyetler Birliği çöktüşünün ardından, rus insanının özgürce basın ve radyo kaynaklarına ulaşabilmesi, siyasi seçimlerini de epey etkilemişti, bak: Javier Garcia-Arenas, The Impact of Free Media on Regime Change: Evidence from Russia, Essays on Political Economy, MIT Yayınlanmamış Doktora Tezi, 2016, s. 7-60.

[31] Barbara Boelmann & Anna Raute & Uta Schönberg, 2021. “Wind of Change? Cultural Determinants of Maternal Labor Supply,”ECONtribute Discussion Papers Series090, University of Bonn and University of Cologne, Germany.

[32] Örneğin bak: Avner Greif. “Cultural Beliefs and the Organization of Society: A Historical and Theoretical Reflection on Collectivist and Individualist Societies.” Journal of Political Economy 102, no. 5 (1994): 912–50.

[33] Robert A. Dahl, Demokrasi Üzerine, 2021, s. 171-3.

[34] Daron Acemoglu & Nicolás Ajzenman & Cevat Giray Aksoy & Martin Fiszbein & Carlos A. Molina, 2021. “(Successful) Democracies Breed Their Own Support,” NBER Working Papers 29167, National Bureau of Economic Research, Inc.

[35] Fakat şu hususa da değinmek gerekir ki azınlıklara verilen haklar çoğulcu haklar çoğunlukla demokrasiye desteğin düşmesine de sebep olabilir, bak: Christopher Classen. In the Mood for Democracy? Democratic Support as Thermostatic Opinion. American Political Science Review. 2020;114(1):36-53.

[36] Rustow, Dankwart A. “Transitions to Democracy: Toward a Dynamic Model.” Comparative Politics 2, no. 3 (1970): 337–63.

[37] Francis Fukuyama, Political Order and Political Decay, Profile Books, 2015, s. 506-523. Ayrıca Charles Tilly de düşük kapasiteli devlet, yüksek kapasiteli devlete kıyasla demokrasinin önünde daha büyük bir engel olduğunu kaydeder, Charles Tilly, Demokrasi, 2014, Phoenix, S. 270-2.

[38] Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931), Yurt Yayınları, 1981, s. 332.

[39] Sina Akşin, “Atatürk Döneminde Demokrasi”. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 47, sy. 01 (Ocak 1992).

[40] Her ne kadar birçok baskı olsa da yine de bu dönemde çok sesli basın ve yazı hayatının varlığı hakkında bak: Tuncay Birkan, Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri, Metis.

[41] Feroz Ahmad, İttihatçılıktan Kemalizme, Kaynak Yayınları, 1996, s. 168-9.

[42] Bu konuda bak: Metinsoy, Murat, “Kemalizmin Taşrası: Erken Cumhuriyet Taşrasında Parti, Devlet ve Toplum”, Toplum ve Bilim, S 118, s. 124-164. Ayrıca partinin de herhangi bir ihraç mekanizması da yoktu.( Maurice Duverger, Siyasi Partiler, çev: Ergun Özbudun. Bilgi Yayınevi, 1974, s. 361)

[43] Bu konuda bak: Metinsoy M. FRAGILE HEGEMONY, FLEXIBLE AUTHORITARIANISM, AND GOVERNING FROM BELOW: POLITICIANS’ REPORTS IN EARLY REPUBLICAN TURKEY. International Journal of Middle East Studies. 2011;43(4):699-719; Hale Yılmaz, Türk Olmak, çev: Ayşe Özbay Erozan, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2023; Murat Metinsoy, Power of the People, Cambridge University Press, 2022.

[44] Maurice Duverger, Siyasi Partiler, 1974, s. 359-60; Bülent Tanör, Kuruluş, Cumhuriyet, 1997, S. 129-138.

[45] Kemalizm ve tek parti dönemini Levent Köker modernleşme kuramı üzerinden eleştirmeye çalışır, fakat Köker örneğin 1945’teki çok partiye yumuşak geçiş hakkında doyurucu bir açıklama getiremez.( Levent Köker, Modernleşme Kemalizm ve Demokrasi, 2007, İletişim, s. 236.) Bu konuda bak: Berk Esen, Post-Kemalizmin Vesayet Eleştirisi: AKP Rejiminin Resmi Tezi, Post Post Kemalizm, Der: İlker Aytürk ve Berk Esen, İletişim, 2022, s. 366.

[46] Atatürk’ün Bütün Eserleri, 10. Cilt, s. 307.

[46] Daron Acemoglu & Cevat Giray Aksoy & Ceren Baysan & Carlos Molina & Gamze Zeki, 2024. “Misperceptions and Demand for Democracy under Authoritarianism,” NBER Working Papers33018, National Bureau of Economic Research, Inc.

[47] Necdet Uğur, İsmet İnönü, 1995, Yapı Kredi Yayınları, s. 55.

Nöral Mantık

Önceki makalede, insanlar ve makineler arasındaki farkları sundum ve aynı zamanda bir ortak payda olarak mantıksal düşünmeyi vurguladım.

Ancak ne tür bir mantıktır bu? Genelleştirilebilir ve tam mıdır?

Dil modellerinden ortaya çıkan bu mantık gerçekten de insan düşüncesinin mantığı ile pek çok şekilde karşılaştırılabilirdir, özellikle soyut bir seviyede. Düşünmenin bilişsel yönleri, akıl yürütme, örüntülerin farkına varma ve bilgi işleme insan zekâsı ve yapay zekanın her ikisinde de temel işlevlerdir.

Büyük dil modellerinin etkileyici bir ilerleme gerçekleştirdiğini ve önceleri insan zekasının etki alanı sayılan görevleri çözebildiğini vurgulamak ilgi çekicidir. Bu modeller mantıksal akıl yürütme, anlama ve çıkarım gerektiren karmaşık görevlerin üstesinden gelmekte yetkinlerdir.

Bununla birlikte farklılıklar da bulunmaktadır. İnsanlar duygular, sezgi ve duyusal algı gibi dilsel olmayan yönleri düşünceleri ile bütünleştirebilirken, dil modelleri metin ve onun içerdiği bilgi ile çalışacak şekilde kısıtlıdır. İnsan düşüncesinin dilsel olmayan yönleri dil modelleri için bir meydan okumadır, öyle ki insan deneyiminin bu boyutları doğrudan metin formuna aktarılabilir değildir.

Araştırmalar, yapay zekâ sistemlerinin yetkinliklerini geliştirmeye onları insan düşüncesi karmaşıklığına daha yakın hale getirmeye devam etmektedir. Öznel bilginin modellenmesi ve akla yatkınlık burada önemli bir rol oynamaktadır.

Saf mantık ve dilsel mantık arasındaki fark dil ve düşünce arasındaki ilişkiye temas eden bir meseledir. Sıklıkla basitçe “mantık” olarak atıfta bulunulan saf mantık, doğru akıl yürütmenin bilimidir. İfade edildikleri dilden bağımsız olarak argümanların ve sonuçların geçerlilik kriteri ve ilkeleri ilgilenmektedir. Önermesel mantık ve yüklem mantığı gibi, tümceler ve argümanlar olarak sembolik formda temsil edilebilen yapılara odaklanmakta olup, biçimsel ve matematikseldir.

Öte yandan, dilsel mantık, doğal dilin içinde gömülü olan mantığı dikkate alır. Mantıksal ilişkiler ve yapıların dilde nasıl ortaya çıktığını, dilsel ifadelerin mantıksal kavramları iletmekte nasıl kullanıldığını inceler. Dilsel mantık anlam, gönderim ve dil içi doğruluk sorunları ve bu öğelerin mantıksal argümanlarda nasıl kullanıldığı ile alakadar olur.

Saf mantık matematikten felsefeye pek çok alanda uygulanan açık ve tam bir düşünme için bir araç sağlar. Öte yandan dilsel mantık gündelik tartışmalar ve argümanlarda mantıksal kavramları kullandığımızda doğal dilin karmaşıklıkları ve nüanslarında dolaşmamıza izin verir. Nasıl düşündüğümüz ve iletişim kurduğumuzu anlama noktasında her ikisi de önemlidir.

