Screenshot_1
Millet Egemenliği ve Düşmanları 1

Son 50 yıldır insan yaşamında aynı anda hem büyük değişiklikler hem de durgunluklar yaşanıyor. Bunların her birinden ayrı ayrı bahsedilmesine ne kâğıt ne kalem yeter. Ancak ben bugün siyasi yaşamımızdaki birtakım kaymalara değinmek istiyorum. Son elli yılda demokrasinin kavram olarak hiç olmadığı kadar yüceltilirken ortalama kişilerin hayatları üzerindeki erk ve tercih kapasiteleri hiç olmadığı kadar daraldı. Bu paradoks anlaşılmadan günümüz siyaseti hakkında konuşmak, söylem geliştirmek boşuna bir çabadır.

Öncelikle ortada ciddi bir kavram kargaşası olduğu anlaşılmalı; öyle ki bu kargaşa yalnız basit bir yanılgı değil, aynı zamanda mevcut siyasetçilerin ve kanaat önderlerinin kitleleri istenen doğrultuda yönlendirmesi için gereken temel bir öğedir. Bu kavram kargaşası öyle bir hal almıştır ki artık apaçık olguların bile üzeri örtülmüştür. Öyle ki bugün kimileri beş yılda bir yapılan sandık ayinlerinin sonucuna göre ülkenin hukuk düzenini tasfiye etmeyi kendilerine hak görürken kimileri de demokrasiye giden tek yolun Brüksel’deki teknokratların ve diğer hesapvermezlerin boyunduruğuna girmekte buluyor. Bütün bu savlar da medya, akademi gibi öğeleri de içeren devasa bir rıza üretimiyle insanlara makulmüş gibi gösteriliyor. Bu cendereyi kırmanın yolu başta cumhuriyet olmak üzere kavramların açık bir tanımını yapmak ve bu tanım üzerinden olaylara bakılması gerektiğini düşünenlerdenim.

Şunu belirtmek gerekir ki siyaset pratik bir iştir. Son yüzyıldır pozitif bilimlere öykünerek yapılan soyut tanımlamalar şu ana dek siyasetin işleyişini örtmekle yetinmiştir. Pratik açıdan cumhuriyet bir milletin kendisini, kendisi için, kendisine dayanarak yönetmesidir. Felsefi açıdan bakıldığında bu toplumun kendi kaderine hâkim olabilmesidir. Bu sadece ülke kurmak anlamına gelmez, hayatın her alanında her anda olan bir hakimiyet belirtir. Bu hakimiyet de gaybdan buyruklara yahut kalubeladan kalma geleneklere göre değil milletçe açık amaçlar doğrultusunda açık bir biçimde belirtilir. Bu da olup bitmiş bir şey değil, sürekli devam eden bir süreçtir.

Bu düzen elbette ki yurttaşlarından pek çok şey bekler. Katılım rejimin temelidir. Bu katılım da yalnız seçimlerden seçime var olmaz. Vatandaşlar birbiriyle eldeki durumu konuşmalı, tavır almalı ve buna göre çözüm üretmeli. Bu da belli bir kişilik gerektiriyor, kendi gücünle sorunları aşabileceğine dair bir inançla filizlenen bir kişilik[1]. Bu kişiliğin bir diğer yüzü de özgüvenle harmanlanmış bir öz disiplin. Bu disiplin başkaları tarafından zorlanmaktansa kişinin kendi bilinciyle boyun eğdiği bir disiplindir.

İnsanın ve bir milletin kendi kaderine hâkim olması her ne kadar değerliyse de kimilerini korkutur. Önce birey üzerinden gidelim. Özgürlük genel olarak değer verilse de madalyonun diğer yüzü olan sorumluluktan pek çekinilir. Bir sorun olduğunda kendinden büyüğün ayağına kapanma imkânı olmadan kendi elini taşın altına koymak, gerektiğinde de hata ve suçun bedelinin ödenmesi pek çok insana yük gelir. Özgürlük yanında sorumluluk kadar bilinmezlik de getirir, pek çokları ise az çok emniyet için daracık bir alanı kendine reva görür. Belirlemek değil, belirlenmek ister. Özgürlük yaşamı aynı zamanda bir bakıma çiledir, bu çile aşkın bir değer uğruna çekilir ve ciddi bir ruh disiplini gerektirir. Kısacası insanlar hiç de öyle doğaları gereği özgürlüğü yeğlemezler, özgürlük toplumsal evrimin ilerleyişinde ortaya çıkan bir meyvedir. Özgür insan için önce belli bir bilinç ve altyapı gerekir.

Bireyler için geçerli olan bu durum kitleler ve milletler için de geçerlidir. İnsan toplulukları binlerce yıldır sistemlerini, yasaları ve hatta gündelik yaşamlarını özerk bir biçimde yaratmamışlar, bilakis hep bir kurucu “ötekine” muhtaç olmuşlardır. Kimi zaman ataların ruhu ve evrenin animist düzeni üzerinden biçimlenen töre, kimi zaman da daha karmaşık dinlere dayanarak topluluklar temel bulmuştur. Pek tabii ki kimileri hala bugün bu düzene dönmek istemektedir. Bu açıdan bakıldığında özerk birey ve toplumlar insanlık tarihinde henüz çok yenidir. Bu açıdan bakıldığında çağımızın bunalımları daha iyi anlaşılır.

Bu eskiye dönme arzusundakileri biraz daha açmak gerek. Bu kimselere genel olarak “organik toplumcular” denilebilinir. Sağ sol ayırt etmeksizin pek çoklarına hitap eder; çünkü hitap edilen meleke akıl değil, daha çok insanın akıl öncesi arzularıdır. Düşlerinde geçmişte var olmuş bir “yitik cennet” kurgusu vardır, bu cennette her şey tam ve mükemmel idi. Ama sonunda, tabii ki bir iç nedenden değil, bir dış etkiyle (bu kurgunun şeytanı) bu düzen bozulur. Bu kurgudaki cennet ve şeytan anlatının tipine göre değişebilir ama şema bir bütündür. Burada ele alınması gereken başka bir konu da söz konusu cennetle bugünkü düşkün dünyanın nitelikleridir. Bu cennette herhangi bir dinamizm yoktur, mutlak bir durgunluk hakimdir. Bireyler bilinmezlikte çabalamazlar, onların yerleri zaten bellidir. Olduklarından başka bir şey olamazlar ve bu hallerinden de oldukça memnundurlar. Bütün bunlar da öğeler tarafından değil de bütünü temsil eden bir “öteki” tarafından belirlenir. Burası mecazen bir ana rahmidir. Organik toplumculara göre; bu dünyadan kopuş insanoğlunun başına gelmiş en kötü şeydir ve bu yıkımın onarılması da ancak söz konusu ötekine sorgusuz sualsiz bağlanmayla mümkün olabilir.

Şimdi böyle bir toplum anlayışı neden milli egemenlik ilkesiyle çelişsin ki diye sorulabilir. İlk bakışta çelişmez gibi görülür. Ne de olsa bunların ikisi de bireyciliği içermeyen toplumsal bağlarla oluşmaz mı? Burada gözden kaçırılan nokta toplumun dayanağının iki anlayışta ayrı hatta ters olmasıdır. Öncelikle bu toplumda kişiler özerk değillerdir, onlar organik bir bütünün uzuvlarından ibaretlerdir. Kendileri oldukları için değil, bütüne hizmet ettikleri sürece değerlilerdir. İşlevlerini yerine getirdikleri için değerlilerdir, özlerine ait bir değer yoktur. Bu anlayışta elbette ki sadece birer araç olanların siyaset üzerinde söz sahibi olması mümkün değildir. Siyaset ve hukuk, dolayısıyla siyasi kader yalnızca soyut bir öteki ve onunla ilişkili olan seçkin bir zümrenin elindedir. Bu anlayışın Türk toplumunda yarattığı bunalımlar başka bir yazının konusudur ama okur pek ala ki bunları tahmin edebilir.

İki anlayışın birbirine çeliştiği bir başka nokta da toplum yapısı üzerindedir. Bizzat bireylerin girişim ve çabalarıyla, bireyliklerini yitirmeden medeni topluluk/dernek (Gesellschaft) kurduğu veya devlet yönetimine katıldığı cumhuriyetçiliğin aksine organik anlayışta bireyler ne vardır ne de herhangi bir topluluğa kendi inisiyatifiyle katılır. Kişiler ancak belli bir cemaatin (Gemeinschaft)[2] uzvudurlar ve devletin yönetimi de bireyler üzerinden değil bu cemaat yapıları üzerindendir. Bu düzlemde aslında kişilerin kendi kaderini tayini söz konusu değildir. Ortada bir denge vardır ve bu denge, şartlar ne kadar aleyhine olsa da korunmalıdır. Bu denge de kurucu öteki tarafından ortaya konmuştur, sadece bunun için kutsal ve dokunulmazdır. Değişen koşul ve imkanlara göre kişilerin ortak bir biçimde kaderlerini şekillendirmeleri imkansız görünmektedir.

Özgürlüğe sözde bu kadar değer verilen bir çağda bu anlayışların yükselmesinin nedenlerine aslında yukarıda değinmiştik. Yeni toplum biçimleri insanların erkinliğini kısıyor, insan hayatını ellerinden alıp daha karmaşık yapılara veriyor. Bu düzende birkaç kuşaktır yetişen insanlar da ancak ya Açlık Oyunları gibi çocuksu özgürlük düşleri görüyor ya da organikçi zihniyete yol veriyor. Öğrenilmiş çaresizlikten iki arada bir derede kalmaktansa iradesini toptan bir bütüne teslim etmek istiyor. Bu zihniyetten bahsederken aklınıza pek ala ki İslamcılar gelmiştir ki Türkiye’de genel olarak bu şekilde görünürler. Ama özellikle Batı ülkelerinde bir büyüme karşıtı yeşilcilik gibi biçimlere de bürünebilirler. İnsanların kimisi Guenon’a atıf verirken kimisi radikal ekolojiye dayanmakta. Burada görünüşler ayrı olsa da dipteki güdüler birdir.

Bu yazıda daha sonraki soruşturmalarımızın genel hatlarını oluşturdum. İleride bu organikçi zihniyetin günümüz iktidar aygıtıyla uyumlu olduğunu, hatta millet egemenliğine karşın yükselen asıl tehlikenin bu tepe tepkisi olduğunu sorgulayacağım. Esasen burada ve ileriki soruşturmalarda yapmaya çalıştığım şey insan varoluşunun güncel durumunun anatomisini yapmak ve mevcut bunalımdan çıkış yollarını daha soyut bir açıdan ele almak. Görünüyor ki daha yeni başlamışız.

Dipnotlar

[1] Söz konusu kişiliği açıklayan bir yazı için bknz. https://www.murekkepyayincilik.com/p/guclu-ve-karakterli-olmak

[2] Gemeinschaft-Gesellschaft denen kavram çifti Thomas Hobbes’un De Cive adlı eserindeki “union-concord” ikilisinden bu yana sosyoloji yazınında ciddi yer kaplamıştır. Gemeinschaft yani cemaat dediğimiz topluluklarda kişi o topluluğu seçmemiştir, içine doğmuştur yahut itilmiştir. Gesellschaft yani topluluk dediklerimiz de ise kişi o topluluğa kendi seçimiyle girmiştir. İki oluşum arasında güç dinamikleri de farklıdır, cemaat yapılarında erk hiyerarşisi keskinken topluluklarda hiyerarşiler esnektir, kişiler daha fazla irade alanına sahiptir. Şunu da belirtmek gerekir ki bu iki kavram birer ideal tiptir, genel toplumlar onlara birebir uymaz. Bir başka yazıda bu konuyu daha da irdeleyeceğiz.

Merkez Bankası Bağımsızlığına Ölüm

“Merkez Bankası Bağımsızlığı fikri, iktisadi elitlerin azınlık tiranlığını teşkil eder ve işlevsel finans peşinde, toplumun bilinçli siyasal uzlaşısını kasıtlı olarak sınırlama amacı taşır.

Bu, rantiyecilerin çıkarlarını işçi sınıfının refahı pahasına destekleyen neoliberal bir Truva atıdır.” Merkez bankası bağımsızlığı (MBB), günümüzde para politikalarının yürütülmesindeki temel unsurlardan biri olarak kabul edilmektedir ve çoğu çalışma, son otuz yılda merkez bankalarının büyük bir kısmının daha fazla bağımsızlığa yöneldiğini göstermektedir (Crowe ve Meade, 2008) — yine de birçok merkez bankası bu eğilimi takip etmemiştir.

Resmi olarak bağımsız ilk merkez bankası 1924-1937 yılları arasında faaliyet gösteren Reichsbank olsa da merkez bankası bağımsızlığı fikri 20. yüzyılın sonlarına doğru, yaklaşık altmış yıl önce, monetarist Milton Friedman’ın (1962, s. 224) yazılarıyla ortaya çıkmıştır. Friedman, merkez bankasının “hem istikrarlı hem de sorumsuz hükümet müdahalelerinden uzakta olacak bir parasal yapı” hedefi doğrultusunda örgütlenmesi gerektiğini savunmuş, yani denetim ve dengeler sistemine dayalı bir para politikasının reddini önermiştir.

MBB’nin, gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerdeki merkez bankacıları, ekonomistler ve politika yapıcıları tarafından büyük ölçüde benimsendiği ve bu fikrin “genel kabul” haline geldiği kuşkusuzdur (Qanas ve Sawyer, 2024). Bazı ekonomistler daha da ileri giderek, sadece merkez bankalarının bağımsız olması gerektiğini değil, aynı zamanda merkez bankacılarının ‘muhafazakâr’ olması gerektiğini de savunmuşlardır, ancak bu şekilde merkez bankaları enflasyon karşıtı görevlerini yerine getirebilir (bkz. Rogoff, 1985). Nitekim, Alesina ve Summers’ın (1993, s. 151) yazdığı gibi, “Parasal politikayı, kamu tercihine göre daha fazla enflasyon karşıtı olan bir yapıya devretmek, normalde mümkün olandan daha düşük bir enflasyon oranını sürdürebilmek için bir taahhüt mekanizması işlevi görür” ve bu, “toplumsal olarak arzu edilen bir hedeftir” (a.g.e., s. 152). Aslında, bağımsızlık kavramı, 1970’ler tarzı bir enflasyondan kaçınmanın bir yolu olarak tam da bu dönemde önem kazandı. Garriga’ya (2016, s. 850) göre, “1980’lerde MBB, kısa vadeli seçim hırslarının yaygın enflasyonist sonuçlarından kaçınmanın reçetesi olarak ortaya çıktı.”

MBB, merkez bankalarının enflasyonu önceleyen bir politika izlediğinde ya da daha genel olarak, merkez bankalarının faiz oranını düşük veya hedeflenen enflasyona göre belirlediğinde, bunu devletin veya seçilmiş yetkililerin müdahalesi olmadan gerçekleştirebilmiş olması fikrine dayanır. Bu yetkililerin enflasyonu düşürmektense, yeniden seçilme ve seçmenlerin memnuniyeti ile daha fazla ilgilendikleri düşünülür (Bibow, 2004). Brunnermeier’in (2023) yakın zamanda belirttiği gibi, “bir merkez bankası, faiz oranlarını hükümetin müdahalesi olmadan belirleme yetkisine yasal olarak sahipse de jure bağımsızlığa da sahip demektir.” Böyle bir politikanın ekonomik performansı iyileştirdiği söylenir: “Fiyat istikrarını korumak, ekonomiye ve hükümetin kendisine çeşitli şekillerde fayda sağlar. Merkez bankası bağımsızlığı, bir hükümetin fiyat istikrarına olan bağlılığının derecesini belirleyebileceği araçlardan biridir.” (Cukierman, Webb ve Neyapti, 1992, s. 354).