Dil modellerinde ve insan beynindekine benzer bir mantıktan söz ettiğimizde dilsel mantıktan bahsetmekteyiz. Bu mantık formu doğal dile bağlı olup insanların mantıksal kavramları nasıl kullandıklarını aksettirir. Dilin anlamlarını ve nüanslarını göz önünde bulundurur ve bağlamsaldır.

Saf mantık ise diğer taraftan soyut ve biçimseldir. Muayyen bir dilin hususiyetlerine bağlı değildir ve sembolik formda temsil edilebilir olan akıl yürütmenin evrensel ilkelerine odaklanmaktadır. Dil modelleri dil-ttabanlı mantığı taklit edip uygulamaya uygun olup, aynı anlamda matematik veya biçimsel mantıktaki gibi saf mantık düzeyinde işlememektedirler.

Böylelikle, dil modelleri ile irtibatta olduğumuzda, mantıksal olarak bağdaşık ve anlamlı olan dili üretmeye ve anlamaya eğitilmiş olan dilsel mantığa çok yakın bir mantık formunu tecrübe etmekteyiz.

Diğer taraftan saf mantık, matematik, felsefe mantığın kendisi gibi ilişkili alanların uzmanlarınca geliştirilmesi daha olası bir alan olmayı sürdürmektedir.

Saf mantık insan düşüncesinde olduğundan farklı bir formda dil modellerinde de rol oynamaktadır. Dil modelleri sözcükler ve tümceler arasındaki ilişki ve dilin yapısını anlamak için saf mantığın ilkelerini kullanmaktadır. Bu ilkeler bağdaşıklığı ve mantıksal açıdan bağdaşık cevapları üretmeye yardımcı olmaktadır.

Saf mantık doğal dil geliştirilmesinde kullanılan algoritmalar ve modellerin temelini şekillendirmektedir. Çalıştırıldıkları veri temelinde dil modellerinin örüntülerin farkına varması ve sonuçları düzenlemesini sağlamaktadır. Örneğin, dil modelleri sıklıkla bir tümcenin devamı veya bir sorunun cevabını belirlemek için istatistiksel olasılığı ve matematiksel modelleri kullanmaktadır.

Bununla birlikte, saf mantığın dil modellerinde uygulanması matematik veya biçimsel mantıktaki uygulanması ile özdeş değildir. Dil modellerinde saf mantık, doğal dilin karmaşıklığı ve ifadenin çoklu formları tarafından genişletilmekte ve uyarlanmaktadır. Örneğin, dil modelleri biçimsel mantıkta ortaya çıkmayan belirsizlik, deyimler, metaforlar ve başka dilsel inceliklerle uğraşmalıdır.

Özetle, saf mantık dil modellerinin işlevlendirilmesinde önemli bir rol oynamakta ancak doğal dilin hususiyetlerince şekillendirilmiş bağlamda uygulanmaktadır.

Mantığın farklı bağlamlarda uygulanabilir farklı tipleri vardır. Argümanların formu ve tümdengelimli akıl yürütme ile alakalı olan biçimsel mantık muhtemelen en iyi bilinendir. Diğer şeylerin yanı sıra semboller ve biçimsel dillerin yardımıyla çalışan önermesel mantık ve yüklem mantığını içermektedir.

Biçimsel mantığa ilaveten doğal dildeki argümanlarla ve ayrıca tümdengelimli olmayan argümanlarla ilgilenene biçimsel olmayan mantık vardır. Bu mantık tipi “dilsel mantık” olarak adlandırılabilir olana daha yakındır çünkü gündelik yaşamdaki argümanların yapısı ve değerlendirmesi ile alakalıdır.

Nedensel mantık ilişkiler mantığı anlamına gelir ve neden-sonuç ilişkisi ile argümanlardaki geçerliliğini incelemektedir. Bu mantık tipi nedensel ilişkileri açıklamanın ve anlamanın bir mesele olduğu gündelik düşünce ve bilimde bilhassa önemlidir.

Ayrıca ikiden fazla doğruluk değerine imkan veren çok değerli mantık, kesinleştirilmemiş ve kademeli doğruluk değerleri ile çalışan bulanık mantık gibi özelleşmiş mantıklar da bulunmaktadır. İlaveten üçüncü halin imkansızlığı ilkesini reddeden felsefi görüş üzerinde temellendirilmiş sezgisel mantık da vardır.

Modern mantıkta, tek-tip olmayan mantıklar üzerine de çalışılmaktadır ki bunlar yeni bilgiler mevcut oldukça sonuçları revize etmeyi mümkün kılmaktadırlar. Bu mantık tipi özellikle bilgisayar bilimleri ve yapay zekâ ile ilgilidir.

Her bir mantık tipi bağlamına göre değişen kendi kuralları ve uygulamalarına sahiptir.

İnsan düşüncesi genellikle mantıklı muhakeme olarak bilinen bir mantık formuyla ilişkilendirilir. Bu tip düşünme bilgiyi analiz etme, örüntüleri tanılama, hipotez kurma ve sonuçları düzenleme yeteneğini içerir. Mantıklı bulduğumuz ve bu değerlendirmek üzere kararlar aldığımız öznel bilginin modellenmesi hakkındadır. Mantığın bu formu biçimsel mantıktan daha az katı ve insanların gündelik hayatta düşünüp kararlar aldığı tarza daha benzerdir.

İnsan düşüncesini taklit eden dil modelleri doğal insan dilini anlama ve oluşturma maksadındadır. Bu modeller onların metinleri anlamasına, tahminler oluşturmasına ve bağlamsal bilgiyi işlemesine imkân sağlayan karmaşık algoritmalar ve istatistiksel modeller üzerine kuruludur. Farklılaştırılmış ve bağlamsal cevapları sağlamaya uygun olmaları, onları teknoloji ve meslek uygulamalarının değerli parçaları haline getirmektedir.

İnsan düşüncesi esneklik ve akla yatkın mantık ile karakterize edilirken, dil modelleri doğal dili işlemek ve üretmek suretiyle bu düşünceyi kopyalamaya teşebbüs etmektedir. GPT-4, BERT ya da çeviri tabanlı modeller gibi büyük dil modelleri insan-benzeri iletişimi problem çözme becerilerini taklit etmek için çeşitli alanlarda kullanılan teknolojilerin örnekleridir.

Felsefi mantık, düşüncenin biçimsel mantığın sınırlarının ötesine geçen karmaşık ve derin bir formudur.

Felsefi mantık ve düşünce mantığı yakından ilişkilidir, her ikisi de dünyayı düşünme ve anlama tarzımız yakalama ve yapılandırma arayışındadır. Felsefi mantık genellikle düşüncenin ve akıl yürütmenin temel yapıları ile ilgilenmekte ve onları bağdaşık bir sistemde organize etmeye çabalamaktadır. Saf biçimsel mantığın ötesine geçmekte ve düşüncenin kavramları ile bağlamları hakkındaki açıklamaları dikkate almaktadır.

Diğer taraftan düşünce mantığı düşündüğümüzde, sonuçları şekillendirdiğimizde, kararlar aldığımızda insan zihninde yer alan gerçek süreçlere ilişkindir. Hem bilinçli hem bilinçsiz süreçleri içerir ve sıklıkla felsefi mantıktan daha az biçimseldir. Düşünce mantığı ayrıca biçimsel mantıkta her zaman mevcut olmayan duygusal ve sezgisel yönleri de barındırmaktadır.

Hegel filozoflar insan düşüncesinin karmaşıklığını yansıtan ve açıklayan sistemler geliştirmeye çabalamışlardır. Örnek olarak, Hegel Diyalektiği, düşünce sürecini devinimli ve sürekli evrilen şekilde görür, bu da insan düşüncesinin gerçek deneyimine daha yakındır.

Biçimsel mantığın tamlığı ile insanın düşünme tarzının çeşitliliği ve esnekliği arasında bir denge bulmak bir meydan okuma konusudur. Düşünce mantığı ile bütünleşme arayışında olan felsefi mantık, insan zihninin karmaşıklığını kabullenirken daha derin bir akıl yürütme ve doğruluğa öncülük edebilir.

Ludwig Wittgenstein, “Tractatus Logico-Philosophicus” adlı erken dönem çalışmasında mantıksal-realist olarak tanımlanabilecek bir perspektifi savundu. Dilin yapısının gerçekliğin yapısını yansıttığını ve bu dilin kendisinin mantıksal formu tarafından sınırlandırıldığını müdafaa etti. Wittgenstein, dilin sınırlarını ve bu surette tanımlayabileceğimiz dünyanınkini vurgulayan “Üzerine konuşulamayan hakkında susmak gerekir.” şeklindeki ünlü vecizesini dile getirmiştir.

Daha geç dönem çalışmalarında, özellikle “Felsefi Soruşturmalar”da, erken dönem görüşünden vazgeçmiş ve daha pragmatik bir yaklaşım geliştirmiştir. Artık dilin anlamının onun gerçeklikle örtüşmesinde değil, daha çok toplumsal bağlamdaki kullanımında-yani bir sözcüğün anlamının kullanımında yattığını olduğunu düşünmekteydi. Bu geç dönem yaklaşımı, dilsel ifadeler ve kullanımı arasındaki ilişkiyi inceleyen bir dilbilim alanı olan pragmatik ve güncelik dil felsefesinin gelişimi üzerinde güçlü bir etki bıraktı.

Dilsel mantık, var olanlar ve gerçekliğin türleri üzerine çalışan ontoloji ile daha sıkı bağlandı. Dilsel mantık, sıklıkla dünyanın ontolojik yapısını özneleri, nesneleri, yüklemleri ve özellikleri kullanarak; varlık ve doğruluk anlayışımızla bağdaşan bir tarzda yansıtır.

Dil, düşüncelerimizi şekillendirip yol göstermeye yarayan bir araç olarak hizmet eder. Dünya hakkında düşünüp onu tanımlamamıza imkân verir. Bu anlamda, dilsel mantık düşünüp iletişim kurduğumuz yapıları sağladığından bir tür düşünce rehberi olarak görülebilir.

Bu farklı mantık formları birbirlerinden yalıtılmış halde olmayıp birbirlerini etkileyip tamamlamaktadırlar. Saf mantık sıklıkla ilkeleri ve sonuçları ile iletişim kurmak için dilsel terimlerle ifade edilmekte iken, dilsel mantık anlam ve doğruluğu inşa etmek için saf mantığın prensiplerini kullanmaktadır.

Felsefe ve bilişsel bilimlerde sıkça tartışıldığı üzere dilimiz ve mantığımız sadece dünya görüşümüzü yansıtmaz, ayrıca düşünme ve dünyayı anlama tarzımızı da şekillendirir.

Dil, mantık ve ontoloji arasındaki ilişki üzerine farklı felsefi gelenekler farklı farklı görüşlere sahiptir. Analitik felsefe geleneğinde bilhassa Gottlob Frege gibi filozoflar arasında mantık ontolojiden bağımsız bir araç olarak görülmektedir. Mantık, kavramlar ve nesneler üzerine düşünmek için herhangi bir ontolojiye bağlanmaksızın bir yapı temin eder.

Dil felsefesi, dilin dünyaya ait algımızı nasıl etkilediğini ve dildeki mantıksal yapıların iletişim ve düşünmeyi nasıl şekillendirdiğini inceler. Dilin, dünyayı anladığımız türleri tespit ederek ontolojiyi etkilediğine dair bir görüş vardır.

Charles Sanders Peirce gibi Pragmatistler kavramların önemini pratik imaları ve yararları bakımından değerlendirirler. Bu anlamda; dil, mantık, ontoloji arasındaki ilişki hareketli ve bağlamsaldır.

Edmund Husserl ve Martin Heidegger gibi Fenomenolojistler dili insan deneyiminin bir ifadesi olarak görürler. Burada ontoloji dünyayı deneyimleme ve tanımlama şeklimize sıkıca bağlıdır ve mantık bu deneyimleri yapılandırma vasıtasıdır.

Jacques Derrida ve Michel Foucault dil ve metinlerin sabit bir anlamı olmadığını ve işaretler ile göstergeler arasındaki ilişkinin kararsızlığını savunmaktadır. Bu, değişmez bir ontolojinin imkanını sorgulamaları dolayısıyla ontoloji açısından sonuçlara gebedir.

Bu farklı görüşler; dil, mantık, ontoloji arasındaki ilişkinin; felsefi perspektif, tarihsel dönem, indî yorum gibi pek çok etkene bağlı olarak değişen karmaşık ve ihtilaflı bir mesele olduğunu göstermektedir.

Dilsel mantık ve saf mantığın nihai olarak nöronal yapılar ve süreçlerin ifadesi olduğu fikri bilişsel bilimler ve nörofelsefede destek bulmaktadır. Bu disiplinler düşünme, dil ve akıl yürütme gibi bilişsel süreçlerin beynin sinirsel çalışma ağına nasıl bağlandığını keşfeder.

İnsanların nöronal çalışma düsturu-yani beyinlerimizin hususi yapılandırılma ve işlev gösterme tarzı-bizim karmaşık mantıksal ve dilsel sistemler geliştirmemize ve kullanmamıza cevaz verir. Bu sistemler sadece iletişim kurma veya dünya hakkında düşünme araçları değil aynı zamanda bilişsel biyolojik yapımız tarafından mümkün kılınan yeteneklerin yansımalarıdır.

Mantık ve dilin nörobiyolojik temellerini anlamak bize insan düşüncesinin özüne ve zihinsel yeteneklerimizin beynin fiziksel gerçekliğine nasıl bağlı olduğuna dair daha derin bir kavrayış edinmekte yardımcı olur. Ayrıca sinirsel mimarimizin bize dayattığı sınırlamalar temelinde neyi tanımlayıp anlayabileceğimizin hudutlarını aydınlatabilir.

Bu açıdan, tüm insani yapıların-bunlar dil, mantık veya kültür olsun- nihayetinde beyinlerimizin işleyişi ve yorum bilgimizin biricik tezahürleri olduğu savunulabilir. Bu görüş insan doğasını entelektüel kabiliyetlerimizi anlamada biyolojinin ehemmiyetinin altını çizmektedir.

Ortogonallik – ya da çevrenin mantığı- bilişsel yeteneklerimizin gelişiminde kritik bir rol oynar. Beynimiz çevresel zorluklara ve gerçeklere karşılık verecek şekilde evrimleşmiştir. Bu adaptasyon, mantığımız da dahil olmak üzere bilişsel süreçlerimizin çevresel yapı ve yasalarla yakından bağlantılı olmasına öncülük etmiştir.

Çevreye nörolojik adaptasyon; algımızın, düşünmemizin, karar-alışımızın çevre ile karşılıklı etkileşimle şekillendiği anlamına gelmektedir. Bu sadece fiziksel çevreyi değil ayrıca yaşadığımız sosyal, kültürel bağlamı kapsamaktadır. Problem çözme, sonuçları şekillendirme, iletişim kurma tarzımız bu karşılıklı etkileşimlerin karmaşıklığını yansıtmaktadır.

Bu anlamda beynimizin kullandığı mantık, bilişsel yeteneklerimizin evrildikleri hususi çevre için en uygun hale getirilmiş olduğunu ifade eden ekolojik rasyonelliğin bir ürünü olarak değerlendirilebilir. Beyinlerimiz çevremizde bulunan, hayatta kalma ve üreme faydası getiren şablonları tanıyacak ve tahminlerde bulunacak şekilde işlev kazanmıştır.