Bu yaklaşımın altında yatan fikir, merkez bankalarının ülkenin çıkarına hareket ettiği ve düşük ve istikrarlı enflasyonun herkesin yararına ya da ülkenin ihtiyaç duyduğu bir şey olduğu varsayımıdır. Başka bir deyişle, düşük enflasyonun ekonomik performansı iyileştirdiği kabul edilirse, merkez bankalarına enflasyonla mücadele etmek için ihtiyaç duydukları tüm araçlar sağlanmalı ve bu mücadeleye, toplumca yeteri kadar desteklenmese bile, izin verilmelidir. Ancak enflasyon, onunla mücadele etmenin esas olarak işsizliği artırarak işçilere zarar verilmesine yol açıyorsa, nasıl ortak bir menfaat olarak görülebilir ki?

Ancak MBB, hem enflasyona (taleple belirlenen) hem de para politikasının aktarım mekanizmasına (Phillips eğrisi) ilişkin oldukça spesifik iki ekonomik argümana dayanır. Bu iki kavram, heterodoks yazarlar tarafından ve bu blogca reddedilmektedir. Bu da enflasyonla mücadelede para politikasının kullanımını ve bağımsız bir merkez bankasına duyulan ihtiyacı sorgulamak anlamına gelir (bkz. Rochon).

Söz konusu ana akım kavramı kolayca çürütebiliriz; bunu yaparken de üç tane basit ama etkili argüman öne süreceğiz.

İlk olarak, daha bağımsız merkez bankalarına sahip ülkelerde enflasyon daha düşük mü? Cevap en iyi ihtimalle dahi karışıktır. Örneğin, Rossi, Schomaker ve Baumann (2021) “genel olarak, bağımsızlık ile enflasyon arasında zayıf bir nedensel bağlantı olduğunu, varsa bile (…) merkez bankası bağımsızlığının enflasyon üzerinde belirgin derecede bir etkisi olmadığını” ileri sürmektedir. Forder (1999, s. 25) ise, MBB’nin ölçülmesi ile ilgili sorunları göz önünde bulundurarak (aşağıdaki ikinci maddemize bakınız), “bu uzlaşının, ilgili bağlamda bir illüzyon olduğu” sonucuna varmıştır. Daha eski bir çalışmada, o dönemde St. Louis Federal Reserve Bankası’nda ekonomist olan Pollard (1993, s. 34), benzer bir sonuca ulaşmıştır. “Bağımsız bir merkez bankasına sahip olmanın ekonomik yararları var mı?” sorusunu sorarken, “Ne yazık ki yapılan ampirik ve teorik çalışmalar, net yanıtlar sunmamaktadır. (…) Genel itibariyle merkez bankası bağımsızlığı ve çıktı büyümesi arasında olumlu bir korelasyon bulmamaktadırlar.” Merkez bankası bağımsızlığı ile enflasyon arasındaki ilişkiye gelince, “kanıtlı bir nedensellik sunmamaktadırlar”-ayrıca merkez bankası bağımsızlığı ile enformasyonel şeffaflık arasında karşılıklı olarak pekiştirici bir ilişki olduğuna dair güçlü kanıtlar da yoktur.

İkincisi, MBB’nin hesaplanma şekli karmaşık ve yanıltıcıdır. Birçok yazar -hatta ana akımdan bazı yazarlar da dahil- hesaplamanın nasıl yapılacağına dair önceden belirlenmiş bir kesinlik olmadığını ve sonuçta bunun “keyfi” olduğunu kabul etmiştir. Evet, tam olarak öyle. Bu tür çalışmalarda kullanılan çoğu yöntem oldukça döngüsel bir akıl yürütme içerir: enflasyon kötüdür, enflasyonla mücadele iyidir. Bu nedenle, bir merkez bankası enflasyonla mücadeleye kararlıysa, bağımsızlığı yüksek olarak değerlendirilir. İkili görev (dual mandate) üstlenen merkez bankaları ise daha az bağımsız bir merkez bankasının işareti olarak görülür.

Peki ama neden? Neden işsizliği veya tam istihdamı onurlu bir merkez bankasının hedefi olarak değerlendirmiyoruz? İşçiler ve onların işleriyle ilgilenmek ne zamandan beri bir zayıflık işareti oldu? Maalesef, bunlar sadece boş bir temenniden ibaret. MBB’nin temel odak noktası sadece ve sadece enflasyon olarak kalmaktadır. Bundan dolayı MBB, yalnızca enflasyonu her şeyin önünde tutan bir rejimde anlamlıdır: “Çalışmalar, enflasyonla ilişkili olmayan özelliklerin bağımsızlık için önemli olmadığını keyfi olarak varsayma eğilimindedir.” İronik olan, merkez bankalarını sadece enflasyona odaklanmaya zorlamak, kendi başına bağımsızlık kavramıyla çelişmektedir çünkü bu, merkez bankası davranışlarını kısıtlayacaktır. Neyse ki bu, ana akım teorinin tutarsız olduğu ilk durum değil. Merkez bankası karar alma sürecinin uygulanması, fiyat istikrarı ve piyasa güvenine yönelik teknokratik bir taahhüt değildir.

Son olarak siyasi etkilerden bağımsızlık vurgusu, kişisel çıkarlara hizmet eden bir yaklaşımdır. Birçok heterodoks ekonomist, özellikle Gerald Epstein, Mario Seccareccia, Clement Fontan, Jane D’Arista ve Matias Vernengo gibi isimler, merkez bankalarının gerçekten kimin çıkarlarına hizmet ettiğini sorgulamış ve merkez bankaları ile finans sektörü arasındaki sıkı bağlantılara dikkat çekmiştir. Esasen, ana akım literatürde, finansal piyasalar veya finansal çıkarlar açısından bağımsızlık hakkında pek bir şey tartışılmamaktadır ve dürüst olmak gerekirse kapitalizmin tarihindeki merkez bankası operasyonlarının evrimi, (belki de stratejik olarak?) göz ardı edilmektedir. Bu bağlamda, enflasyonla mücadele kararının, işçi sınıfı için malları daha uygun fiyatlı hale getirmek değil, rantiye sınıfının sahip olduğu varlıkların deflasyonunu önlemek için alındığı iddia edilebilir. Bu açıdan enflasyonu düşürme çabaları, varlıkların değerini koruma amacı taşır. Dolayısıyla merkez bankaları rantiye sınıfından bağımsız değildir. Gerald Epstein’in (2015, s. 106) ‘ihtilaflı arazi’ terimiyle ifade ettiği şey tam olarak budur: “Merkez bankaları hükümetin yürütme organından ‘bağımsız’ olduklarında, genellikle siyasi destek için finans sektörüne bağımlı olurlar ve bu sebeple politika yaparken ‘finansal gözlükler’ takma eğilimindedirler.” Merkez bankası ne kadar bağımsızsa, sermaye ve iş gücü arasındaki ilişkiler de o kadar çatışmacı olmaktadır.

Bir dizi post-Keynesyen ve heterodoks yanlısı akademisyen benzer argümanlar ortaya koymuştur. Örneğin, Peter Dietsch, François Claveau ve Clement Fontan (2018) kitaplarının başlığında açıkça “Merkez Bankaları Halka Hizmet Ediyor mu?” sorusunu sorarak, para politikalarının ardındaki motivasyonu sorgularlar. Benzer şekilde, Seccareccia (2017) “Merkez Bankaları Gerçekte Kimin Çıkarına Hizmet Ediyor?” diye sorar. Burada rantiye sınıfı, “mülk ve ayrıcalık düzeninden gelir elde eden (…) ve temelde ‘hiçbir şey karşılığında bir şeyler alma’ hakkına sahip olan” (Veblen 1919, s. 162) “çıkar grubunu” oluşturur (aktaran Seccareccia, 2017, s. 342). Bu bağlamda, “merkez bankaları, özellikle 2008 küresel finansal krizden bu yana, esas olarak bu aynı gayri-maddi varlık (intangible assets) sahiplerine hizmet etmiştir” (a.g.e, s. 342). Hatta Alan Blinder (1998, s. 60) böyle iç içe geçmiş bir ilişkiye dikkat çekmiştir: “Merkez bankacıları da insandır; yüksek notlar almak isterler -notları veren kim olursa olsun- (…) piyasalar, merkez bankasının performansını gerçek zamanlı olarak izleyen ve kamu adına değerlendiren dev bir geri bildirim makinesi işlevi görür. Bu nedenle merkez bankacıları doğal olarak piyasaları, değerlendirme için yaranmaları gereken bir yer olarak görürler.”

Merkez bankası bağımsızlığının itibar meselesi olduğunu düşünenler için tekrar düşünmelerini öneriyoruz. Binder’a göre: “Bunu destekleyen en ufak bir kanıt bile bilmiyorum. Makul gibi görünen ancak dikkatli bir inceleme sonucunda yanlış olduğu ortaya çıkan hipotezlerden biri gibi görünüyor.”

Hatta bazı çalışmalar, daha bağımsız merkez bankalarının, üretim açısından daha yüksek fedakârlık oranlarıyla yüzleştiğini veya eşitsizliği artırdığını bile öne sürmüştür. Bizim için bu şaşırtıcı değil. Eğer iyi tanımlanmış bir Phillips eğrisinin ve istatistiksel olarak anlamlı bir faiz duyarlı yatırım fonksiyonunun olmayışı dikkate alınırsa, merkez bankaları bu istatistiksel ilişkilerin var olduğuna inanarak ve bir süre sonra devreye gireceğini düşünerek faiz oranlarını 10 kez veya daha fazla artırabilecektir. Bu artışların kümülatif etkileri kaçınılmaz olarak, güçlü bir mali teşvik olmadığı sürece, herhangi bir ekonomiyi daraltacaktır. Sonuçta, “Analiz, ampirik olarak merkez bankası bağımsızlığı ile eşitsizlik arasında güçlü bir ilişki buluyor” ifadesi şaşırtıcı değildir.

Özetle merkez bankası bağımsızlığı (MBB), ekonomik elitlerin lehine, Milton Friedman’ın mirasına uygun olarak, bir azınlık tiranlığını yaratır. MBB; işlevsel finans arayışında bilinçli bir toplumsal politik mutabakatın, yani uzun vadeli ekonomik büyümeyi teşvik etmek için para ve maliye politikasının etkili bir karışımını kullanarak olumlu sosyal refah sonuçlarını en üst düzeye çıkarma amacının kasıtlı olarak sınırlandırılmasıdır. Burada yatan çelişki, merkez bankası bağımsızlığı ile demokrasi arasındadır. MBB, neoliberal bir Truva atıdır, işçi sınıfının refahı pahasına rantiyecilerin çıkarlarını korumaya yönelik bir sınıf savaşı biçimidir. Bu nedenle, ana akım ekonominin bir diğer kötülüğü olan merkez bankası bağımsızlığına “ölüm” diyoruz.

David Fields & Louis-Philippe Rochon

Enver Mete (Çeviren)

Not: Bu blog yazısı, yakında yayımlanacak olan Marshall, W. ve L.-P. Rochon (2024) tarafından yazılan “Should Central Banks be Independent?” başlıklı makaleden ilham alınarak hazırlanmıştır. Makale, Bougrine, H., L.-P. Rochon ve M. Seccareccia (der.), Intermediate Macroeconomics: Theory, Policy and Competing Perspectives, Cheltenham: Edward Elgar’da yayımlanacaktır. Orijinal metni için bakınız:

https://medium.com/@monetarypolicyinstitute/rip-central-bank-independence-669763da63ec

Büyümenin Dinamikleri ve Türkiye İçin Alternatif Bir Yol Aramak

Neoklasik iktisat, uzun yıllardır ekonomik analizde baskın bir paradigma olarak kabul edilmiştir. Arz ve talep arasındaki dengenin, bireylerin rasyonel kararları ve piyasa mekanizmalarının işleyişi ile sağlandığını savunan bu yaklaşım, ekonomik sorunların büyük ölçüde bireysel tercihlerin optimizasyonu yoluyla çözülebileceğini öne sürer. Örneğin bu optimizasyonun bir adımı, doğası gereği rasyonel düşünmeye ihtiyacı olmadığı iddia edilen devletin, piyasa işleyişinden mümkün olduğu kadar uzak tutulması olmaktadır. Piyasa ekonomisinin ya da kapitalizmin paradoksal bir yapıda olmadığı, bu inancın özünü oluşturur. Bu sebeple ana akım politik ekonomi, “optimize edilmiş” bir piyasa ekonomisinde zaten bölüşümün bir sorun olmaması gerektiğine kanaat getirerek odak noktasını büyümeye vermektedir. Aslında büyüme ve bölüşümün birbirinden koparılması, ekonomi biliminin sosyal içeriğinden de koparılması anlamına gelir. Zira artık odak, insan-insan ilişkilerinden insan-nesne ilişkilerine kaydırılmıştır.[1]

Bunların yanı sıra ekonominin ana ateşleyicisinin arz yönünde olduğu kabul edilmiştir. Arzın büyümenin ana odağı olmasına dair ideolojik söylem, karlara dayanan bir büyüme hipotezini yaratmıştır. Genel kabule göre gelir vergilerini düşük tutmak, devleti yatırımlardan mümkün olduğunca uzak tutmak ve piyasa regülasyonlarından vazgeçmek gibi eylemler nihayetinde kişisel tasarrufları artıracaktır. Artan tasarruflar, en üst gelir dilimleri adına yatırım artışı olarak yorumlanırken alt dilimler için talep artışı olarak ele alınır.[2] Böylece Damlama (Trickle-down) adıyla karşımıza çıkan bu teori, iktisadi fazlanın ücretlerden daha çok karlarda toplanması gerektiği soncuna vararak öncesinde vurguladığımız üzere büyümeyi bölüşüm olgusundan ayrı değerlendirmiştir. Bölüşümün ve dolayısıyla gerekli talebin dolaylı yollardan zaten oluşacağı inancı, ücretlerin sadece maliyet kalemi olarak görülmesini sağlamış, aynı zamanda bir talep kaynağı olarak da ele alınmasını zorlaştırmıştır. 

Gözden kaçırılan bir başka nokta da tasarruflar ve yatırımların doğasıdır. İngiliz düşünür John Hobson’ın The Physiology of Industry adlı kitabından bir kesit aktarırsak: “Tasarruf mevcut sermaye toplamını artırırken, aynı zamanda tüketilen faydaların miktarını da azaltır (…) bu nedenle daha fazla sermaye birikimine neden olması kaçınılmazdır ve bu fazla genel aşırı üretüm şeklinde var olacaktır.”

Hobsonın sunduğu iktisadi döngünün temel noktası, anlaşılacağı üzere arz fazlasıdır. Keynes, Hobson’ın teorisini tabiri caizse ters çevirmiş, sorunu aşırı üretimde değil eksik tüketimde aramıştı. Ona göre devlet, ekin talebin altında dengelenebilen talep düzeyinin artırılması adına yatırımlarda bulunmalıydı. Aynı zamanda “insanlar zenginleştikçe gelirlerinin daha azını tüketir” fikrini savunan Keynes, gelir dağılımını düzeltici birtakım vergilerin de talebi canlandırma işlevi gördüğü için desteklemişti.[3]

Joan Robinson’ın analizleri bu kısma ışık tutar. Elbette gelirlerin tasarrufları da artırması doğal bir durumdur. Ancak bölüşümün ikinci plana atıldığı bir düzende kapitalistlerin tasarrufları daha çok şişecektir ve bu yatırım eğilimlerini zamanla azaltacaktır. Çünkü gelirler artıkça tasarrufların yatırımlara üstünlük kurduğu bir çarpan etkisi devreye girer.[3] Tasarruflardaki aşırı şişme, başta mülkiyet eşitsizliği gibi çeşitli gelir dağılımı problemlerini de bir arada getirir.

Sınıf Çatışması, Gelir Dağılımı ve Büyümek

Polonyalı iktisatçı Michal Kalecki, yatırımların doğası üzerine yaptığı çalışmların yanı sıra bölüşüm olgusunu iktisadının merkezinde ele alarak çığır açıcı katkılarda bulunmuştur. Ona göre neoklasik teorilerinin aksine tam rekabet varsayımı yanlıştır. Kapitalist ekonominin doğasında tam rekabetin değil tekelci piyasaların hâkimiyeti vardır. Bu önerme, maliyet ve fiyatlamanın, ağırlıklı olarak firmaların ve çalışanların piyasadaki güçlerince yönlendirildiği sonucuna varmaktadır.[4] İşte burada Kalecki, ekonomik ilişkileri birbiri ile çatışan iki sınıfın varlığı altında incelemek gerektiği sonucuna varmıştır: İşçiler (ücretliler) ve kapitalistler (sermaye sahipleri ve rantiyeciler). Bu düzlemde ücretlerin, karların ve fiyatların belirlenmesi; işçiler ve kapitalistler arasındaki mücadele ve pazarlığın kurumsal ve sosyal ayaklarıyla gerçekliğe yansıdığı, oldukça dinamik ve karmaşık bir süreçtir.[5]

Kalecki, oluşan satın alma gücünü yani talebi, karların veya ücretlerin daha ağır bastığı senaryolarda inceleyerek bir döngüsellik arar. Kaleckiyen iş döngüleri (buisness cycle) adını verdiğimiz bu düzeni en saf haliyle şöyle ifade edebiliriz: Kapitalist ekonomide yatırımlar, büyük oranda kâr beklentilerine bağlıdır. Yüksek kârlılık beklentisi, firmaların yatırımlarını artırmasına yol açar. Yatırım arttıkça, üretim ve istihdam artar, bu da talebi canlandırır. Boom (Büyüme) Dönemi olarak adlandırılan bu evrede artan istihdam ve tüketim, büyümenin devam etmesine katkı sağlar. Ancak bu dönemde işgücünün pazarlık gücü artar[6], ücretler yükselmeye başlar bu da önce kârları sonra kâr beklentilerini düşürecektir. Bu durum, firmaların yeni yatırımlar yapma iştahını azaltır, durgunluk(resesyon) dönemi kapıdadır. Yatırımlar azalınca üretim ve istihdam da düşer, bu da talepte azalmaya yol açar. Talep daralması ise daha fazla yatırım düşüşüne ve sonuç olarak durgunluğa neden olacaktır. İşte burada göründüğü üzere kapitalizm döngüselliğinde sistemin çelişkilerinden biri olan ücretler ve kârlar arasındaki gerilimin payı büyüktür. Eğer sistem, 19.yyda olduğu gibi serbest bırakılırsa durmadan yıkıcı krizler üretecektir. Şöyle ekler: “Tam istihdamdaki bir kapitalist ekonomide kârlar, 19. yüzyıl tipi bir laissez-faire ekonomisindekine göre daha yüksek olacaktır. Ancak, işverenler sınıfsal içgüdüleriyle “toplumsal disiplini” elden bırakmamak için işsizlik yaratarak (daha düşük kârlarla) işleyecek bir ekonominin kendi açılarından daha güvenceli olacağını keşfedeceklerdir.”[7]

Bu keşifle kapitalistler, piyasa üzerindeki güçlerini kaybetmemek adına döngüyü durdurmak istediklerinde başka bir döngüye kapı aralarlar. Gerçekten de kar beklentileri sabit kalsa ve yatırımlar artmaya devam etse de bu sefer ücretlerin yani ana talep kaynağının onu takip edemediği bir sürece gidilebilir. Bu durum, uzun vadede karların düştüğü ve yerini yine durgunluk ve enflasyon gibi başka problemlere bıraktığı bir sonuca gider.[8]

Döngüyü Berraklaştırmak

Kalecki’nin ortaya attığı bu döngüsellik onun ölümünden sonra da üzerinde çalışılan bir konu olmuştur. Neo-Kaleckiyen büyüme modelleri adı verilen bu modellerle, ülkelerin belirli zaman aralığında büyüme karakterinin kar-çekişli mi yoksa ücret-çekişli karakterde mi olduğuna dair çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu çalışmalardan en ünlüsü Amit Bhaduri ve Stephen Marglin’in öne sürdüğüdür. Bhaduri-Marglin döngüsü iki büyüme modelinin de kendi içinde iki alt rejime daha bölündüğü iddia etmiştir. Bu yolla büyüme rejimleri, çatışmacı veya canlandırıcı bir karaktere de sahip olmaktadır.[9] Sonuç olarak rejimler sırasıyla a) kâr-çekişli çatışmacı, b) kâr-çekişli canlandırıcı, c) ücret-çekişli çatışmacı, d) ücret-çekişli canlandırıcı olmak üzere dörde ayrılmaktadır. Kâr payı artışının toplam talebi artırdığı rejimlere kar-çekişli, azalttığı büyüme rejimlerine ise ücret-çekişli demekteyiz. 

Robert Blecker, bu analizlere açık bir dış ticaret rejiminin büyüme modelini nasıl etkileyebileceği hakkında çalışarak çeşitli katkılarda bulunmuştur. Örneğin, eğer bir ülke ücret-çekişli büyüme karakterine sahipse, yüksek ücretlerin yurtiçi talebi artıracağını, ancak aynı zamanda bu durumun ülkenin dış rekabet gücünü olumsuz etkileyebileceğini belirtir. Yüksek ücretler, yurtiçi tüketimi artırsa da ihracatta rekabet gücünü azaltabilir, bu da ekonomik büyümeyi sınırlandırabilir. Bu sebeple ülkeler dış ticarette fazla vermek adına ücretleri baskılayabilmektedir.[10

Bu durum sınıf çatışmasını çok daha değerli bir konu haline getirecektir. Şöyle ekler: “Ücretler lehine yeniden bölüşüm ile uluslararası rekabeti sürdürmek arasındaki olası çelişki, isçilerin çıkarları ile kapitalistlerin çıkarlarının memnun edici bir şekilde uyuşması yönündeki başarı şansını büyük oranda azaltmaktadır.”[11

O halde dış ticaret dinamikleri bir ülkenin talep rejimini ve bölüşüm mekanizmasını oldukça fazla etkileyebilmektedir. Yine örneğin ücretlerin payının arttığını varsayalım ve Blecker’in öne sürdüğü gibi bu durum, işletmeleri uluslararası rekabette aksattığı için dış talepte bir düşüş meydana getirsin. Eğer artan ücret payının yarattığı ek talep, bu düşüşü karşılayabiliyorsa, söz konusu ülke, ücret-çekişli bir rejime sahiptir diyebiliriz.

Rejim ve Politika Uyumu/Uyumsuzluğu

En can alıcı noktaya gelirsek eğer büyüme rejiminin hangi karakterde olduğunu saptayabilirsek bu, sağlıklı bir büyüme için nasıl politikalar gütmemiz gerektiğini de bilebiliriz demektir. Zira uygulanan politikalar ile rejimin karakterindeki uyumsuzluk orta ve uzun vadede tatmin edici büyüme oranlarından uzaklaşılacağını gösterir.

Tablo 1 Rejimlerin karakterleri ve uygulanan politikaların etkileri (Kaynak: Marc Lavoie ve Engelbert Stockhammer, Wage-led Growth: Concept, Theories and Policies)

Tablonun dört köşesini ayrı ayrı incelediğimizde daha berraklaşacaktır. Örneğin kâr-çekişli bir rejimde emek piyasasını esnekleştirmek, kurumlar vergisi gibi doğrudan vergileri hafifletmek ve toplu sözleşmeleri yasal açıdan daha etkisiz kılmak gerçekten de büyümeyi besleyebilecektir. Ancak artan eşitsizlik ve dış ticaretteki talebin doğal sınırları, rejimi zamanla ücret-çekişli bir karaktere sokacaktır. Bu değişim saptandığında hükümetlerin yapması gereken, örneğin sendikal hareketleri kuvvetlendiren ve artan oranlı vergilerde artışa giden ve asgari ücrete dikkate değer zamlar yapan bir yapıda olmalıdır.

Aslında görüldüğü üzere Büyük Ilımlılık Dönemi boyunca neoliberal ülkelerdeki büyüme oranlarının Keynesyen dönemin yanında güdük kalmasının[12] sırrı burada yatar. Rejimler, tekrar ücret-çekişli bir karaktere büründüğünde gereken pro-işçi politikalar izlenmemiş bu da büyümeyi sakatlamıştır. Ortaya çıkan resesyon tehlikesi, iç talebin emek yanlısı olmayan bir yolla çözülmesi ile bir süre daha ertelenmiştir. Bu yol akla geleceği üzere borçtur. 

Finansallaşma ve bankacılığın de-regüle edilmesi, hanehalkı borçlanmasını oldukça kolaylaştırmıştır. Bu durum, dış ticaretin veya emek verimliliğinin sağlayamadığı kârların, iç talebi borçlanma yoluyla yani suni bir şekilde canlı tutarak pro-kapitalist politikaların hayatta kalmasını sağlamıştır.[13] Kâr-çekişli büyümenin yapay bir taklidini ortaya koyan bu politikalar, sürdürülebilir değildir zira özel borçluluk ve regüle edilmemiş finans piyasaları ‘finansal istikrarsızlık’ döngüsünü[14] körüklemektedir.

Oyvat, Öztunalı ve Elgin’in yakın zamanda yaptığı bir çalışmada belirttikleri üzere: “Öncelikle, hanehalkı borçluluğunun artması, orta vadede emek kesiminin üzerine ek bir faiz yükü bindirerek, emek kesiminin harcama kapasitesini zayıflatıyor. Eğer emek kesimi ücretlerinin baskılanması karşısında artarak borçlanmaya devam ederse bu borçlanma sürdürülemez bir hale gelecek ve ekonomiyi bir krize sürükleyebilecektir. Finansal regülasyonların daha zayıf olduğu, finansal inovasyonların daha yaygın olduğu ülkelerde, hanehalklarının aşırı borçlanabilmeleri daha kolay olmakta, bu ülkelerin krize girebilme ihtimalleri daha da artmaktadır”[15]

Tablonun diğer tarafı hükümetlerin pro-işçi politikalardan yana olduğu senaryoları ifade eder. Eğer rejim, kâr-çekişli bir karakterde ise bu politikalar kaçınılmaz olarak ekonominin yavaşlaması ile son bulur. Düşen kâr beklentileri, yatırım kıtlığını ve işletmelerin hayatta kalmak için borçlanıp durduğu bir çıkmazı doğuracaktır. Nihayetinde işsizlik ve yüksek enflasyonun el ele görüldüğü stagflasyon olarak hayatımızda yer eder. Bu dönemde hükümetler hayat pahalılığına umutsuzca ücret ve istihdam artışları ile cevap vermeye çalışır. Örneğin 1972 yılında dönemin Britanya Başbakanı Heath, ücret artışlarını hayat pahalılığına endekslemek gibi bir politika izleyerek bahsettiğimiz hataya düşmüştür.[16] Bu senaryo gerek neoliberal sağın gerekse Marksist solun sosyal adalete duyarlı bir kapitalist ekonominin imkansızlığını ifade etmek için kullandığı bir argümandır. Ancak şu ana kadar anlaşılacağı üzere problem, doğru rejimde doğru politikaları uygulamak etrafında dönmektedir.

Sonuncu ve bizce en değerli olan senaryo, ücret-çekişli bir rejimde pro-işçi temelli politikaların sürdürüldüğü sistemdir. Savaş sonrası Keynesyen refah dönemini temsil eden bu sistem, gerek alternatiflerine göre daha uzun süreli uygulanabilirliği[17] gerekse adil bölüşümcü yapısı ile öne çıkar. Üstelik ücret-çekişli bir büyüme, yani daha yüksek reel ücretlerin, firmaları kârlılıklarını korumak için emek verimliliğini artırmaya teşvik etmektedir. Mevcut kanıtlar, reel ücret büyümesinin emek üretkenliği büyümesi üzerinde uzun vadede olumlu bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir.[18] Pro-kapitalist politikalara dönüldüğü 1980’lerden beri Batı’da emek verimliliğinin daha yavaş arttığı düşünülürse bu önemli bir konudur.

Senaryolar incelediğimizde özellikle gelişmekte olan ülkelerin uzun vadeli büyüme planlarını ücret-çekişli bir rejimin inşa edilmesi yönünde yapması bizce en sağlıklı yol olacaktır. Evet, ülkelerin sahip olduğu rejimler yukarıda özetlediğimiz üzere bir değişim göstermektedir ancak bu değişimlerin dış etkenler (savaş, pandemi) kadar iç etkenlerle (kurumlar) de belirlendiği gözden kaçırılmamalıdır. Ticari, finansal ve emek piyasası kurumlarının uzun vadede ücret-çekişli bir rejime uygun düzenlenmesi şüphesiz rejimi daha ücret-çekişli hale getirecek bu da pro-işçi politikaları için uygun bir zemin yaratacaktır. Aslında gelir eşitsizliğini azaltmak gibi politikaların ücret-çekişli bir rejime katkı sağladığına yönelik çalışmaların da varlığı[19], bize emek yanlısı politika ile ücret-çekişli rejimin birbirlerini besleyen olgular olduğunu da öğütlemektedir. 

Zaten son yıllarda yapılmış araştırmalara göz gezdirdiğimizde pro-işçi politikalar tercih edilmese dahi orta-büyük ekonomilerin büyük bölümünün ücret-çekişli olduğunu görmekteyiz.[20] Üstelik sadece ülkelerin değil OECD, AB hatta dünyanın kendisinin dahi ücret-çekişli bir rejime sahip olduğu ortaya koyulmakta.[21] Bu durum, Neoliberalizmin soldan aşılmasının hiç olmadığı kadar mümkün olduğunu gözler önüne seriyor. Neo-kalkınmacılık[22] diye adlandırabileceğimiz bu yol, özellikle Neoliberal düzenin defolarına daha duyarlı olan gelişmekte olan ülkeler için bir çıkış vaat ediyor.

Türkiye’nin Düzeni

İşgücü maliyeti adı verilen olgu; adını sık sık duyduğumuz, özellikle ürün fiyatlarına yapılan zamlarda öne sürülen ana sebeplerden biri. Ancak bir konuda daha işimize yarıyor. Eğer işgücü maliyetini toplam maliyete bölersek bir oran elde ediyoruz. Bu oranın yüksek olması bize o sektörün emek-yoğun, düşük olması ise işbu sektörün sermaye-yoğun olduğunu gösterir. Sektörün sermaye-yoğun hale gelmesi büyük oranda teknoloji ve eğitim yani verimlilik meselesidir. Bazı sektörler ise doğası gereği emek-yoğundur. Türkiye’nin en aktif olduğu tekstil, inşaat ve turizm gibi sektörler bunların başında gelmektedir. İşgücü maliyetlerinin en ciddi gider kalemi olduğu bir durumda kârları arttırma meselesi, haliyle işçi-kapitalist çekişmesinin sonucuna çok daha kuvvetle bağlı olacaktır. Bunun duyarlılığı içinde gelişmiş ülkeler, çatışmanın daha kuvvetli olduğu bu sektörleri başka ülkelere taşımştır. Bu akıştan pay kapan ülkelerden biri olan Türkiye de, aslında dertlerin havale edildiği bir durumda kalmıştır.

Bir diğer nokta ‘Büyük Ilımlılık Dönemi’ boyunca gelişmiş ülkelerdeki düşük enflasyon düzeninin de yine emek/sermaye yoğun sektörler farkıyla okunabilecek olmasıdır. Zira bu sektörler, arz ve talep değişimlerine farklı tepkiler veririler. Emek-yoğun sektörler; talep artışına fiyatları arttırarak, talep düşüşüne ise üretimlerini düşürerek yanıt verme eğiliminde olurlar. Sermaye-yoğun sektörler ise talep artışı ve düşüşüne sırasıyla üretimi artırarak ve fiyatları düşürerek yanıt verir.[23] Bu kabulden yola çıkarsak emek-yoğun sektörlerin hâkim olduğu bir ülkede, kronik bir enflasyon ve işsizlik sorunu yaşanması muhtemeldir. Türkiye’ye havale edilen dert budur. Kemer sıkmak veya sıkı para politikası gibi önlemlerin ise sorunu sadece parasal temelde değerlendirdiği için çözüm olmaktan çok uzak olduğu açıktır.