Mantık ve bilişselliğin çevrenin tesiri altında olduğunun fark edilmesi insan davranışı ve düşüncesini anlamak adına önemli imalarda bulunmaktadır. Mantık çeşitlerinin ve düşüncenin belli yollarının neden farklı çevrelerde farklı etkiler sergilediğini ve bir bağlamda rasyonel olarak düşünülen şeyin neden başka birinde doğru olmayabileceğini anlamamıza yardımcı olur. Bu perspektif aynı zamanda insan çevresinin karmaşıklığına daha iyi adapte olmuş yapay zekâ ve başka bilişsel teknolojilerin geliştirilmesine dair yeni yollar sunmaktadır.

Soyutlama olarak anlaşılabilir bir “Süpermantık”, gündelik mantıkları özetler ve onlar için bir oryantasyon olarak hizmet eden metayapılar yaratır.

Genel saf mantık matematik ve felsefede kullandığımız biçimsel sistemleri kastetmektedir.

“Gündelik mantık” ya da “dilsel mantık” ise gündelik hayatta iletişim kurmak ve kararlar almakta kullandığımız mantıktır.

Bu ayrım mantığın yönettiği farklı seviyeleri anlamamıza yardım eder. Ayrıca mantığın nasıl hem düşüncemizi yapılandırmakta bir vasıta olduğunu hem de çevremizi keşfetmemize aracılık ettiğini gösterir.

Mantığın farklı seviyeleri arasında geçişkenliğe sahip olma ve onları en uygun şekilde uygulama kabiliyeti insan zekâsı ve uyum sağlama yeteneğinin vazgeçilmez bir parçasıdır.

Kullandığımız dil gerçeklik yorumumuz ve algımızı ciddi olarak yapılandırmakta ve şekillendirmektedir. Sapir-Whorf hipotezine göre ana dilimiz bizi dünyanın belirli yönlerini algılamaya diğerlerini ise devre dışı bırakmaya zorlamaktadır.

Makine ve insanın düşünme mantığı ise yukarıda bahsedilen üç mantığın bir karışımıdır.

Wolfgang Stegemann

Tamer Şık (çeviren)

Not: Bu yazı, Wolfgang Stagemann’ın “Neural Logic” isimli yazısından çevrilmiştir. Orijinal metni için bakınız:

https://medium.com/neo-cybernetics/neural-logic-5ed41f9aeaf8

Merkez Bankası Bağımsızlığını Savunmak: Bir Düşünce Yazısı

20 Eylül 2024 tarihinde Dizgin’de çok ilginç bir iktisat yazısının Türkçe çevirisi yayınlandı.[1] Bahsi geçen yazıda, artık bugün neredeyse kültleşmiş bir ezbere dönüşen bağımsız merkez bankacılığı söylemi eleştirel bir biçimde masaya yatırılmaktaydı. Yazının teması ilginç olunca, ben de Twitter (X)’da kendimi tutamayıp yazının eleştirel perspektifinde ciddi eksikler olduğunu ifade ettiğim bir alıntı girdim [2], dergiden bazı arkadaşlarım da bunun üzerine, merkez bankası bağımsızlığı hakkındaki düşüncelerimi kısa bir makale şekline getirmem için cesaretlendirdi. Tabii konu epey ilginç olunca ben de hemen kollarımı sıvayıp klavyenin başına oturdum. Hemen en baştan söyleyeyim, bu makale Fields ve Rochon’ın yazısının doğrudan bir eleştirisi değildir, ifade edeceğim tezlerde çoğunlukla onlara göre zıt bir yön izleyeceğim ve bazı Fields ve Rochon’ın önemli bulduğum argümanlarını dile getirip bunlar hakkında aksi yöndeki kendi tezlerimi dile getireceğim. Ama yine de bu makale komple, baştan sona tutarlı ve yekpare bir eleştiri yazısı olmayacaktır. Daha ziyade bu makalemde, bir düşünce yazısı olarak bağımsız merkez bankacılığının savunusunu üstlenecek ve Fields ile Rochon’ın makalesindeki bazı karşı çıkış noktalarımı da yol haritamdaki bir uğrak olarak kullanacağım. Fakat bu hususun yine de makalemin düşünce yazısı ve hatta bir amatör deneme mahiyetini berhava edeceğini zannetmiyorum.

Öncelikle, bağımsız merkez bankalarındaki para politikası tasavvurunu kategorik olarak tek bir bağlamda ele almanın doğru olmayacağını düşünüyorum, mesela FED’in tarihi, farklı para politikası düşüncelerinin tarihidir. (FED 1951 yılında bağımsız olmuştu ama yine de bağımsızlık statüsü, yazının ilerleyen kısımında da göreceğimiz gibi bugüne göre daha muğlaktı.) Bu hususu en iyi biçimde Allen Greenspan ve William Chesney Martin Jr.’ın iki zıt merkez bankacılığı anlayışlarından görebiliriz.[3] Bir zamanlar Phillips eğrisi çok efektif bir yol gösterici olarak telakki edilirken, artık Phillips eğrisi, Lucas kritiğinin çağrısı ile hesaba katılmış “beklentiler” faktörü yüzünden merkez bankacılığı çevrelerindeki saygınlığını yitirmiş durumda.[4] FED veya diğer merkez bankaları şüphesiz ki geçmişte birçok hata yaptılar, örneğin Alan Greenspan, 1996’daki ünlü “Akıl dışı taşkınlık” konuşmasından sonra, faizleri yükseltmekten itina etmesi sonucunda oluşan balonların bedelini tüm küresel ekonomi çok ağır ödedi. Demek istediğim husus, merkez bankacılığında geçmişte 1970’lerin sonundan 2000’lerin sonlarına kadar, Neoliberal paradigmanın hâkim olduğu doğrudur, lakin bugün artık bağımsız merkez bankalarının para politikalarını salt bir “neoliberalizm” başlığı altında okumanın bizleri özcü ve indirgemeci normatif önermelere saptırmasından korkmaktayım.

Merkez bankalarının, bağımsız olması beraberinde birçok cereme getirdi. Crotty’nin, 2007 krizinin temel sebebi olarak enine boyuna analiz ettiği “Yeni Finansal Mimari”nin oluşumundaki rollerini bu ceremelerin en büyüğü olarak da düşünebiliriz. [5] Özetle, bağımsız merkez bankacılığı beraberinde makroekonomik açıdan birçok istenmeyen sonuçlara sebep oldu. Fakat bunlarla beraber yine de ben, merkez bankalarının bağımsızlığının fiyat istikrarı için zaruret olduğu kanısındayım ve bu kanaatimi de yazının ilerleyen kısımında, bu konudaki ampirik bulguları aktararak delillendireceğim.

Enflasyon doğal olarak tek bir sebepten dolayı ortaya çıkmaz. Mesela, Covid-19 döneminde yaşadığımız enflasyon hem önemli ölçüde arz şoklarından kaynaklanmakla beraber, [6] aynı zamanda da devletlerin genişleyen mali tedbirleri dolayısıyla artan güçlü talebin etkisinden de (özellikle 2021 sonrası) açık bir biçimde etkilenmişti.[7] Türkiye’deki enflasyonun sebebiyse, Yılmazkuday’ın ampirik bulgularının işaret ettiği gibi küresel petrol fiyatları, döviz kuru hareketleri ve faiz şoklarıdır[8] Hülasa, enflasyonun zaman ve mekana bağlı olarak birçok farklı sebebi vardır, bununla beraber enflasyonun kontrol altına alınması için merkez bankaları bağımsızlığı, tek olmasa bile en önemli koşullardan birisidir. Peki neye dayanarak bunu ifade ediyorum? Dayanak noktamı oluşturan bazı ampirik çalışmalardan bahsederek bu soruyu cevaplayabilirim. Özellikle Cuckierman’dan sonra, 1990’lardan itibaren merkez bankalarının bağımsızlığının fiyat istikrarı üzerindeki olumlu etkilerini gösteren dağ gibi bir literatür oluştu, ama ben yine de sadece son yıllardaki bazı çalışmaları örnek göstererek kendimi sınırlayacağım.