Politika Önerileri ve Yeniden Kalkınma

O halde sıkışmışlığı aşmanın yollarından biri sermaye-yoğun sektörleri güçlendirmekten hatta inşa etmekten geçecektir. Geçişin ana ateşleyicisi bizce devletin bu sektörleri bizzat yaratması olacaktır. Bu savın nedeni, sermaye-yoğun sektörlerin alameti farikası olan teknolojik yeniliğin, zaten bizzat devletlerce yaratılmakta olduğudur. Hayatımızın parçası olan birçok teknoloji ya devletlerce geliştirilmiş ya da geliştirilmesi adına fonlanmıştır.[24]

Bu farkındalığı literatüre aşılayan Mariana Mazzucato’nun temel tezi, özel sektörün risk alabildiği noktaya kadar girişimciliğin devlet tarafından üstlenilmesidir. Çünkü özel sermaye, uzun ve riskli yatırımlar yapmakta devletlere göre daha temkinli olmak zorundadır. Risklerin azalması ve getiri süresinin kısalması ile sahne, özel sektöre devredilir. Devlet, sıradaki yeniliği yaratmaya koyulur. Buraya düşülecek bir not da yeniliğin yaratım sürecinde devletin ‘crowding-out’ fenomenine sebep olmadığıdır. Zira yukarıda belirtildiği koşullarda özel sektör, zaten faaliyet göstermeye eğilimli değildir ve kapasite kullanım oranları zaten düşüktür.[25]

Ek olarak, gelişmekte olan ülkelerden de söz etmek gerekecektir. Çünkü bulundukları durum gereği yani kalkınma serüvenlerini henüz tamamlayamamış olduklarından farklılaşırlar. Bu sebeple gelişmiş ülkeler adına tasarlanmış olan ‘girişimci devlet’ hipotezinin ötesini düşünmek zorundayız. Zira gelişmekte olan ülkelerdeki özel sektörün faaliyet gösterme kapasitesini gelişmiş ülkeler ile aynı kabul etmek, fazla iyimser bir kabul olacaktır.[26]

İlk olarak, devlet ve piyasa birbirini dışlamak zorunda olan yapılar olarak ele alınmamalıdır. Polanyi’nin Büyük Dönüşüm’ünde ortaya koyduğu gibi devlet ve piyasa ikilisi müşterek bir siyasal düzen kurucusu olarak kabul edilmelidir. Son yıllarda ortaya atılan anaakım dışı çoğu devlet tanımı, bu müşterekliği tasdikliyor. Zaten neoliberal revizyonizmin şöhretine rağmen aktif devlet tipi; kalıntılarını, dinamiklerini ve elemanlarını kaybetmemiştir ve tarihsel olarak bakıldığında hala olumlu bir imge çizmektedir. Dolayısıyla ‘devletin ekonomiden geri çekilmesi’ değildir söz konusu olan, biçim değiştirmesidir.[27] Gerektiğinde bu biçim, tekrar değişebilecektir.

İkinci olarak eklenmesi gereken bir husus da gelişmekte olan ülkelerin konjonktür dışında da düşünmek zorunda olduğudur. Örneğin bu tür ülkelerin sık sık karşılaştığı üzere ani sermaye çıkışları ile yaşadığı arz şokları dönemleri, hükümetlerin uzun vadeli para ve maliye politikaları yürütmesini engeller niteliktedir.[28] Aşağıda da bahsedeceğimiz gibi değişimin ana aktörlerinden olmasını savunduğumuz kalkınma bankacılığının işlerliği, bağımsız bir para politikasına dayanmaktadır. Zira gelişmiş ülkelerin aksine Türkiye gibilerinin dışsal bir faiz oranı belirleyebilmesi serbest sermaye rejimlerinde gerçeklikten uzaktır.[29] O halde özellikle gelişmekte olan bir ülke olan Türkiye, sermaye kontrollerini gündemine almak zorundadır.

Üçüncü olarak, küreselleşme ve değişen ticaret rejimleri sonucunda, kalkınma iktisadının artık tarihe karıştığına yönelik iddiaları bir kenara bırakmalıyız. Ona yeni bir biçim vermeliyiz. Örneğin yeni düzen; kalkınma planlarının merkezi ağırlığını azaltmanın, iyi bir fikir olabileceğini öğütlüyor. Başka bir ifadeyle kalkınma yaklaşımlarında, yerel ekonomik aktörlerin daha öne çıkabilmesi gerekmektedir. Bu durum, kalkınma bankacılığının ve onun İller Bankası gibi çeşitli ayaklarının reform edilmesi gerektiğini açığa çıkarmaktadır. Sivil toplum veya diğer adıyla ‘üçüncü sektörün’ sürece dahil edilerek kalkınma politikalarının teorisinden pratiğine geçişinde sunacakları muhtemel katkılar da göz ardı edilmemelidir.[30]

Kalkınma, katılımcı ve içeriği tartışılabilir haliyle şüphesiz daha dinamik ve daha başarılı olacaktır. Katılımcılığın bir diğer önemi de ülke-içi güç odaklarının da varlığının kavranmasında yatar. Küreselleşme ve serbest ticaret rejimleri ile ülke-dışı güç odaklarının devletlerin politikalarını daha fazla etkileyebiliyor olması, maalesef içerideki güç odaklarının varlığının göz ardı edilmesine yol açmaktadır. Bu sebeple vurguluyoruz ki kalkınma politikaları sadece bürokrat ve kapitalistleri değil emeği de aynı oranda ilgilendirmektedir. Eğer kalkınma programlarımızın da çatışmacı bir döngüye yol açmasını istemiyorsak bir “kapsayıcı politika koalisyonu” yaratmalıyız. Ziya Öniş ve Fikret Şenses’in özetlemesiyle: 

Otoriter rejimlerden farklı olarak, politika rejimini sürekli kılabilmek için, dar politika koalisyonları başarılı seçmen koalisyonları oluşturmak üzere genişletilmeli ve büyütülmelidir. Özgül bir örnek vermemiz gerekirse, (1960’lann ve 1970’lerin Türkiye’sinde olduğu gibi) geniş bir demokratik ortamda bulunan dar koalisyonu, tarımsal çıkarları ve hatta daha önce İİS (İthal ikameci sistem) koalisyonunda yer almayan küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin bir kısmını da kapsamak üzere genişlemek zorunda kalmıştır.”[31]

Son olarak vurgulanması gereken bir nokta da ücret-çekişli bir kalkınmanın bel kemiği olan düzenli ücret artışlarının ulusal düzeyde planlanmasıdır. Ücretlerin ulusal çapta müzakere edilmesi, ekonominin genel istikrarı ve planlaması açısından faydalı görmekteyiz. Böylece ücret artışları, sadece belirli sektörlerde değil, bütün ekonomide uygulanabilir hale gelebilir ve bu yolla ücretlerin dengesiz yükselmesi gibi sorunlar önlenebilir. Bu yaklaşım, enflasyonist baskıların daha iyi yönetilmesine yardımcı olabilir, çünkü ücret artışlarındaki potansiyel asimetri bütüncül bir şekilde kontrol edilebilir. Ancak bu önerinin başarılı olabilmesi için sosyal taraflar arasında güçlü bir koordinasyonun sağlanması, sektörler arası farklılıkların dikkate alınması ve esneklik ihtiyacının göz önünde bulundurulması gereklidir. Ekonomik politika bağlamında bu yaklaşım, özellikle sosyal devlet ve sendikal hareketlerin güçlü olduğu ülkelerde etkili olabilecektir. Bizce Türkiye’nin bu yolda atması gereken en önemli adım işçi sendikalarının tekrar işler hale getirilmesi, böylece işçileri temsil eden bir yapının da hükümet ve işveren kuruluşları gibi etkin bir kurum haline gelmesidir. Bu yolla inşa edilecek bir üçlü yapı, kalkınma politikalarının sadece kapitalistler arasındaki çıkar çatışmalarının ötesinde sınıf çatışmasına da duyarlı olmasını sağlayacaktır.

Enver Mete, Ağustos 2024, Tokat

 

Dipnotlar:

  1. İddiaya göre kapitalizmin doğasına karışılmadığı sürece bölüşüm sorun olmamakta, herkes hak ettiğini almaktadır. Ancak ileride bahsedeceğimiz üzere böyle bir tez, pek de doğru görünmemektedir. Değerli bir eleştiri için: Gökmen Tarık Acar, İktisadı Değiştirmek, İletişim Yayınları
  2. Nicholas Wapshott, Keynes Hayek: Modern Ekonomiyi Tanımlayan Çatışma, Koç Üniversitesi Yaınları, çev. Akın Emre Pilgir s225
  3. John M. Keynes, Genel Teori, Kalkedon Yayıncılık, çev. Uğur Selçuk Akalın, s139
  4. Joan Robinson, Introduction to the Theory of Employment, Hassell Street Press, s36-39
  5. Michal Kalecki, Class Struggle and Distribution of National Income, 1971
  6. Yedek işgücü ordusu; bir kısım işçinin bilerek istihdam edilmemesi sonucu, yapay bir iş rekabeti yaratılarak emek maliyetlerinin düşürüldüğünü iddia eden bir hipotezdir. Kalecki’nin döngüsüne dinamizm kazandıran temel kabullerden biri budur. Boom evresinde isthidam artışı yedek işgücü ordusunu kısacak bu da işçilerin pazarlık gücünü artıracaktır. Sonuç karlardaki düşüşlerdir. Ayrıntılı bir okuma için bknz. Karl Marx, Kapital cilt1, Eriş Yayınları, çev. Alaattin Bilgi, s528-610
  7. Kalecki’den aktaran Bilsay Kuruç, Ücretler ve Karlar Üzerine içinde bulunduğu eser: iktisat Üzerine Yazılar II: İktisadi Kalkınma, Kriz ve İstikrar der: Ahmet H. Köse, Fikret Şenses, Erinç Yeldan, İletişim Yayınları
  8. Michal Kalecki, “Selected Essays on the Dynamics of the Capitalist Economy 1933-1970
  9. Amit Bhaduri and Stephen Marglin. 1990. “Unemployment and the Real Wage: The Economic Basis for Contesting Political Ideologies.” Cambridge Journal of Economics 14 (4): 375–93
  10. Bknz. Robert A. Blecker, ‘Wage-led versus profit-led demand regimes: the long and the short of it,’ Review of Keynesian Economics, 4(4), 373–390.
  11. Robert A. Blecker, a.g.y s.383
  12. Dani Rodrik, How to Save Globalization from Its Cheerleaders”, The Journal of International Trade and Diplomacy, 1(2), s. 1-33.
  13. Kim, Y. K., Setterfield, M., & Mei, Y. (2015). Aggregate consumption and debt accumulation: an empirical examination of US household behaviour. Cambridge Journal of Economics, 39(1), 93112.
  14. Kapitalist ekonomilerin finansal açıdan içsel olarak istikrarsız olduğunu öne süren Hyman Minsky, regüle eden iyi kurumlar olmazsa sistemin sürekli olarak krizler doğuracağını öne sürer. Bknz. Minsky, İstikrarsız Bir Ekonominin İstikrarı, Efil Yayınları, çev. Oğuz Esen
  15. Oyvat, C., Öztunalı, O., & Elgin, C. (2020). Wage‐led versus profit‐led demand: a comprehensive empirical analysis. Metroeconomica, 71(3), 458-486.
  16. Robert Skidelsky, Para ve Devlet: Ana Akım İktisadın Eleştirisi, Tellekt Yayınları, çev. Barış Gönülşen, s209
  17. Robert A. Blecker, ‘Wage-led versus profit-led demand regimes: the long and the short of it,’ Review of Keynesian Economics, 4(4), 373–390.
  18. Storm ve Naastepad yaptıkları çalışmada gelişmiş ülkelerde reel ücretlerdeki yüzde 1 puanlık artışın, emek verimliliğinde yüzde 0,38 puanlık artışa yol açtığını sonucuna ulaşmışlardır. Bu oranın gelişmekte olan ülkelerde daha yüksek olabileceğini de ekleyelim Bknz. Storm, S. and Naastepad, C.W.M. 2013. ‘Wage-led or profit-led supply: wages, productivity and investment’
  19. Cem Oyvat, Oğuz Öztunalı, Ceyhun Elgin, Ücret Çekişli Talep, Kâr Çekişli Talebe Karşı: Kapsamlı Bir Ampirik Analiz, İktisat ve Toplum Dergisi sayı 135, s69-73
  20. Bu konudaki önemli çalışma için bknz. Eckhard Hein and Lena Vogel, Distribution and Growth in France and Germany: Single Equation Estimations and Model Simulations Based on the Bhaduri/Marglin Model
  21. İskandinavya için: Erik Bengtsson & Engelbert Stockhammer (2021) Wages, Income Distribution and Economic Growth: Long-Run Perspectives in Scandinavia, 1900–2010, Review

    OECD için: Jochen Hartwig, Testing the Bhaduri-Marglin Model with OECD Panel Data, KOF Working Papers No. 349

  22. Neo-kalkınmacılık (neo-developmentalism), 2000’li yılların başlarında Latin Amerika’da Neoliberalizmin eleştirisi ile ortaya çıkan ve kalkınma iktisadını yeniden canlandırmayı hedefleyen bir ekonomi politikası yaklaşımıdır. Lula dönemi Brezilya’sı ile birlikte ele alan bir yaklaşım için bknz. Lecio Morais ve Alfredo Saad-Filho, Neo-Developmentalism and the Challenges of Economic Policy-Making under Dilma Rousseff
  23. İlhan Döğüş, Market Power and Inflation Monetary Policy Institute Blog
  24. Bknz. Mariana Mazzucato’nun opus magnumu ‘Girişimci Devlet’, gelişmiş ülkeler özelinde devletin piyasa ve yenilik yaratmadaki rolünü gözler önüne seriyor. Ancak biz gelişmekte olan ülkeler, daha ilerisine bakmalıyız.
  25. Özellikle durgunluk dönemlerinde düşen yapısı ile kapasite kullanım oranlarının Türkiye adına güncel durumu için bknz. https://tradingeconomics.com/turkey/capacity-utilization
  26. Bu perspektifle yazılmış olan ve Çin modelini merkezine alan bir çalışma için bknz. İ. Semih Akçomak ve A. Ulaş Emiroğlu, Devlet Kaynaklı Teknolojik Gelişme: Girişimci Devlet ve Doğurgan Devlet içinde yer aldığı eser: Murat Tiryakioğlu, Devletle Kalkınma Fikret Şenses’e Armağan, İletişim Yayınları
  27. Ben Clift, Karşılaştırmalı Siyasal Ekonomi: Devletler, Piyasalar ve Küresel Kapitalizm, Koç Üniversitesi Yayınları, çev. Esin Soğancılar, s190-191
  28. Buradaki temel çatışma iktisadi olduğu kadar siyasidir de. Dani Rodrik, serbest bir sermaye rejiminde özellikte gelişmiş ülke sınıfına giremeyen ülkelerin küresel sermaye dalgalanmalarından “akıl almaz” şekilde olumsuz etkilendiğini vurgular. Bunun da ötesinde mevcut sistemin maliye bakanlarını, yabancı yatırımcının istekleri ile kalkınma hedefleri arasında bir seçim yapmaya zorladığını ileri sürmektedir. Söz konusu çalışma için bknz. Dani Rodrik, “Who Needs Capital-Account Convertibility?”
  29. Aslında buradaki senaryo basittir: Finans merkezlerini barındıran “merkez” ülkelerin faiz artırması halinde gelişmekte olan ülkelerde bulunan sermayenin, daha yüksek getiri oranı sebebiyle merkeze kaçması doğal bir durumdur. Türkiye gibi çevre ülkeler bu duruma faiz yükselterek cevap vererek sermayeyi içeride tutma çabasına girecektir.
  30. A. Ayşen Kaya, Bölgesel Kalkınma Politikalarında Devletin Rolü, içinde yer aldığı eser: Murat Tiryakioğlu, Devletle Kalkınma Fikret Şenses’e Armağan
  31. Ziya Öniş ve Fikret Şenses, Global Dynamics, Domestic Coalitions and a Reactive State: Major Policy Shifts in Post-War Turkish Economic Development,
Avrupa Aydınlanma’sının Cumhuriyeti: Edebiyat Cumhuriyeti

“La Republique des Lettres”, Türkçesiyle “Edebiyat Cumhuriyeti”[1], Aydınlanma Çağı elitlerinin dönemin bilimsel bulgularını ve felsefi görüşlerini tartıştığı ve yaydığı Avrupa çapında bir forumdu. Edebiyat Cumhuriyeti; Newton, Voltaire, Leibniz, Erasmus, Benjamin Franklin, Kant, Montesquie, d’Holbach, Fichte, Hume… gibi dönemin çoğu entelektüelinden oluşmakta ve Aydınlanma düşüncesinin lokomatifi görevini üstlenmekte olan bir topluluktu. Her ne kadar Edebiyat Cumhuriyeti enformel bir kurum olsa da fiilen Cumhuriyet sıfatını taşımayı hak ediyordu, zira Avrupa’da Cumhuriyetçiliğin doğuşunun şafağında egaliteryanizm (eşitlikçilik) ve burjuva kamusallığının tasavvurunun temsiline soyunmuştu. Edebiyat Cumhuriyeti, Avrupa Aydınlanmasının ruhani cumhuriyeti ve modern cumhuriyetçiliğin de bir habercisiydi. Goodman şöyle yazar: “Edebiyat Cumhuriyeti ismini hakkıyla yansıtıyordu, çünkü belli bir hiyerarşi yoktu.”[2] Dolayısıyla, Modern Cumhuriyetçiliğin erken Modern Avrupa’da, aydınlanmanın iki çocuğu olan modernizmin evrenselliği ile milliyetçiliğin özgücülüğünün gerilim hatları arasında doğuşunu kavrayabilmek için Edebiyat Cumhuriyeti’ni ve altında yatan Aydınlanma felsefesini kavramak zarurettir. Edebiyat Cumhuriyeti, evvela, Aydınlanma’nın kozmpolit ve uluslararası bir tezahür biçimidir. Edebiyat Cumhuriyeti sadece Aydınlanma felsefesinin muhtevasını anlamaya ışık tutmaz; aynı zamanda, Withers’in de altını çizdiği gibi Aydınlanma’nın dinamik ve çok-uluslu yapısını kavramamıza da yardımcı olur.[3] İşte bu yazı da bu noktaları ele alma amacını taşımaktadır. Öncelikle yazıda Aydınlanma düşüncesi ele alınacak, ardından da bunun bir tezahür şekli olan Edebiyat Cumhuriyeti analiz edilecektir.

Kant, ünlü “Aydınlanma Nedir?” makalesinde Aydınlanma olgusunu “aklın kamusal kullanımı” olarak tanımlamıştı.[4] Kant’ın bu tanımlamayla işaret etmeye çalıştığı nokta insan aklının kamusal ve toplumsal sorunlarla meşgul olmasından ziyade, aklın kullanımın çıktılarının şeffaf bir biçimde kamunun huzuruna sunulmasıydı: “Aklın kamusal kullanımından, bir kimsenin bütün okuyucular dünyasının oluşturduğu kamusal topluluğun huzurunda bilge sıfatıyla aklını kullanmasını anlıyorum.”[5] Yani, anlaşılacağı üzere “aklın kamusal kullanımının” alamet-i farikası, aklın ürünü olan kuramların, bilgilerin ve düşüncelerin şeffaf biçimde kamunun önünde üretilmesi ve kamunun da aklın kullanımından elde edilen bu çıktılara erişebilmesiydi. Bu felsefeye müstenit şekilde filizlenen Aydınlanma’nın elde ettiği kazanımlar sadece bilimsel sathdaki devrimsel yenilikler ve icatlalar ile de sınırlandırılamaz, Habermas’ın da işaret ettiği gibi, “aklın kamusal kullanımı” anlayışının temelini oluşturduğu kamusallık tasavvuru esasında “” cumhuriyetçi anayasa” altında liberal hukuk devletinin örgütlenme ilkesi” ni de oluşturarak ciddi bir siyasal işlev de taşımıştı.[6]

Aydınlanma’yı tek bir bağlamda tanımlamak ve weberyan tabirle tek bir “ideal tip”e sıkıştırmak olanaksızdır, çünkü Aydınlanma “mümkün olan her yerde reformcu yaratımın üzerine bir şeyler kuruyordu.”[7] Bu yüzden de doğal olarak Aydınlanma’yı yekpare bir olgu ve akım olarak da ele alamayız, ülkelere ve kişilere göre Aydınlanma’nın tasavvur ediniliş şekli farklılık göstermekteydi. [8] Örneğin, Britanya Adası’ndaki Aydınlanma sürecinde, Kıta Avrupa’sına kıyasla daha fazla ampirizm ve pragmatizm öne çıkmıştı.[9] Aynı şekilde, her ne kadar Aydınlanma açıkça dine karşı bir tavır al(a)madıysa da yine de içinde farklı ve heterojen sesler barındırmaktaydı.[10]) Buna rağmen, “Aydınlanma” tasavvurlarının önemli bir kısmının ortak paydası, insanlığın gelişiminde “faydalı bilgilerin” artması ve yayılmasının anahtar rol oynayabileceği inancıdır. [11] Bu inanç kendi içinde iki tane temel düşünce barındırır: 1. Bilgiyi pragmatik bir gözden idrak etmek, bilgiyi insan ırkının maddi olarak daha iyi bir yere gelmesi için kullanılabilecek bir merdiven, bir araç olarak değerlendirmek ve bilgiyi insanlığın dünyevi çıkarlarının hizmetine sunulması gerektiği. 2. İnsanlığın gelişimi için faydalı bilginin gerek niteliksel anlamda iyileşmesi, gerek niceliksel manada artması, çoğalması gerektiği ve bu çoğalma ve iyileşme kadar onun yaygınlaşması ve geniş kitlelerce kolayca ulaşılabilir olmasının şart olması.

Bu iki alt-düşünceyi üzerinde kısaca durmakta fayda vardır. İlk alt-düşünceyi Mokyr kusursuzca açıklar: “18. Yüzyıl filozofları giderek artan bir biçimde, Tanrı’nın bilgeliğini veya en yaratıcı insan özelliği olan merak duygusunu açıklamak gibi dini bir noktayı kanıtlamak yerine, 18. yüzyıldaki doğa bilgisinin temel amacının insanlığın maddi koşullarını iyileştirmek olduğu fikrinin etkisi altına girdiler..”[12] Yani, Aydınlanma Düşüncesi, “bilgi” olgusunu uhrevi veya kendi başına bir amaç olarak ele almamış, insanın gelişimi için araçsallaştırmış ve “Bilgiyi daima eylemle yakın ilişki içerisinde”[13] ele almıştır. Bu anlayışı en iyi şekilde Francis Bacon’da görmekteyiz.[14] Bacon çok ünlü satırlarında şöyle yazmaktaydı: “İnsanın egemenliği bilgide gizlidir, kralların ve hazinelerinin satın alamayacağı pek çok şey orada saklıdır… şimdi doğayı düşüncede yönetiyoruz ama zorunlulukta ona esir düşüyoruz, oysa buluşta onun tarafından yönlendirilmek istiyorsak, eylemde ona hükmetmeliyiz.”[15] Adorno ve Horkheimer, Bacon hakkında şöyle yazar: “Bacon’a göre bilginin hala “muhafaza ettiği pek çok şey” aslında yalnızca birer araçtır: Bu durumda (bilgi) radyo daha incelikle tasarlanmış bir matbaa, bombardıman uçağı, sahra topunun daha etkili bir biçimi, radar, daha güvenilir bir pusuladır. İnsanların doğadan öğrenmek istediği şey doğaya ve insanlara tümüyle egemen olmak üzere doğayı kullanabilmektir.”[16] Hülasa, Bacon’a göre “Bilginin temel amacı, insanın duygusunu tatmin etmek veya tanrının bilgeliğini göstermek gibi metafizik bir noktayı göstermekten ziyade, insanlığın (yaşama) koşullarını iyileştirmekti.”[17] Bacon’un düşünceleri mercek altındaki döneme ölçülemeyecek kadar büyük derin etkiler bırakması ve söz konusu dönemin; Locke, Newton, Diderot, Benjamin Franklin, Montesquie, Adam Smith, Rousseau gibi çoğu düşünürünü derinden etkilemesi[18] bir yana, bu düşünceler bir zihniyet ve kültür yaratmıştı.[19]

İkinci alt-düşünceyse ilk alt-düşüncenin tanımladığı ve tasavvur ettiği faydalı bilginin geliştirilmesi ve daha da önemlisi yayılmasını istemek anlamına gelmekteydi. Aydınlanma Düşüncesi, aklın ürünü olan bilgilerin kamusal alanın kullanımına sunulmasına epey önem vermişti. Habermas bu tavrı, “(…) aydınlanma açısından kendi kendine düşünmek ile sesli düşünmek ve aklın kullanımı ile onun kamusal kullanımı örtüşür (…)”[20] şeklinde özetler. Yani, bilgi zaman ve mekân içinde yayılması ve böylece de toplumlar tarafından kolayca ulaşılabilir bir statü kazanması son derece mühimdi. Bu anlayışça ifade edilmek istenilen şey şuydu: Faydalı bilgi son kertede insanın zihninde bulunur ve toplumsal açıdan fayda getirebilmesi ve verimli olabilmesi içinse bilginin insanlar arasında genişçe yayılması ve paylaşılması gerekir.[21] Bu anlayışın bir sonucu olarak bilginin belli bir azınlığın ayrıcalıklarının sembolü olmaması, tam tersine kamusal ve ortak bir mal olarak idrak edilmesi gerektiği vurgusu oluştu. Bu devrimsel bir yenilikti zira geçmişte, özellikle de Orta çağ döneminde bilgi olgusu bir imtiyaz aracı olarak değerlendirilmiş, olabildiğince belli bir seçkin sınıfa sınırlı bırakılmaya çalışılmış ve bilim de katı bir toplumsal hiyerarşik anlayış barındırmıştı[22] Hülasa, bilgiye erişimin maliyetinin en azami düzeye düşürülmesi ve böylece de isteyen herkesin kolayca bilgiye erişmeye muktedir olması, Aydınlanma’nın çok önemli bir prensibiydi. Bilginin kamusal ve ortak bir nesne olarak tasavvur edilmesi ve bu yüzden de herkesin ona erişim hakkının olduğu aynı zamanda da Aydınlanma’nın egaliteryan felsefesinin bir yansımasıydı. Bu anlayışın bir sonucu olarak, “açık bilim” denilen olgu doğdu. Mokyr bu konuda şöyle yazar: “(…) bilgi giderek daha fazla mülkiyet dışı hale geldi ve bilimsel ilerlemeler ve keşifler halkla serbestçe paylaşıldı. Böylece bilimsel bilgi, ortaçağ Avrupası’ndaki gelenekte olduğu gibi gizli, ayrıcalıklı bir azınlığa hapsedilmek yerine özgürce iletilen bir kamu malı haline geldi.”[23] Dönemin tanığı olan William Goldwin’in 1789’daki şu sözleri her şeyi özetlemektedir: “Bilimin tekeli(yani bilimin tekel altında tutulması) önemli ölçüde sona ermiştir.”[24] Todorov da bu bağlamda, Aydınlanma sayesinde bilginin çok geniş bir özerklik alanı kazandığına dikkat çeker.[25] Şurada da durmakta fayda vardır ki Aydınlanma Düşüncesi’nin “Açık Bilim” fikri Avrupa’daki devletlerarası yoğun rekabetten yararlı bir biçimde etkilenmiş ve hatta “Açık Bilim”in doğuşu bir açıdan da devletlerarası artan rekabetin bir sonucu olmuştur, çünkü yöneticiler arasındaki artan rekabet bilim adamlarına daha büyük bir hareket alan ve özerklik tanımıştır.[26]

Bu dönemde bilgiye erişimin kolaylaşması birçok yolla gerçekleşmiştir. Örneğin, herkese açık bilim ve felsefe toplulukları, mason cemiyetleri, kahveler, salonlar, artan popüler bilim kitapları, herkesin satın alabileceği ansiklopediler [27] … [28] Açık ve serbest bilimin bünyesinde hayata geçiren sivil toplum kuruluşlarının üstünde durmakta bilhassa fayda vardır, zira bunlar sadece bilginin yayılmasını sağlamıyordu, işin başka bir boyutu daha vardı. Habermas şöyle yazar: “Aydınlanma cemiyetleri, eğitim birlikleri, gizli mason örgütleri ve aydınlatmacı tarikatlar, üyelerinin serbest yani özel kararlarıyla kurulan, gönüllü katılımcılardan oluşan ve kendi içlerinde eşitlikçi ilişki biçimleri, tartışma özgürlüğü ve karar almada çoğunluk ilkesi uygulayan topluluklardı. Elbette burjuvalarca henüz dışlayıcı biçimde oluşturulan bu sosyetelerde, geleceğin toplumunun siyasal eşitlik ölçüleri tecrübe edilebiliyordu.”[29] Diğer bir deyişle, bu tür aydınlanmacı topluluklar çeşitli demokratik ve eşitlikçi mekanizmaları bünyesinde barındırmaktaydı ve bu yüzden de bireylerin demokratik bir muhtevaya sahip kamusal ortamlara alışmalarına epey önemli katkılar sağlamışlardı.[30]

Aydınlanma düşüncesi, yukarıda analiz edildiği gibi, insanlığın gelişiminde “faydalı bilgilerin” artması ve yayılmasının anahtar rol oynayabileceği inancına dayanmaktaydı. Bu inançsa birbirlerini tamamlayan iki tane alt-düşünceden meydana geliyordu: 1. Bilginin insanlığın maddi gelişimi için bir araç olması. 2. Bu bahsi geçen türden bilginin yayılmasının gerekliliği. Şüphesiz ki Aydınlanma Avrupa’sında bu inancın önünde büyük engeller bulunmaktaydı. Teknoloji ve ulaşım sorunları bir yana, söz konusu dönemin İmparatorluklar, şehir devletleri ve erken Modern Devletler arasında parçalanmış Avrupa’sına ölçeği ve sıklığı gittikçe artan savaşlar damga vurmakta ve bunlar yüzünden de bilgiye erişimin maliyeti epey yükselmekteydi.[31] Ayrıca Ortaçağ döneminde bilim ve bilginin tartışılabileceği ve yayılabileceği “özel alandan ayrışmış, kendi başına bir alan olarak kamudan”[32] bahsetmek olanaksızdı. Nitekim Aydınlanma bilgiye erişim maliyetinin yüksek olduğu bir dönemde, bu yüksek erişim maliyetine bir tepki olarak doğuyordu.