Garriga ve Rodriguez, 1980-2013 arası 118 gelişmekte olan ülkelerin verilerine dayanarak, gelişmekte olan ülkelerde merkez bankası bağımsızlığının düşük enflasyona sebep olduğu ve bu nedenselliğin de birçok kontrol değişkenine de dayanıklı olduğu yönünde ampirik bulgular sunmaktadır.[9] Bilhassa, makale, gelişmekte olan ülkelerde merkez bankası bağımsızlığının fiyat istikrarı üzerindeki hayati rolünü ortaya koyduğu için bence Türkiye örneğine de hitap eder. Unsal ve Papageorgio 2007-2021 arası 50 gelişmiş ülke için, merkez bankası bağımsızlığını da kapsayan bir endeks oluştururlar, Fields ve Rochon’ın yazısındaki “merkez bankası bağımsızlığı ölçümü keyfi” itirazına karşın, son derece titiz bir şekilde sınıflandırma yapıyorlar ve oluşturdukları endeks ile çeşitli makroekonomik değişkenlerin bağlantısını araştırıyorlar. Makalede birçok bulgu var, ama enflasyon bağlamında, merkez bankası bağımsızlığının negatif bir ilişkiye sahip oldukları ortaya konmaktadır.[10] Bir diğer önemli çalışma ise 17 Latin Amerika ülkesinin merkez bankalarının bağımsızlığı ve enflasyon ilişkisini son 100 yıl bazında ele alır ve merkez bankası bağımsızlığının fiyat istikrarına sebep olduğu yönünde çok sağlam ampirik bulgular ortaya koyulur.[11] Dako ve diğerleri de merkez bankası bağımsızlığının etkilerini 1970-2012 arasında, 44 sahra-altı Afrika ülkesi üzerinden ele alır. Çalışmanın sunduğu ampirik bulguya göre, merkez bankasının bağımsız olması, bu ülkelerde doğrudan enflasyonun kontrol altına alınmasına sebep olmakta ve daha da önemlisi bu düşük enflasyon da sefaleti azaltmaktadır.[12]

Peki merkez bankası bağımsızlığının ihlali ne gibi sonuçlar verir? Açıkçası, bu sorunun cevabını muhtemelen en açık şekilde Türk halkı deneyimledi. Ama yine de ABD üzerine yapılan bir ekonometrik çalışma da bizlere bir ipucu sunabilir. Bianchi ve diğerleri, Donald Trump’ın ABD Başkanı olarak, Fed kararlarını eleştiren tivitlerinin makroekonomik etkilerini incelerler.[13] Nitekim Trump’ın bu minvaldeki tivitleri FED bağımsızlığının bir ihlalini ihtiva eder. Trump’ın FED faiz kararını eleştiren her bir tiviti, tek başına ABD’nin uzun vadeli hazine tahvillerinin faizini arttırmış, borsada düşüşlere sebep olmuş, doların uluslararası piyasalarda değerini düşürmüş ve birçok makroekonomik değişkeni de negatif etkilemiştir. Dolayısıyla Trump’ın müdahalesinin negatif makroekonomik sonuçları, merkez bankası bağımsızlığına karşı en ufak bir ihlalin bile doğurabileceği olumsuz sonuçların bir örneğini teşkil eder.

Şu hususu da ifade etmek isterim, bu bulgulara karşın, farklı bulgulara da işaret eden bazı çalışmalar da yok değildir, fakat bu çalışmalar benim gözlemlediğim kadarıyla, çoğunlukla nitelik ve nicelik açısından maalesef zayıf kalmakta(1-2 tanesi hariç.) ve literatürde ezici büyük bir çoğunluk da merkez bankası bağımsızlığının önemine işaret etmektedir.[14]

Peki merkez bankalarının bağımsızlığı gelir eşitsizliğini nasıl etkiler? Fields’a ve Rochon’a göre cevap olumsuzdur, zira merkez bankalarının bağımsızlığı “neoliberal bir Truva atı” olarak, burjuvazinin çıkarlarının muhafızıdır. Bu görüşe iki açıdan eleştirel bir bakış sunmak istiyorum. İlk olarak, merkez bankası bağımsızlığı salt olarak kendi başına eşitsizlikleri arttırmaz. Örneğin, Sturm ve diğerlerinin 1980-2018 arası 140 ülke üzerinden yaptıkları bir araştırma, merkez bankası bağımsızlığının ekonomik eşitsizlik ile pek ilişkili olmadığı yönünde ekonometrik kanıtlar sunmaktadır.[15] Merkez bankalarının bağımsızlık statülerinden ziyade, 1970’ler ve 1980’lerde para politikasına hâkim paradigmanın bir sonucu gelir eşitsizliğin artmasıydı. Bu husustan, tek başına merkez bankası bağımsızlığı konseptinin doğası gereği bu sonuçlara gebe olduğu yönünde bir çıkarım yapmamız çok yanıltıcı olacaktır. Nitekim, artık bu paradigmanın da dünya merkez bankacılığı üzerinde etkilerinin gitgide silikleştiğini düşününce, bence bu minvalde bir tezin inandırıcılığı azalıyor. Yine de yukarıda ifade edilen ampirik çalışma bağlamında da ifade etmeliyiz ki, salt olarak iktisadi eşitsizlik ve merkez bankası bağımsızlığı arasında somut ve dayanıklı bir nedensellik ve hatta bir korelasyon bağı olduğunu öne sürmek doğru olmayacaktır. İkinci itirazımsa, Marx’ın “modern devlet egemen sınıfın çıkarlarının muhafızıdır” söylemini andırırcasına, merkez bankacılığı bağımsızlığını da burjuvazinin bir muhafızı olarak telakki etmeye yöneliktir. Merkez bankacılığının tam anlamıyla bağımsız olması ve bu bağımsızlığının sadece dejure’da kalmaması için birden fazla veto yetkisine sahip farklı görüşteki siyasal aktörün bulunması gerektiği, alakalı literatürde 1990’lardan beri ifade edilmektedir. Bu konuyu en iyi ele alanlardan olan Stasavage ve Keefer’in bir çalışması bilhassa açıklayıcıdır.[16] Çalışmanın da gösterdiği gibi merkez bankası bağımsızlığının piyasa ve halkın tasavvurunda anlaşılması ve güvenilir olması için birden fazla farklı görüşteki siyasal veto aktörünün bulunması ve ancak böyle tam güvenilir bir bağımsızlığın hayata geçirilebileceği bulgusu, en baştan merkez bankası bağımsızlığı konseptine normatif olarak tek bir grubun muhafızlığı etiketi yakıştırmanın yanıltıcı olacağına işaret etmektedir. Zira en baştan bu bağımsızlığı yaşatacak şey, farklı grupların veto yetkisinin bulunmasıdır. Aksi koşullarda, Türkiye’nin yaşadığı duruma dönülür.