Edebiyat Cumhuriyeti esasında Aydınlanma’nın yararlı bilginin yaratılması ve geniş kesimlere yayılmasının önündeki engellerin kaldırılması gerektiği yönündeki inancının bir tezahür biçimiydi. Edebiyat Cumhuriyet’i basitçe Aydınlanma Avrupa’sında doğmakta olan yeni kültürel kamusal alanın bir tarifidir[33] ve bu yüzden de Aydınlanma ile Edebiyat Cumhuriyeti birbirinden ayrılamayacak kadar yakından bağlıydı.[34] Edebiyat Cumhuriyeti, bilginin olabildiğince geniş yayılması ve paylaşılması gereken kamusal bir mal olduğu anlayışına dayanan, uluslararası düzeyde bağlantılı akademisyenler ve entelektüellerden oluşan bir “görünmez enstitü”ydü.[35] Edebiyat Cumhuriyeti, Erken Modern Avrupa’sında aydınların ve bilim adamlarının birbirleriyle genellikle mektup yoluyla iletişim kurdukları bir topluluk olmakla beraber aynı zamanda da yeni oluşmakta olan modern modern kültürel kamusallığının doğuşuydu. Sadece akademisyen ve bilim adamlarından da oluşmuyordu, içinde avukatlar, doktorlar, müzisyenler ve çoğu meslek erbabından kişiler vardı. Bu aydınlar sık sık birbirleriyle mektup yoluyla yazışarak, tüm Avrupa’yı kapsayan esnek bir uluslararası ağlar topluluğu ve bir çeşit uluslararası forum meydana getirmişti. İnsanlar, bilimsel bulgular ve diğer felsefi meseleler hakkında Avrupa’nın diğer aydınlarına mektuplar yazarak ağın parçası olabiliyordu. [36] Anlaşılacağı üzere, Edebiyat Cumhuriyeti resmi bir kurum veya dernek değildi, bir tür sanal topluluktu. Dönemin Çağdaşları açıkça böyle bir kurumun olduğunu farkındaydı, zira bu enformel kurum parçası olan aydınlara belli normlar dayatıyordu. Bununla beraber topluluğun herhangi bir başı veya liderlik pozisyonu bulunmuyordu. [37] Örneğin 1747’de anonim bir yazar, Edebiyat Cumhuriyeti’nin işleyişini anarşikliğinden yakınıyor ve durumu düzeltmek için Edebiyat Cumhuriyeti için genel bir büro öneriyordu.[38] Edebiyat Cumhuriyeti’nin bu başsız ve ademi merkezi yapısının sebep olduğu üyeler arasındaki zayıf sosyal bağlar, ilerleyen kısımlarda da bahsedileceği üzere, başarısında temel bir oynayacaktı.

Avrupalı Aydınlar için Edebiyat Cumhuriyeti bir topluluk olduğu kadar, bir kültürel kimlikti de. Çoğu zaman, aydınlar kendi kimliklerini “Edebiyat Cumhuriyeti” bağlamında tanımlamaktaydı. [39] Edebiyat Cumhuriyeti’nin mensupları kendilerini Avrupa’da Aydınlanma’nın dinamosu olarak telakki ediyor ve doğal olarak da bundan gurur duyarcasına kendi kimliklerini de bu bağlamda tanımlıyorlardı. Edebiyat Cumhuriyeti kavramı, şuanlık tespit edilebildiği kadar, ilk kez 1417 yılında Venedikli Hümanist Francesco Barbaro’nun mektubunda kullanılmıştır. [40] Edebiyat Cumhuriyeti’nin en ünlü vatandaşlarından birisi olan Voltaire, Edebiyat Cumhuriyeti’nin kuruluşunu şöyle kaleme almaktaydı: “Filozoflar arasında bu dönemden daha evrensel bir iletişim hiç olmamıştı. En inatçı savaşların ve çok sayıda farklı dinin ortasında, Avrupa’da bilinçsizce bir Edebiyat Cumhuriyeti kuruldu; sanatlar ve bilimler, hepsi böylece birbirlerinden karşılıklı yardım aldılar ve akademiler bu cumhuriyetin oluşmasına yardımcı oldu. (…) Her mezhepten ve her bir bölgeye yayılmış gerçek bilginler, bu topluluğun (yani Edebiyat Cumhuriyeti’nin) bağlarını güçlendirdiler.”[41]

Her ne kadar ilk kez 15. Yüzyılın başlarında adından bahsedilse de, Edebiyat Cumhuriyeti, büyük bir entelektüel kurum ve topluluk olarak ilk olarak Erasmus’un döneminde ortaya çıkmış ve 1680-1720 yılları arasındaysa zirvesine ulaşmıştı.[42] Edebiyat Cumhuriyeti ilk başta Güney Avrupa ve İtalya’nın şehir devletleri civarında yoğunlaşmıştı. Hatta öyle ki Dellaloğlu, Floransa ve Venedik Cumhuriyetlerinin Edebiyat Cumhuriyeti’ne dönüştüğünü ifade eder.[43] İlerleyen dönemlerdeyse, Edebiyat Cumhuriyeti’nin ağırlık merkezi daha kuzey’e kaymıştır.[44] Bununla beraber Edebiyat Cumhuriyeti, Balkan Osmanlısı’na kadar tüm Avrupa’ya genişçe yayılmıştı. Dönemin Osmanlı tebaasının bir parçası olan Yunan felsefeci Theophilos Corydalleus veya çağının en önde gelen matematikçilerinden olan Polonyalı Jan Brozek gibi Avrupa’nın Doğu’sunda yaşayan çoğu insan Edebiyat Cumhuriyeti’nin yurttaşları olmuştu.

Peki Edebiyat Cumhuriyeti’nin kaç mensubu vardı? Edebiyat Cumhuriyeti, üyeliğin kayıt altına alındığı resmi bir sivil toplum kuruluşu olmadığı için mensuplarının kaç kişi olduğunu kestirmek çok zordur. Ama yine de bir tahmine göre, Fransız Devrimi sırasında Cumhuriyet’in 30 bin civarında mensubu vardı.[45] Mektuplaşma üyeleri birbirine bağlayan ana iletişim ağıydı ve bu ağ toplamda milyonlarca mektup meydana getirmiştir. Sadece Leibniz, şu ana kadar tespit edilebildiği kadar, 20 bin mektup kaleme almıştır. Erasmus ise 700’den fazla kişiyle mektuplaşmış ve 3200 civarında mektup yazmıştır.[46] Edebiyat Cumhuriyeti’nden bugüne tahminen 1 ya da 2 milyon mektup gelebilmiştir, ama maalesef bunlar da Avrupa’nın dört bir yanındaki arşivler ve kütüphanelere tasnifsiz olarak dağılmış durumdadırlar.[47]

Başlangıçta Edebiyat Cumhuriyeti’nin iletişim dili Latinceydi, hatta Erasmus Edebiyat Cumhuriyeti’nin vatandaşı olmak için iyi düzeyde Latin kültürü bilmek gerektiğine de dikkat çekmişti. [48] Fakat ilerleyen dönemlerinde Latincenin yerini Fransızca aldı. İfade edildiği gibi Edebiyat Cumhuriyeti’nin mensuplarının temel haberleşme amacı mektuplaşmaydı. [49] Üyeler, bilimsel buluşlarını, felsefi görüşlerini, yaptıkları deneylerin sonucunu, icat ettikleri nesneleri ve daha nicesini mektuplarında anlatıyor ve bu mektupları Avrupa’nın dört bir yanına dağılmış Edebiyat Cumhuriyeti’nin diğer vatandaşlarına yolluyordu. Aslında yazışmaların içeriği son derece çeşitliydi, kimi zaman uzun ve hacimli bilimsel raporlar, kimi zamansa nispeten şahsi sayılabilecek kısa notlar vardı.[50] Yurttaşlar arasındaki sürekli mektuplaşmalardan oluşan sosyal ağ Edebiyat Cumhuriyeti’nin iskeletini oluşturmaktaydı. Fakat mektuplaşma iletişim ağının sürdürülmesi için tek yol da değildi. Özellikle 18. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren bilimsel toplumlar, kulüpler ve salonlar bu ağın sürdürülmesinde önemli roller oynamaya başladılar.[51]

Edebiyat Cumhuriyeti, Aydınlanma kültürü ve tasavvurunun somutlaşmış haliydi. Withers bu konuyu şöyle yazmaktaydı: “Aydınlanma, genel kavramlarla kozmopolit bir Edebiyat Cumhuriyetiydi.”[52] Bacon’un felsefesinden derinden etkilenmiş Edebiyat Cumhuriyeti vatandaşlarının amacı bilgi üretimi ve paylaşımıyla insanlığa hizmet etmekti.[53] Aydınlanma’nın açık bilim olgusu Edebiyat Cumhuriyeti’nin şahsında ifadesini bulmuştu. Özellikle geç ortaçağ’ın skolastik ve feodal zihniyetine karşı Edebiyat Cumhuriyet yeni ve devrimsel bir bilim anlayış inşa etmekteydi. Bu anlayış sadece bilimsel bilginin kamunun hizmetine sunulmasını teşvik etmiyor, aynı zamanda saygılı ve akademik bir tartışma kültürünün tohumlarını atıyordu. Dönemin önde gelen felsefecisi ve Edebiyat Cumhuriyetinin vatandaşı Pierre Bayle bu hususu metaforik bir üslupla şöyle anlatmaktaydı: “(Edebiyat Cumhuriyeti’nde) tanınan tek egemenlik hakikat ve akıl egemenliğidir; onların himayesinde, savaş masumca herkese açılabilir (…) Herkes hem egemendir ve hem de hukuken herkese karşı sorumludur. Toplumun yasaları, hata ve cehaletle ilgili olarak doğa durumunun bağımsızlığını zedelememiştir; bu konuda her birey silahlanma hakkına sahiptir ve bu hakkı, yöneticilerden izin almadan kullanabilir… Bir kitaba yöneltilen eleştiriler yalnızca yazarının bu ya da şu ölçüde bir kavrayışa (aydınlanmaya) sahip olmadığını göstermekle sınırlıdır; ancak bu bilgi eksikliğiyle bile yazar, bu toplumun tüm hak ve ayrıcalıklarından faydalanabilir ve onur sahibi ve iyi bir vatandaş olarak ünü en küçük bir zarar görmeden devam edebilir; bir eleştirmen, bir kitaptaki hataları kamuoyuna açıklarken, Devlet’in İhtişamına (yani Edebiyat Cumhuriyeti’ne) etki eden hiçbir şeyi kendisine mal etmemektedir.”[54]

Hemen not edilmeli ki burada “savaş” ve “silah” kavramları, tartışma ve eleştirinin metaforlarıdır. Özetle Bayle Edebiyat Cumhuriyeti içerisindeki tartışma kültürünün mahiyettine dikkat çekmekteydi. Cumhuriyet içerisindeki tartışma kültürü Aydınlanma’nın her şeyi yargılayıcı, sorgulayıcı ve şüpheci tavrından kaynaklandığı kadar [55], ilerleyen kısımlarda da analiz edileceği üzere, Edebiyat Cumhuriyeti’nin “zayıf sosyal ağ” niteliğinden de kaynaklanmaktaydı. Şöyle ki yazarlar birbirleriyle yüzyüze tanışıklıkları olmadığı için okudukları mektupları daha irdeleyici ve eleştirel ele alma eğilimindelerdi. Elbette ki bu minvalde bir tartışma kültürünün oturması sancılı olmuştu, zira bazen mektuplardan sürdürülen tartışmalarda hakaret etmek ile eleştiri yapmak arasındaki sınır muğlaklaşmış ve bunun için de topluluk belli bir tartışma normları oluşturmak amacıyla söz konusu iki eylemin sınırlarını keskince belirlemeye eğilmiştir.[56]

Mokyr, Edebiyat Cumhuriyeti’nin normlarını şöyle özetler: “Edebiyat Cumhuriyeti’ni yöneten temel normlar; giriş özgürlüğü, itiraz edilebilirlik, yani her türlü bilgi biçimine itiraz etme hakkı, uluslararasılık ve yeni bilgiyi kamusal alana yerleştirme taahhüdüydü. Bu son kural, şimdi açık bilim dediğimiz şeyin anahtarıdır ve Edebiyat Cumhuriyeti’nin etik temeliydi. Bilginin özgürce değişimi ve açık dolaşımı, “Cumhuriyet”in zımni kurallarıydı.(…) İlahiyat, filoloji, astronomi, tıp ve doğa felsefesindeki çoğu konuda, Cumhuriyet üyeleri büyük ölçüde farklı görüşlere sahip olabilirdi. Ancak, bu tür anlaşmazlıkların nasıl yürütüleceği ve nasıl çözülebileceği konusunda genel olarak hemfikirdiler.”[57] Mokyr’in özeti epey açıklayıcı olmasına rağmen çok önemli bir norm atlanmıştır: eşitlikçilik/ egaliteryanizm. Bu normların teker teker üzerlerinde durmakta büyük fayda vardır.

Edebiyat Cumhuriyeti, en azından teoride, olabildiğince kapsayıcı olmaya çalışan bir topluluktu. 1699’da Vigneul-Marviel şöyle yazmaktaydı: “(Edebiyat Cumhuriyeti) dünyayı kucaklıyor ve bütün milletlerden, bütün sosyal sınıflardan [durumlardan], bütün yaşlardan ve her iki cinsiyetten oluşuyor.”[58] Edebiyat Cumhuriyeti sadece aydınların ve bilimadamlarının kendi bulgularını paylaştığı ve bir nevi akademik diyalektikler yürüttüğü bir topluluk değildi; zira bilim Adamları ve filozoflardan çok daha geniş bir meslek erbabını kapsaması bir yana, aynı zamanda da bir eğitim misyonuna da sahipti. Bu eğitim misyonuysa sıradan insanlara kamunun önünde aklını kullanmayı ve tartışmayı öğretmekti. Edebiyat Cumhuriyeti’nin önde gelenlerinden birisi olan Erasmus, Edebiyat Cumhuriyeti’ne katılımın şartlarını şöyle ifade etmişti: “(katılmak isteyenlerin her biri) iyi mektupları iyi değerlerle birleştirmeli, yunanca ve latin kültürlerinde bilgili olmalı, nazik ve zeki bir sohbetçi olmalı(…) (ve her şeyden önce) ortak iyilik anlayışına yönelik son derece gelişmiş ve gayretli bir vatandaşlık duygusuna sahip olmalı.”[59] İfade edilmeli ki, Erasmus’un döneminde yunan ve latin kültürüne aşinalık entellektüelliğin bir ön şartı olarak telakki ediliyordu, ama bu anlayış ilerleyen yıllarda yavaş yavaş silindi. Pratikte de zaten Edebiyat Cumhuriyeti’ne herhangi bir resmi giriş şartı bulunmuyordu. Genellikle öğrenme ve bilim tutkusu, insancıllık ve alçak gönüllük gibi özellikler ile belli bir düzeyin üstünde bilgi birikimine sahip olduğunu yazdıkları mektuplarda belli eden kişiler topluluğa kabul ediliyordu.[60] Goodman Edebiyat Cumhuriyeti’ne kabul koşullar hakkında şöyle yazar: “Edebiyat Cumhuriyeti bölgesel olarak tanımlanmadığı için, belki de tarihte rızaya dayanan vatandaşlığın bulunduğu tek cumhuriyetti. Edebiyat Cumhuriyeti’nde doğmak veya oraya taşınmak da mümkün değildi. Vatandaş olmak, (Edebiyat Cumhuriyeti’nin) değerlerini onaylamak, uygulamalarına katılmak ve bu değerlerin ve uygulamaların gerçekleştirilebileceği kibar tartışma kurallarına rıza göstermekle olurdu.”[61]

Edebiyat Cumhuriyeti, eleştirel tartışmalar yürüten bir kamu tahayyül etmekte ve Cumhuriyet’in vatandaşları da kendilerini bu yeni kamunun bir temsilcisi olarak görmekteydi. Özellikle 18. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Edebiyat Cumhuriyeti’nden etkilenen sosyal salonlar ve kahvelerin faaliyete geçmesiyle, Cumhuriyet tam anlamıyla kamuoyunu belirlemeye ve vatandaşları da toplumsal tartışmaların merkezine oturmaya başladı.[62] Durum böyle olunca Edebiyat Cumhuriyeti daha da geniş kitleleri kapsamaya ve hatta sıradan insanları tartışmalara dahil ederek onları da kendi vatandaşı yapmaya çalıştı.[63] Bununla beraber tabi ki de bu kapsayıcılığı da abartmamak gerekir zira her ne kadar kapsayıcılık temel bir değer olarak vurgulansa da o dönemde bahsedilen minvalde entelektüel ve bilimsel tartışmaları takip eden ve bunların parçası olmak isteyen kişiler nüfusun sadece küçük bir bölümünü teşkil etmekteydi. Mokyr şöyle yazar: “Edebiyat Cumhuriyeti vatandaşları neredeyse tamamı, tanım gereği oldukça eğitimliydi ve birkaç istisna dışında hem Latince hem de kendi dillerinde okuryazardı. Üyelerin büyük bir kısmı tıp ve hukuk alanında eğitim almış ve bu alanda çalışan kişilerden oluşuyordu, ancak elbette birçoğunun geniş bir bilgi ve ilgi alanı yelpazesi vardı.”[64] Hülasa kapsayıcılık ve açıklığın dönemin şartları dolayısıyla önemli ölçüde teoride kaldığına işaret etmekte fayda vardır. Ama teoride bile bu değerlerin sahiplenilmesi yine de devrimsel bir adımdı.