Hülasa, sadece son yıllarda bile birçok ampirik çalışma merkez bankası bağımsızlığının fiyat istikrarı için hayati olduğuna dikkat çekiyor. Karaca’nın 1987-2002 yılı Türkiye ekonomisi bazında bulduğu ekonometrik bulguların, Türkiye’deki yüzde 1’lik enflasyon artışının milli gelirdeki yıllık büyümeyi yüzde 0.37 düşürdüğüne işaret ettiği de düşünülürse, Türkiye için merkez bankası bağımsızlığının önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır.[17]

Peki, merkez bankalarının enflasyonu doğrudan düşürebilmesi için sadece bağımsız olmaları yeter mi? Merkez bankası bağımsızlığı fiyat istikrarı için neredeyse bir olmazsa olmaz olsa da merkez bankalarının bağımsızlığının tesis edildiği bölgelerde de uzun erimli enflasyonlar görebiliyoruz. Peki bu gelişmeler, yukarıdaki tüm ampirik bulguları çöpe atmak için yeterli midir? Bence hayır. Tam tersine, bu gelişmeler yukarıdaki ekonometrik çalışmaların çizdikleri çerçeveyi genişletmemiz için bizleri teşvik ederler. Peki, eğer fiyat istikrarı için merkez bankası bağımsızlığını tek gereken unsurdan ziyade, tamamlayıcı bir faktör olarak değerlendirirsek; o zaman yekpare bir tutarlı açıklama sunabilir miyiz? Şunu kastediyorum, bir mikroiktisat analojisi yapacak olursak; Fiyat istikrarını üretim fonksiyonun çıktısı ve merkez bankası bağımsızlığının tesisini da tamamlayıcı bir mal(complementary good) olarak yeniden düşünmek bize bir çıkış yolu sağlayabilir mi? Yani, merkez bankası bağımsızlığının tesisi, acaba ancak başka bir faktör ile birleştiğinde mi fiyat istikrarını doğurmaktadır? Benim bu soruya cevabım evettir. Şöyle ki, merkez bankası bağımsızlığının tesisinin ardından, sert enflasyon düşüşünü, iki farklı birbirini tamamlayıcı etkenin bir çocuğu olarak değerlendirmeliyiz, tek başlarına bu iki etken de fiyat istikrarını sağlayamaz; ancak ve ancak beraber ve aynı anda mevcut olduklarında istenen etkiyi sağlamaya muktedirlerdir. Nedir bu tamamlayıcı ikinci etken? Devletlerde yürütme ve siyasal erk üzerindeki sınırlamalar. Bu olguyu, Acemoğlu, Querubini, Johnson ve Robinson’ın muazzam bir makalesi, titiz bir biçimde, önce teorik ve ardından da ampirik olarak ortaya koymaktadır.[18] Çalışmanın bulgularını kısaca özetlemek isterim.

Merkez Bankaları’nın bağımsızlığını sağlayan reformlar, tek başlarına, ancak devletin yürütme erkinin otoritesinin üzerinde sınırlamalarla birleştiğinde enflasyonu düşürür ve fiyat istikrarını sağlarlar. Çalışmanın ampirik verilerinin de işaret ettiği gibi, siyasi yürütme erkinin gücünün ancak zayıf bir biçimde sınırlandırıldığı ülkelerde, merkez bankası bağımsızlığını tesis eden reformlar amaçlarına ulaşamaz. Başka bir deyişle, siyasi erkin keyfiliğinin önüne geçilemediği bir ülkede, istendiği kadar gerek dejure gerek defacto biçimde merkez bankasının bağımsızlığı tesis edilsin, bu fiyat istikrarını sağlamayacaktır. Peki, yürütme erkinin gücünün çok efektif ve güçlü anayasal sınırlamalarla sınırlandırıldığı ülkelerde merkez bankasının bağımsızlığının tesisi ne gibi sonuçlar verir? Şaşırtıcı gelebilir, lakin kastedilen minvaldeki ülkelerde merkez bankası bağımsızlığını tesis eden reformlar tek başlarına enflasyonu o kadar da düşürememiştir. Bunun iki tane sebebi vardır. İlk olarak, siyasal iktidar önünde çok güçlü sınırlamalar olduğu için, en baştan enflasyonist ve popülist politikaların kesintisiz biçimde izlenmesi, zayıf sınırlamaların olduğu ülkelere nispeten olanaksızdır. Durum böyle olunca da, merkez bankası bağımsızlığının tesisi enflasyonu o kadar da dramatik bir biçimde düşürmeyecektir, zira halihazırda para politikasının bağımsızlığının tesisiyle engellenmesi gereken popülist politikalar manzumesi büyük ihtimalle bulunmayacaktır.[19] İkinci olarak da halihazırda siyasal erkin keyfiliği, yasal bir biçimde minimum düzeye indirildiği ve bu yüzden de devletin içerisindeki diğer aktörlerin de nispeten daha bağımsız hareket edebileceği ve veto yetkisini de kullanabileceği için, merkez bankası daha dejure bir biçimde bir bağımsızlık statüsüne kavuşmadan önce bile, siyasal iktidarın taleplerine, her ne kadar dejure bağımsızlık statüsünü kazandığındaki gibi olmasa da göğüs gerebilecektir. Bu iki sebepten dolayı da siyasal yürütme erki üzerinde güçlü veya zayıf sınırlamaların bulunduğu ülkelerde, merkez bankası bağımsızlığının dejure tesisi, aman aman bir fark yaratmayabilir. Esas olarak, iktidar erki üzerinde ortalama düzeyde anayasal sınırlamaların olduğu bir ülkede, merkez bankasının bağımsızlığını tesis etmek fiyat istikrarını tek başına sağlayabilir. Zira iktidar üzerinde zayıf sınırlamaların olduğu bir senaryoda, tek başına merkez bankası bağımsızlığı yeterli gelmeyecek, iktidar üzerinde çok güçlü sınırlamaların olduğu bir senaryoda da merkez bankası bağımsızlığının tesisi halihazırda muhtemelen zaten bulunan fiyat istikrarını daha etkili biçimde sürdürülebilmesine rağmen, yine de kendi başına o kadar da muazzam ve dramatik bir enflasyon düşüşüne sebep vermeyecektir. Ancak siyasal iktidar üzerinde ortalama bir sınırın bulunduğu bir ülkede merkez bankası bağımsızlığının tesisi çok güçlü bir biçimde enflasyonu düşürüp, kendi başına fiyat istikrarı sağlayabilecektir. Acemoğlu ve diğerlerinin bahsi geçen makalesiyse bu bahsedilen olguları önce teorik olarak modeller, ardından da ampirik kanıtlar sunarak çok titiz bir biçimde ortaya koymaktadır. Şu noktanın da altını çizmek isterim, burada bahsi geçen mevzu, fiyat istikrarının bağımsız merkez bankalarıyla beraber mevcut olması değildir, fiyat istikrarının merkez bankalarının bağımsızlığının tesisi ile sağlanması, yoktan var edilmesidir.

Kısacası, tek başına merkez bankalarının bağımsızlıklarının tesisini inceleyip bir sonuca varmak yeterli değildir, bu bağımsızlık tesisinin ne çeşitte siyasal kurumlarla etkileşime girdiğini de hesaba katmak zarurettir. Bodea ve Hicks’in bir çalışması da aynı derecede ilginçtir.[20] Çalışma, merkez bankaları bağımsızlığının otoriteryen ve demokratik rejimler altındaki sonuçlarını araştırır. Çalışmanın sunduğu ampirik bulgulara göre, bağımsız merkez bankaları çoğunlukla demokratik rejimler altında fiyat istikrarına neden olur ve sürdürebilirlerdir. Yani, merkez bankası bağımsızlığının olumlu sonuçlar doğurması, söz konusu ülkedeki siyasal rejimin muhtevası ve yapısal özelliklerine bağlıdır. Merkez bankalarının bağımsızlıklarının olumlu sonuç verip vermeyeceğini de tam olarak buradan anlayabiliriz. Nitekim merkez bankası ve enflasyon ilişkisini ele alırken, üçüncü bir değişken olarak siyasal kurumları da analize dahil etmemiz, bizleri daha tutarlı bir sonuca ulaştırabilir.

Bağımsız merkez bankacılığının alameti farikası sadece enflasyon ve fiyat istikrarı ile de alakalı değildir. Mesela COVID 19 dönemi ekonomik krizini ele alalım. Elgin, Yalman, Yasar ve Başbuğ’un çalışması COVID 19 dönemi ekonomik krizinin atlatılmasında merkez bankalarının bağımsızlığının rolünü ele alır.[21] Bulgulara göre merkez bankalarının bağımsızlığı, COVID 19 salgının olumsuz ekonomik etkilerini hafifletmeye yönelik ekonomik politikalarıyla ilişkilidir. Böylece bu ekonometrik bulgular, merkez bankalarının bağımsızlıklarının ehemmiyetine bir kez daha dikkat çekmektedir.