İtiraz edilebilirlik, Edebiyat Cumhuriyeti’nin en temel değerlerinden birisiydi zira Edebiyat Cumhuriyeti anti-dogmatizme ve en azından teoride olsa da her düşünceye itiraz edilebilme hürriyetine inanan bir topluluktu. Özellikle önceki kuşaklardaki eski bilim adamları ve filozofların düşüncelerinin dokunulmaz olamayacağı, hatta tam tersine onların yanlışlarının da hiç çekinilmeden eleştirilmesi gerektiği inancı mevcuttu. Edebiyat Cumhuriyeti’nin önde gelen bir vatandaşı Jean Le Clerc bu inancı şöyle özetler: “Bir şey kendi başına kötüyse, eskilerin örneği onu daha iyi yapmaz. Hiçbir şey bizi onları geliştirmekten alıkoymamalıdır. Edebiyat Cumhuriyeti sonunda aklın ve aydınlığın diyarı haline geldi, otorite ve kör inanç diyarı değil(…)”[65] Keza Mokyr da bu olguyu şöyle özetler: “Fizik, astronomi, tıp ve diğer alanlardaki eski otoriteler hâlâ saygıyla karşılanıyor ve onlara sözde destek veriliyordu; ancak toplumun temel varsayımı, eskilerin söylediği her şeyin sorgulanmasının ve kanıtlar gerektiriyorsa bulgularını çürütmenin kabul edilebilir olduğuydu. Eski otoritelerin birçok konuda yanıldığı kabul ediliyordu.” [66] Edebiyat Cumhuriyeti’nin önde gelen vatandaşlarından olan Bayle, Edebiyat Cumhuriyeti’ndeki geniş tartışma ortamını edebi, metaforik ve biraz da abartılı bir üslupla şöyle de betimlemekteydi: “Bu Cumhuriyet son derece özgür bir devlettir. Hakikat’ın imparatorluğu yalnızca burada tanınır ve onun koruması altında dostların arkadaşlarına, Babaların çocuklarına karşı tetikte olması gereken herkese karşı masum bir savaş yürütülür.”[67] Yeniden ifade etmekte fayda vardır ki burada kullanılan “savaş” ifadesi Edebiyat Cumhuriyeti içindeki hareketli tartışma ortamının hakkını vermek için kullanılan bir metaforudur. Bununla beraber pratikte birtakım kusurlar vardı. Örneğin, gelenekleri ve dini radikalce eleştiren insanlar topluluk tarafından bastırılmaya çalışılmış ve dışlanmıştı.[68] Buna rağmen yine de ifade edilmeli ki ifade ve eleştiri hürriyetinin daha bir ütopya olduğu Avrupa’da, Edebiyat Cumhuriyeti epey özgür bir tartışma ortamı sağlıyordu.

Edebiyat Cumhuriyeti belli bir ulusun veya ülkenin tekelinde değildi. Daha önce de ifade edildiği gibi etkisi Osmanlı Balkanlarına kadar uzanmakta ve kozmopolitliği en temel değerlerinden birisi olarak görmekteydi.[69] Mokyr bu hususta şöyle yazar: “Kurum gerçekten kozmopolit bir yapıya sahipti; sınırları veya dini pek umursamıyor, etnik köken veya dil gibi doğuştan sahip olunan özellikleri ise genellikle göz ardı ediyordu. Paris’ten uzak bölgeler de dahil olmak üzere Avrupa’nın büyük bir kısmına yayılmıştı.”[70] Edebiyat Cumhuriyeti’nin öncüllerinden olan Petrarca, “Edebiyat öğrenenler için yalnızlık bir vatandır, özgürlüktür, mutluluktur.”[71] diyerek açık evrensellik tasavvuru yansıtmaktaydı. Cumhuriyet’in kozmpolit yapısı, farklı ülkedeki vatandaşlarının sürekli yazışmalarıyla canlı tutulmaktaydı.[72] Örneğin, Voltaire’in Edebiyat Cumhuriyeti bağlamında mektuplaştığı kişilerin Avrupa’da bölgelere göre dağılımı aşağıdaki gibidir [73]:

Bu bağlamda Edebiyat Cumhuriyeti, Aydınlanma’nın muhtevasını teşkil eden evrenselci ve kozmopolit özü içselleştirmişti. Fakat buna karşın, unutulmamalı ki aydınlanmanın muhtevası sadece kozmopolit bir evrensellik tasavvurundan oluşmuyordu; Greenfeld’in de yazdığı gibi: “Millet fikri aydınlanmanın getirdikleri arasındaydı.” [74] Dolayısıyla, her ne kadar kozmopolit tarafı hâkim olsa da, Edebiyat Cumhuriyeti çeşitli şekillerde içinde milliyetçilik fikrilerini de barındıracaktı. Edebiyat Cumhuriyeti’nin öncüllerinden olan Erasmus şöyle yazmaktaydı: “Doğa, yalnızca belirli insanlara değil, hatta her millete bir tür ortak öz sevgi yerleştirmiştir ve onsuz neredeyse hiçbir şehir yoktur. Ve bu nedenle İngilizler, diğer şeylerin yanı sıra, özellikle güzellik, müzik ve şölenlerde meydan okurlar. (…) Parisliler, diğerlerini dışlayarak, kendilerine ilahiyatın tek bilgisini atfederler.”[75] Dizenin devamında, Erasmus, milletlerin kendilerine duydukları bu öz-sevgiyi olumlar. Fumaroli, Erasmus’un kullandığı “öz-sevgi” kavramının bugünün terminolojisiyle milliyetçiliğe tekabül ettiğini yazar, fakat bu yine de konuda ihtiyatlı olmak gerekir.[76] Aynı zamanda Cumhuriyet’in en ünlü mensuplarından birisi olan Voltaire’in Fransız ulusal kimliğine çok ciddi katkılarda bulunduğunu unutmamalıyız. Bu bağlamda ifade edilebilir ki Edebiyat Cumhuriyeti her ne kadar prensip olarak bir kozmopolit bir tavır sergilemeye çalışsa ve önemli ölçüde bu tavrı sergilese de; yine de, pratikte, kimi zaman bir töz olarak olsa da, milliyetçiliği de barındırmıştır.[77]

Yeni bilgiyi kamusal alana yerleştirme taahhüdüydüyse, topluluğun “en önemli işlevsel kuralıydı.”[78] Önceki kısımlarda da üzerinde durulduğu gibi, esasında bu prensip Aydınlanma felsefesi’nin en temel olgusuydu. Edebiyat Cumhuriyeti, aydınların, bilim adamlarının veya filozofların, kuramlarını veya bulgularını paylaştığı ve bunlar üzerine tartışmalar yürüttüğü bir sosyal ağdı. Önceden de ifade edildiği gibi, topluluk Bacon’cu felsefeden derinden etkilenmiş ve bilginin ortak çalışmaya dayalı kamusal doğasını özümsenmişti. Mokyr bu hususu şöyle özetler: “Edebiyat Cumhuriyeti’nin çoğu vatandaşının ortak paydası(…) bilginin büyümesi ve özgürce yayılması inancına olan bağlılıkları ve bu bilginin sonunda tüm insanlığın hizmetinde olabileceğine dair Baconcu inançlarıydı.”[79] Bu inançları, Edebiyat Cumhuriyeti’nin gelişkin ağları sayesinde Avrupa’nın her köşesine yayılacak ve Avrupa tarihinin ilk fikir pazarını meydana getirecekti. Bilgiyi kamusal alana yerleştirme taahhüdü, daha önce de bahsedildiği üzere, bilginin kamusal bir mal olarak anlaşılmaya başlanmasının bir sonucuydu. Bu anlayışa göre bilgi belli bir sınıfın imtiyazı içinde olmamalı ve tüm sınıflar için bilgiye erişim ortak bir hak olmalıydı. Bu hem açık bilimin temeli hem de Avrupa’da eşitlikçi bir toplum tahayyülünün habercisiydi. Zira bu tahayyüldeki kamusallığa göre, Aydınlanma görüşünce insanlığın kurtuluşu için en önemli olgu olarak görülen bilgiye, hangi sınıfta olursa olsun, her insanın erişimi temel bir haktı. Bilgi, bugün modern dünyada hala bir toplum için en kritik olgudur. Otoriteryen rejimler her şeyden önce bilgiyi kontrol ve manipüle etmeye eğilimlilerdir. Bu sebepten dolayı da bilginin kamusal bir mal olarak herkesin erişimine açık olması gerektiği inancı, Avrupa’da yeni bir siyaset anlayışının öncüsüydü.

Egaliteryanizm, yani eşitlikçilik Edebiyat Cumhuriyeti’ni bir “cumhuriyet” yapan olguların başında gelmekteydi. Edebiyat Cumhuriyeti, kendisini Avrupa’nın ilk egaliteryan topluluğu olarak tahayyül etmiş[80] ve kendi vatandaşları arasındaki eşitlik prensibi üzerine kurulmuştu.[81] Edebiyat Cumhuriyeti’nin önde gelen yurttaşı olan Pierre Bayle, Edebiyat Cumhuriyeti’nde tartışılan yeni konuları ve bilgileri yayınlamak için çıkardığı Nouvelles de la Republique des Lettres(Edebiyat Cumhuriyeti’nden Haberler) isimli gazetesinde şöyle yazmaktaydı: Vatandaşlar, hepimiz eşitiz, çünkü hepimiz Apollo’nun çocuklarıyız.”[82] Edebiyat Cumhuriyeti o zamanın aristokratik dünyasındaki her türlü hiyerarşiyi reddetmekteydi. Goodman bu konuda şöyle yazar: “Edebiyat Cumhuriyeti’nin seçkin bir vatandaşı, Fransız monarşisinin en üst düzey tebaasına eşit, hatta daha iyi olmalıydı, Fransız toplumu ve Edebiyat Cumhuriyeti farklı toplumsal kategorilerle işliyordu.”[83] Aynı zamanda Cumhuriyet içerisinde dini farklılıklar da önemsenmiyor ve insanların dini görüşlerindeki farklılıklar saygıyla karşılanıyordu.

Edebiyat Cumhuriyeti içerisindeki eşitlikçilik prensibi Cumhuriyet’in “Karşılıklılık” (reciprocity) kuralınca da temellendirilmişti. Edebiyat Cumhuriyeti her şeyden öte iletişimdeki karşılıklılık kuralı sayesinde dinamizmini uzun süre sürdürebilmişti. Bu kurala göre Cumhuriyet’in bir üyesi, kendisine gelen mektuba cevap vermek zorundaydı. Herkes, kendilerine gelen mektuplara cevap vermeyi Cumhuriyet’in ahlaki bir yükümlülüğü sayıyordu. [84] Bu karşılıklılık prensibi herkesin herkes ile iletişim içerisinde olabilmesini mümkün kılmıştı, örneğin Cumhuriyet’in bir mensubu olan sıradan Polonyalı bir matbaacı, Voltaire ile yazışabilme ve sosyal meseleleri tartışabilme imkanına sahipti veya Balkanlar’daki bir doktorun Benjamin Franklin ile yazışma imkanı vardı, zira Cumhuriyet’in prensiplerine göre vatandaşlar birbirlerinin mektuplarına cevap vermeliydi. Bu karşılıklılık normu, Edebiyat Cumhuriyeti’nde tam anlamıyla bir egaliteryan topluluk ruhu yaratmıştı. Hülasa Goodman’ın da kaydettiği gibi. “Yazışmanın karşılıklılık prensibi, hem Cumhuriyet vatandaşları arasındaki ilişkileri yapılandıran eşitlik duygusunu yansıttı hem de bu duyguyu güçlendirdi. “[85] Bu egaliteryanizm tasavvuru aynı zamanda kendi içlerinde temellendirdikleri Cumhuriyet’in vatandaşlığı hissiyatını da somutlaştırmıştı. Örneğin, Cumhuriyet’in mensubu Antoine-Leonard Thomas’a göre entelektüelliğin özünde krala karşı kişisel sadakat değil, hakikate karşı bağımsız bir sadakat duygusu vardı ve bu hakikata sadakat duygusu da insanı Edebiyat Cumhuriyeti’nin yurttaşı yapmaktaydı. [86] Demek ki, hakikate duyulan sadakat, egaliteryanizmin somutlaştığı vatandaşlık kavramının temelini teşkil ediyordu. Hülasa, kişilerin servet ve ünvanlarının en azından doğrudan Edebiyat Cumhuriyet’indeki konumları üzerinde bir etkisi yoktu.[87] Edebiyat Cumhuriyeti’nde bireyler yazdıkları mektupların içeriğine ve bu mektupların içinde sundukları bilimsel bulgu ve teorilerin kapsamına göre değer görmekteydi.

Cumhuriyet’in egaliteryanizm tasavvuru sadece mektupların karşılıklılık ilkesine yansımamıştı, Cumhuriyet’ten etkilenerek faaliyete geçen bilim toplulukları, kahveler ve salonlarda da açıkça hissedilmekteydi. Edebiyat Cumhuriyeti’nin üzerine oturduğu sosyal ağ çoğunlukla mektuplaşmalarla oluşuyordu, ama 18. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Edebiyat Cumhuriyeti’ndeki tartışmalar özellikle Fransa’da oluşan yeni kamusal mekanların sosyal ağlarına da dayanmaya başladı. Bu kamusal alanlardan en önemlisi salonlardı, zira salonlar edebiyat cumhuriyetinin sosyal temelini oluşturuyordu.[88] Edebiyat Cumhuriyetindeki tartışma ortamından ilham alarak oluşturulan salonlar 18. Yüzyıl koşullarında devrimsel mahiyetteydi, çünkü salonların iç yönetimleri cumhuriyetçi bir anlayışa dayanmaktaydı. Salonlardaki tartışmaların belli saygı ve adap kurallar çevresinde yürütülmesi gerekmekteydi. Daha önceden bir kamusal tartışma kültürü mevcut olmadığından, insanlar kimi zaman eleştirmek ile hakaret etmek arasındaki farkı kaçırabiliyorlardı. Bu yüzden de salonlar kendi içlerindeki tartışmaları modere etmek ve düzeni sağlamak için bazı kurallar koymaya başladılar. Nitekim salonların devrimsel mahiyetti, sadece yeni bir kamusal tartışma kültürünü halkın çeşitli kesimlerine aşılamasından ibaret değildi; aynı zamanda salonlarda tartışmaların moderasyonu için koyulan kurallar cumhuriyetçi bir anlayışın tohumlarını atmaktaydı. Goodman bu olguya şöyle dikkat çeker: “Çağdaş mutlak monarşi teorilerine göre, kral, belirli bir toplumsal yapı içinde birliği ve düzeni sağlamakla görevliydi. Kral, farklı grupların çelişkili taleplerini üst bir pozisyondan otoriter bir şekilde uzlaştırarak düzeni sağlıyordu. Oysa salon sahibi de düzensiz bir toplumda düzen yarattı, fakat bunu Tanrı ve tarih tarafından onaylanmış bir kutsal otorite ile değil, John Locke’un tanımladığı gibi, yönetilenlerin rızasıyla, yani bir cumhuriyetçi bir şekilde gerçekleştirdi. Amerikan kolonileri 18. yüzyılda cumhuriyetçi yönetim için Locke’un teorisine başvurdular; Edebiyat Cumhuriyeti’nin vatandaşları ise bu uygulamayı (çok daha önce) Paris’teki salonlarda deneyimlediler. Daha sonra seçilecek olan devlet başkanı gibi ve Fransız kralının aksine, salon yöneticisi ne yasaların kaynağıydı ne de onların üstündeydi; ne yasama yetkisine sahipti ne de mutlak bir hükümdardı. Salon sahibi, toplumda düzeni, her bireyin rıza gösterdiği hukukun kuralını somutlaştırarak ve uygulayarak sağlıyordu.”[89] Ayriyeten, kadınlar da salonlardaki tartışmalara ve konuşmalara serbestçe katılabiliyor ve erkeklerle eşit muamele görüyorlardı.[90] Hatta öyle ki, birçok salonun yöneticisi de kadındı ve bu yönetici olan kadınların tartışmalarda moderatör olarak rol almaları, Edebiyat Cumhuriyeti yurttaşları tarafından kabul ediliyordu.[91] Dolayısıyla, Edebiyat Cumhuriyeti, kadınların erkeklerle aynı haklara sahip olmasının kabul edildiği bir kamusal ortamın inşasının ilk adımlarından birisiydi. Kısacası, Edebiyat Cumhuriyeti çoğu açıdan eşitlikçi bir tasavvuru taşımakta ve bu anlayışı da Avrupa’nın dört bir yaymaktaydı.