Şunu bir kez daha ifade etmek isterim ki bu makalede 1-2 çok önemli bulduğum istisna dışında, hep son yıllarda yayınlanan güncel ampirik çalışmalara atıf yaparak kendimi sınırlamaya çalıştım. Zira eğer literatürü en başından başlayarak tüm ampirik bulgulara değinmeye teşebbüs etseydim, makale küçük bir kitap boyutuna ulaşabilirdi. Makalemi bitirmeden önce bir tarihsel örneğe temas etmek ve hatta cesur da bir iddia öne sürmek istiyorum. Fields ve Rochon yazılarında bağımsız merkez bankacılığını “neoliberal bir Truva atı” olarak adlandırır. Oysa bence belki de 1960’lar ve 1970’lerin başında, ABD’de FED bugün ki kadar bağımsız olsaydı (1951’de esasında FED’in bağımsızlığı tesis edilmişti, fakat yine de 1980’lere kadar FED siyasal iktidarın taleplerine karşı savunmasız ve bugüne kıyasla siyasal iktidara daha bağımlıydı), belki de neoliberalizm bu kadar radikal biçimde yükselmeyecekti. Şöyle ki, 1960’lar ve 1970’lerin başı boyunca ABD Başkanları Lyndon Johnson ve Richard Nixon, tüm uyarılara rağmen, FED’i düşük faiz politikası uygulaması için her fırsatta sıkıştırmaya çalışmıştı.[22] Özellikle, Başkan Nixon, Fed Başkanı Burns’ü düşük faiz politikası izlemesi için tam anlamıyla zorbalıyordu. (Bu senaryo sanki bana bir yerlerden tanıdık geliyor!) Dönemin Fed Başkanı Burns bu konuda hatta bizzathi şöyle yazıyordu: ”Başkan’ın (yani Nixon’ın) yeniden seçilmek için her şeyi yapacağına ikna oldum.”[23] Her ne kadar ABD’de kuvvetler ayrılığına dayalı kurumlar ve birden fazla veto yetkisine sahip siyasal aktörler mevcut olsa da FED’in önce Johnson ardından da Nixon’ın çok sert baskılarına dayanması, en azından o dönemde FED bağımsızlığı prensibinin bugün ki kadar oturmamasından dolayı çok mümkün gözükmüyordu. Hele ki Nixon’ın şahsının, bir kişilik özelliği olarak, anayasal ve hukuki ilkelere uyma gibi bir alışkanlığının olmadığını düşünürsek [24], Burns her ne kadar örtülü bir şekilde ayak diremeye çalışsa da, FED 1970’lerdeki enflasyona doğru bir biçimde müdahale edememiş ve Nixon’ın düşük faiz ısrarına boyun eğmek durumunda kalmıştır. Dolayısıyla FED’in politikaları, 1970’lerin başındaki enflasyonun ateşine benzin atmış ve sorunların daha da derinleşmesine sebep olmuştur. Peki bu derinleşen enflasyon döngüsü ne gibi politik iktisadi sonuçlara sebep oldu? Cevap kanımca açık: Keynesyen refah devleti modeline radikal bir karşı çıkış olarak neoliberalizm. 1970’lerdeki enflasyonun derinleşmesinin tek sebebi Fed’in üzerindeki bu baskı değildi belki de veya 1970’lerin başında Volcker’ın sonradan yaptıkları yapılıp enflasyon bitirilse belki yine neoliberalizm popüler olacaktı. Ama ben yine de 1970’lerde FED eğer Johnson ve Nixon’ın ihtiraslarından bağımsız olabilseydi, enflasyonun kontrol altına alınabileceği ve böylece de neoliberal başkaldırının önü belki alınamasa bile, 1980’lerdeki şöhretine erişemeyeceğini düşünmekteyim. Bu minvalde dönem hakkında yapılmış bir ampirik çalışma sanırsam henüz mevcut da değil, o yüzden kesin konuşmanın doğru olmayacağını da biliyorum. Ama yine de eğer en baştan merkez bankacılığı bugün ki gibi bağımsız olsa, neoliberalizmin bu kadar radikal bir tepki olarak tezahür etmeyeceğini düşünmek, son derece spekülatif bir önerme olsa da akla yatkın geliyor. Bu tarihi örnekten başka bir mesaj da çıkartabiliriz. ABD gibi kuvvetler ayrılığının epey sıkı olduğu bir ülkede bile, merkez bankasının tam bağımsızlık statüsünün tam anlamıyla içselleştirilmesinden önce, bu boyutlardaki siyasal baskılara maruz kaldığını ve sonuç olarak da bu baskıların doğurduğu felaketleri düşünürsek; Türkiye gibi daha kuvvetler ayrılığı prensibinin devlet katında tam anlamıyla özümsenemediği bir coğrafyada, merkez bankasının bağımsız olmasının zaruriliği bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak ben merkez bankası bağımsızlığının gerek fiyat istikrarı gerekse başka makroekonomik parametreler için zaruret olduğunu düşünmekteyim.[25] Ama bu hususu bir tabu haline getirmemeli ve cesurca kamunun önünde tartışabilmeliyiz. Tartışılmayan bir şey anlaşılamaz çünkü. Bugün Türkiye’de herkesin ağzında bir “yapısal reform” söylemi var, ama bunun bileşenleri artık öyle kültleşti ve ezber oldu ki, iktisat tartışmalarının entelektüel zenginliğinin kısırlaşmasına sebep olmaktadır. Bu sebepten dolayı Fields ve Rochon’ın yazısını çok kıymetli buluyorum.

Alp Buğdaycı, İstanbul, Eylül 2024

Dipnotlar:

[1] David Fields, Louis-Phillippe Rochon, Merkez Bankası Bağımsızlığına Ölüm, çev: Enver Mete, 20 Eylül 2024, Dizgin Dergisi, https://dizgin.com.tr/merkez-bankasi-bagimsizligina-olum/ .

[2] https://x.com/alp_jefferson/status/1837192274372944197?s=61

[3] Paul Krugman, Bunalım Ekonomisinin Geri Dönüşü ve Küresel Kriz, çev: Neşenur Domaniç, Literatür Yayınları, 2010, s. 127-8.

[4] FED Başkanı Powell’a göre artık Phillips eğrisi artık geçersizdir: https://youtu.be/N_ee_TCY3rc?si=UH57VOHK6e3U3tk8

[5] James Crotty, Structural causes of the global financial crisis: a critical assessment of the ‘new financial architecture’, Cambridge Journal of Economics, Volume 33, Issue 4, July 2009, P. 563–580. Şu noktayı da dile getirmek gerekir, 2007 krizindeki emlak balonunu tabiki de komple Greenspan’a yıkmak doğru değil, oluşan balonun yapısal sebebi şu deregülasyonun uygulanmasıydı: “1982’de Kongre yerel ipotekli konut kredisi piyasasının temel kayaları olan tasarruf ve kredi bankalarına mevduat çürük tahviller ve yüksek getiri vaat eden diğer yüksek riskli girişimler de dahil olmak üzere geniş bir yelpazeye yayılan finansal ürünlere yatırma izni vererek bir başka büyük sermaye havuzunu daha kullanıma soktu.”(Robert Reich, Kapitalizmi Kurtarmak, çev: Abdullah Cemal Balcı, Efil Yayınevi, 2020, s. S.157) Yani Crotty’nin de işaret ettiği gibi, esas konsantre olunması gerekenler ekonomik kurumlardır. Bu kurumlara baktığımızda mütemadiyen 1975 yılından beri deregüle edilen ve neoliberal piyasa ilişkileri bağlamında iyice serbest hale getirilen finans piyasasının zayıflığı yatar. Bankaların mevduatlarını TBS gibi spekülatif yerlere yatırmalarının önündeki engeller kaldırılmış, bdk’lar ve SEC gibi kurumlar sınırlanmış, New Deal sonrası çıkan 1934 borsa kanunu ve bankacılık kanunu kaldırılıp büyük kaldıraç işlemlerinin önü açılmıştı. Şu da kayda değerdir, evet balonun oluşumunda kesinlikle FED’in rolü vardı, bu konuya eleştirel bakılmalı; fakat mortgage piyasalarında asıl balonun tetikleyicisi CDS piyasasıydı. Mortgagelerin bir menkul kıymetler paketi haline sokulup bunların risklerini düzgünce hesaplamadan, özel denetim kuruluşlarına para verip a+ puanla piyasaya sürülmesinin sebebi para politikası değil, işte 1982’deki bu neoliberal düzenlemeydi. Ayrıca Olivier Blanchard çok önemli başka bir noktaya parmak basar, 2007 krizinde patlayan balonun büyüklüğü ABD GSYH’sının sadece yüzde 2’sine tekabül ediyordu. Esas sormamız gereken belki de balonun nasıl oluştuğundan ziyade, GSYH’nin sadece yüzde 2’si düzeyindeki balon nasıl tüm ABD ekonomisini komple sarsmayı başarabilmiş olduğudur.( Olivier Blanchard, Macroeconomic Eight Edition, Pearson, 2021, s. 141.) İşte bu soru da dönemin ekonomi kurumlarının ne kadar zayıf ve dayanıksız olduğunu bir kez daha kavrayabilmemize olanak sağlar.

[6] Blanchard, Olivier and Bernanke, Ben, An Analysis of Pandemic-Era Inflation in 11 Economies (May 2024). NBER Working Paper No. w32532. Ayrıca özellikle Euro bölgesinde enflasyonun artmasında artan kurumsal karlarda rol oynamıştır, bak:. Niels-Jakob H Hansen & Frederik G Toscani & Jing Zhou, 2023. “Euro Area Inflation after the Pandemic and Energy Shock: Import Prices, Profits and Wages,”IMF Working Papers 2023/131, International Monetary Fund.

[7] Pandemi sonrası dönemde artan enflasyonun aniden artan güçlü talepten çok önemli ölçüde etkilendiği yönünde de sağlam ampirik kanıtlar mevcuttur. Bak: Robert J. Barro & Francesco Bianchi, 2023. “Fiscal Influences on Inflation in OECD Countries, 2020-2023,”NBER Working Papers 31838, National Bureau of Economic Research, Inc.Giannone, Domenico and Primiceri, Giorgio E., The Drivers of Post-Pandemic Inflation (August 2024). NBER Working Paper No. w32859. Peki pandemi sonrası enflasyonun sebepleri altındaki farklı bulgular çelişir mi? Bence hayır, Pandemi dönemi enflasyonunu dalgalar halinde ele alabiliriz. 2020-1 enflasyonu büyük ölçüde arz şoklarıyla ilgiliyken, 2021-2 enflasyonun da önemli ölçülerde artan güçlü talep şoklarından etkilendiğini gösteren bir ampirik çalışma için bak:

Di Giovanni, Julian; Kalemli-Ozcan, Sebnem; Silva, Álvaro; Yıldırım, Muhammed

Ali (2023): Pandemic-era inflation drivers and global spillovers, Staff Reports, No. 1080, Federal Reserve Bank of New York.

[8] Yilmazkuday, H. (2022). Drivers of Turkish Inflation. Quarterly Review of Economics and Finance. 84, 315-323.

[9] Garriga, A. C., & Rodriguez, C. M. (2020). More effective than we thought: Central bank independence and inflation in developing countries. Economic Modelling, 85, 87-105.

[10] Filiz D Unsal, Chris Papageorgiou, Hendre Garbers, 2022. “Monetary Policy Frameworks: An Index and New Evidence,” IMF Working Papers 2022/022, International Monetary Fund.

[11] Jacome, L. I., & Pienknagura (2022). Central bank independence and inflation in Latin America – Through the lens of history (International Monetary Fund Working Paper No.186). Washington DC: International Monetary Fund.

[12] Agyapomaa Gyeke-Dako; Elikplimi Komla Agbloyor; Abel Mawuko Agoba; Festus Turkson and Emmanuel Abbey, (2022),Central Bank Independence, Inflation, and Poverty in Africa, Journal of Emerging Market Finance, 21, (2), 211-236

[13] Bianchi, Francesco & Gómez-Cram, Roberto & Kind, Thilo & Kung, Howard, 2023. “Threats to central bank independence: High-frequency identification with twitter,” Journal of Monetary Economics, Elsevier, vol. 135(C), pages 37-54.

[14] Bauman ve diğerlerinin bir makalesi örneğin bir istisnadır. Makalede iktisat ve ekonometri analizlerinde çok sık rastlanmayan bir yöntem kullanır. Bak: Baumann, P F M, M Schomaker and E Rossi (2021), “Estimating the Effect of Central Bank Independence on Inflation Using Longitudinal Targeted Maximum Likelihood Estimation”, Journal of Causal Inference 9(1): 109–146.

[15] Sturm, JE., Bodea, C., de Haan, J. et al. Central bank independence, income inequality and poverty: What do the data say?. J Econ Inequal(2024)

[16] KEEFER, PHILIP, and DAVID STASAVAGE. “The Limits of Delegation: Veto Players, Central Bank Independence, and the Credibility of Monetary Policy.” American Political Science Review 97, no. 3 (2003): 407–23.

[17] Karaca, O. (2003). Türkiye’de Enflasyon – Büyüme İlişkisi : Zaman Serisi Analizi. Doğuş Üniversitesi Dergisi, 4(2), 247-255.

[18] Daron Acemoglu & Simon Johnson & Pablo Querubin & James A. Robinson, 2008. “When Does Policy Reform Work? The Case of Central Bank Independence,” Brookings Papers on Economic Activity, Economic Studies Program, The Brookings Institution, vol. 39(1 (Spring), pages 351-429.

[19] Burada ifade edilmeli ki, kurumlar çoğu zaman ekonomi politikalarından daha etkili bir biçimde ekonomik istikrarsızlığı etkileyebilir. Makroekonomik istikrarsızlığın da altında çoğu zaman kurumlar yatar. Bu konu için bak:

Acemoglu, Daron & Johnson, Simon & Robinson, James & Thaicharoen, Yunyong, 2003. “Institutional causes, macroeconomic symptoms: volatility, crises and growth,”Journal of Monetary Economics, Elsevier, vol. 50(1), pages 49-123.

[20] Bodea, C., & Hicks, R. (2015). Price Stability and Central Bank Independence: Discipline, Credibility, and Democratic Institutions. International Organization69(1), 35–61

[21] Elgin, Ceyhun & Yalaman, Abdullah & Yasar, Sezer & Basbug, Gokce, 2021. “Economic policy responses to the COVID-19 pandemic: The role of central bank independence,”Economics Letters, Elsevier, vol. 204(C).

[22] Ben Bernanke, 21. Yüzyıl Para Politikaları, çev: Deniz Kılınç, Scala Yayıncılık, 2022, s. 34-5 ve 53-3.

[23] Aktaran: Ben Bernanke, 21. Yüzyıl Para Politikaları, 2022, s. 53.

[24] Nixon’un bulaştığı anayasal skandalların sınırı yok. Bu skandallardan en ünlü ikisi; daha ABD Başkan adayıyken Vietnam Barış Görüşmelerini seçimi kazanmak için sabote etmesi ve siyasi kariyerini bitiren Watergate skandalıdır.

[25] Makale boyunca para politikasının makroekonomi üzerinde çok büyük bir etkisi olduğu varsayımına dayandım. Peki, merkez bankasının para politikası ekonomiyi ders kitaplarında varsayıldığı gibi cidden temelden etkiler mi? FED üzerinden yapılmış epey kapsamlı bir çalışma, bu varsayımın ampirik olarak doğru olduğunu ortaya koyar, bak: Romer, Christina, D., and David H. Romer. 2004. “A New Measure of Monetary Shocks: Derivation and Implications.”American Economic Review, 94 (4): 1055–1084.