Edebiyat Cumhuriyeti’nin dayandığı normlar ve felsefenin özetinden sonra, sıklıkla ihmal edilen bir konuya değinmek gerekir. Edebiyat Cumhuriyeti esasında bir yandan da Aydınlanma felsefesinin yarattığı bir sorunun pratik bir çözümüydü. Yazının önceki kısımlarında da ifade edildiği gibi, Aydınlanma fikrinin ana ilkelerinden birisi bilginin kamusal bir olgu olarak görülmesi ve dolaşımının da serbest olmasını savunmaktır. Bu fikir en iyi şekilde “açık bilim” olgusunda ifadesini bulur. Aynı zamanda Aydınlanma’nın Baconcu felsefesi bilginin artışı ve yayılışını insanlığın gelişiminin temeli olarak görüyor ve bunların teşvik edilmesi gerektiğini savunuyordu. Böylelikle bir gerilim meydana gelmekteydi: “Bilgi kamu malı olarak görülüp serbestçe dağıtılırsa, bu bilgiyi üretenler nasıl teşvik edilir ve ödüllendirilir?”[92] Aydınlanma’nın bilgi tasavvuru kendisiyle beraber bir teşvik sorunu doğurmaktaydı, eğer bilgi kamusal bir mal olarak görülürse, bu bilgiyi üretecek insanların nasıl teşvik edileceği sorusu çok önemliydi, çünkü bilginin üretilmesi ve çoğalmasının da insanlığın gelişiminde kilit bir oynayacağı düşünülmekteydi. Edebiyat Cumhuriyeti, söz konusu teşvik sorununa verilen bir cevap niteliği de taşımaktadır. Edebiyat Cumhuriyeti bir enformel itibar mekanizması üzerinden işlemekteydi. [93] Cumhuriyet’in yurttaşları kendi fikir ve bulgularını kamusal alana çeşitli sosyal ağlar aracılığıyla duyuruyor ve diğer yurttaşların bu fikir ve bulgular hakkındaki değerlendirmelerine göre değişen bir saygınlık ve şöhret elde ediyorlardı. Bir insanın cumhuriyet içerisindeki saygınlığı ve şöhreti, kendi yaptığı çalışmaların kalitesine göre değişkenlik göstermekteydi. Çalışmalarının kalitesi de doğal olarak onları okuyan Cumhuriyet’in diğer yurttaşlarının değerlendirmelerine bağlıydı. Örneğin, bir bilim adamı bir buluş yaparsa, kendi saygınlığı, diğer yurttaşların bu buluşa biçtiği değer kadar artıyordu. Bu o dönem için çok önemliydi, zira unutulmamalıdır ki Edebiyat Cumhuriyeti Avrupa’nın en önde gelen aydınlarını kapsıyordu. Farzı misal, Voltaire’in veya Newton’ın takdirini kazanan bir insan aşırı bir şöhret elde edebilir, üniversitelerde iyi işler bulabilir veya daha iyi araştırma fonları alabilirdi. Edebiyat Cumhuriyeti içerisinde bilginin üretimine teşvik parasal değildi, teşvik daha ziyade Avrupa etrafında şöhret ve nüfuzun artmasını ihtiva etmekteydi. Bir insan kendi yaptığı deneyin sonuçlarını kamusal alana koyarak kendi saygınlığını arttırmayı hedefliyordu. Doğal olarak artan bu saygınlık çoğu ihtimalde dolaylı olarak maddi kazançlar da getirmekteydi. Söz konusu dönemde modern ve tercih edilen bir patent sisteminin olmadığı da göz önünde tutulursa, Edebiyat Cumhuriyeti bilginin üretimi için gayet makul bir teşvik sağlıyor ve böylece de Açık Bilim’in getirdiği teşvik sorununa bir çözüm öneriyordu.[94] Ayriyeten bu husus, Edebiyat Cumhuriyeti’nin Avrupa tarihinin ilk büyük ölçekteki fikir pazarı olduğunu da ortaya koymaktadır

Edebiyat Cumhuriyeti’nin ünlü yurttaşlarından birisi olan Jean le Rond d’Ambert’ın ifadeleri, söz konusu saygınlık mekanizmasını ortaya koymaktadır: “Edebiyat Cumhuriyeti insanının itibarını ilerletmek için geniş bir mektup alışverişinden daha iyi bir şey yoktur… Hatta büyük Leibniz bile en sönük yazarlarla bile mektuplaşarak bunu(yani bu prensibi) uygulamıştır.”[95] Bu sayede çeşitli bilgilerin Avrupa’nın dört bir yanına yayılabilmesi ve bunların da çeşitli insanlar tarafından kullanılabilmesi için uygun bir ortam meydana gelmişti. Yayılan faydalı bilgiler sadece teknolojik veya bilimsel bilgiler de değildi, örneğin optimal Fabrika organizasyonu hakkındaki bilgilerin yayılması, erken 19. Yüzyılın Fransız tekstil endüstrisinde çok önemli bir rol oynayacaktı. [96] Her halükârda, bilginin bu kadar hızlı yayılabileceği bir altyapının inşası ekonomi için çok kritikti, zira bir ekonomideki üretkenlik artışı sadece icatların ve inovatif faaliyetlerin olmasından ziyade bu icat ve inovatif araçların yaygınlaşmasına ve erişilebilmesine bağlıdır.[97] Bu bağlamda Edebiyat Cumhuriyeti, Avrupa’da 18. Yüzyılda meydana gelecek olan devrimsel teknolojik değişimin kaynaklarından birisini oluşturmaktaydı.[98]

Son olarak bir noktaya daha değinmek şarttır. Doğal olarak birisi şöyle makul bir soru sorabilir: “Edebiyat Cumhuriyeti’nin bilgi ağını oluşturan çoğu insanın hayatı boyunca birbirleriyle tanışmamış olmalarına rağmen niçin Edebiyat Cumhuriyeti’nde iletişim ve bilgi aktarımı bu kadar verimliydi?” Anlaşılacağı üzere Edebiyat Cumhuriyeti yurttaşlarının birbirleriyle kurdukları iletişim ağı zayıf bir ağdı ve gerçek hayattaki yüz-yüze tanışıklığa dayanmıyordu. Bu koşullara rağmen Cumhuriyet’in oluşturduğu ağın şaşırtıcı başarısını anlamak için Granovetter’in “Zayıf Bağların Gücü” (The Strength of Weak Ties) dediği olguyu göz önünde tutmalıyız.[99] Granovetter’in işaret ettiği gibi, yeni bilgiler zayıf bağların oluşturduğu ağlarda daha verimli bir şekilde yayılır. Çünkü birbirleriyle güçlü sosyal bağlara sahip olan insanların paylaşacakları bilgi, muhtemelen benzer kaynak ve gözlemlere dayanacakken, birbirleriyle zayıf sosyal bağları olan insanların bilgi ve gözlemlerin daha farklı kaynaklardan gelme olasılığı daha yüksektir. Ayriyeten, güçlü bağlara sahip insanların değiş tokuş edeceği bilgilerin birbirleriyle benzer olma olasılıkları da daha yüksektir. Sonuç olarak zayıf sosyal bağlara sahip insanlar, birbirleriyle farklı kaynaklardan bilgi edinme olasılıkları daha yüksek ve aynı zamanda da birbirlerinin sahip oldukları bilgiyi zaten bilme olasılıklarının daha düşük olduğundan bilginin yayılımı için daha verimli bir ortam sağlar. Bunun yanı sıra zayıf bağlarla birbirlerine bağlı insanlar birbirlerinden öğrenecekleri bilgileri sorgulamaya ve eleştiri süzgecinden geçirmeye daha meyilli olacağından, daha verimli bir tartışma ortamı doğmakta ve fikir ve bulgular daha iyi filtrelendikleri için daha verimli hale gelmekteydiler. Kısacası, Edebiyat Cumhuriyeti’nin zayıf bağlara sahip bir sosyal ağ olması, onun bir zaafı değil; tam tersine avantajıydı. [100]

Son kertede Edebiyat Cumhuriyeti Avrupa’da Aydınlanma’nın lokomotifi görevini üstlenmiş ve Mokyr’ın da ifade ettiği gibi Aydınlanma döneminde faydalı bilginin çok hızlı bir şekilde yayılmasının arkasındaki ana kurum olmuştu.[101 Fakat Edebiyat Cumhuriyeti’nin mirası bununla da sınırlı değildi. Edebiyat Cumhuriyeti’ni çalışan çoğu kişinin es geçtiği belli noktalar mevcut, Edebiyat Cumhuriyeti adlandırmasındaki “Cumhuriyet” sözcük seçimi, sadece güzel görünsün diye tercih edilmemişti. Bilakis fiilen Edebiyat Cumhuriyeti’nin eşitlikçi felsefesini yansıtmak için yapılmış bilinçli bir tercihti. Bu görünmez Cumhuriyet 1780 yılında bir yazarın şiirsel üslubuyla şöyle betimlenmekteydi:

“İnsanların kaderini belirleyen tüm hükümetlerin ve pek çoğu mutlakıyetçi olan devletlerin ortasında, insanların ve mülklerin üzerinde egemenliği bulunan hükümdarlar veya yargıçlar tarafından yönetilen bu devletlerin arasında, yalnızca akıl üzerinde egemenlik kuran bir tür imparatorluk vardır ki, buna Cumhuriyet adını veriyoruz; çünkü bu Cumhuriyet bağımsızlığını korur ve esas niteliğiyse hürriyettir. Bu, yetenek ve düşüncenin Cumhuriyetidir. Akademiler bu imparatorluğun mahkemeleridir; yetenekleriyle tanınan insanlar ise onun değerli kişileridir. Saygınlıkları onların unvanıdır; eğer isterseniz, doğanın kendilerine bahşettiği bu ayırıcı nitelikleri elde edemeyen bir tür yetim gibidirler. Liyakatleri sayesinde farklı bir tür oluştururlar ve yeryüzünün büyük güçleri kadar parlak bir üne sahip olurlar.”[102]

Edebiyat Cumhuriyeti, aristokratik imtiyazları reddetmesi, öncelediği ifade özgürlüğü ortamı ve koyu bir egaliteryan anlayışıyla Avrupa’da devrimler çağının şafağını temsil eder. Edebiyat Cumhuriyeti, Avrupa’da doğan modern cumhuriyetçi tahayyülün kaynaklarından birisi olduğu gibi aynı zamanda da bu tahayyülün muhtemelen ilk uygulayıcılarından birisiydi. Hatta, Fransa Cumhuriyeti’nin Kurucu Meclisi olan Ulusal Meclis’in önde gelen üyesi ve Fransız Devrimi’nin de liderlerinden birisi olan Henri Gregoire şöyle konuşmaktaydı: “Edebiyat Cumhuriyeti’nin çabaları olmasaydı, Fransız Cumhuriyeti hala doğmamış olurdu.”[103] Bir o kadar da önemlidir ki, Edebiyat Cumhuriyeti modern cumhuriyetlerin temelini oluşturacak olan Aydınlanma’nın ahlakını temsil etmekle kalmıyor, bunu Avrupa’nın her bir köşesine de ithal ediyordu. Bu ahlakı Todorov şöyle özetler: “Aydınlanma’nın ahlakıysa öznel değil özneler-arasıdır: İyi ve kötüye dair ilkeler, potansiyel olarak tüm insanlığa ait olan bir konsensüsün konusudur ve bu konsensüs rasyonel argümanların alışverişiyle kurulur, dolayısıyla aynı zamanda evrensel nitelikte insani bir hususiyete dayanır. Aydınlanma ahlakı, insanın kendisi için duyduğu bencil aşktan değil insanlığa saygıdan kaynaklanır.” [104] Yani, Aydınlanma, özneler arası kamusallık tasavvurundan oluşan ahlakının Avrupa’nın dört bir yanına yayılmasını da Edebiyat Cumhuriyeti’nin her yere uzanan kollarına borçluydu. Sonuç olarak ifade edilmelidir ki Edebiyat Cumhuriyeti ve onun ideası anlaşılmadan ne Aydınlanma’yı ne de modern cumhuriyetçiliğin doğuşunu kavramak olanaksızdır.

Alp Buğdaycı, Ağustos 2024, İstanbul.

Dipnotlar:

[1] Bildiğim kadarıyla, “La Republique des Letter” veya “Republic of Letters”’ı Türkçeye çeviren ilk kişi olan Adnan Adıvar “Bilgi Cumhuriyeti” olarak çevirmiştir. Fakat Türkçe yazında kabul gören çeviri “Edebiyat Cumhuriyeti’dir. Bu çevirinin kısa bir tartışması için bak: Besim F. Dellaloğlu, Poetik ve Politik, Timaş, 2020, s. 128.
[2] Dena Goodman, The Republic of Letters, Cornell University Press, 1996, s. 136.
[3] Charles J. Withers, Placing the Enlightenment, The University of Chicago Press, 2007, s. 47.
[4] Immanuel Kant: Beantwortung der Frage: Was ist Aufklarung?, Berlinische Monatsschrift, 1784, s. 481-494.
[5] Aktaran: Jürgen Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, çev: Tanıl Bora ve Mithat Sancar, İletişim, 2003, s. 206.
[6] Jürgen Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, s. 207. Ayrıca Richard Rorty’e göre, Aydınlanma’nın iki vehçesi vardır: felsefi ve siyasal. Felsefi vehçesi din yerine rasyonal düşünceyi ve hümanizmi vurgular. (Necmettin Tozlu hümanizmi şöyle tanımlar: nitelikte ve öte dünya ile ilgili olanın değil, bu dünya ve insanla ilgili olanın yüceltildiği bir genel eğilimin uç noktasını teşkil eden ve insanı, kendi üzerinde sınırlayıcı hiçbir otoriteye ihtiyacı olmayan, kendine yeterli bir antik kategori olarak tanımlayıp, onu, hakikatin ve bütün değerlerin yegane ölçüsü ve kaynağı kabul ederek evrenin merkezine yerleştiren dünya görüşü.[Necmettin Tozlu, Eğitim Felsefesi, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1997, s. 332] ) Siyasal vehçe ise daha “iyi” bir siyasal düzeni hedefler. Fakat bu “iyi”lik doğal olarak muğlaktır. Bak: Rorty, Richard. 2001. “The Continuity between the Enlightenment and ‘Postmodernism’.” In Keith Michael Baker and Peter Hanns Reill, eds., What’s Left of the Enlightenment? Stanford, Calif.: Stanford University Press, pp. 19–36.
[7] Ulrich Im Hof, Avrupa’da Aydınlanma, çev: Şebnem Sunar, Afa Yayıncılık, 1995, s. 196.
[8] Ahmet Çiğdem, Aydınlanma Düşüncesi, Dedalus, 2017, s. 16.
[9] Joel Mokyr, The Enlightened Economy, Penguin Books, 2011, s. 37. Ayriyeten Britanya’da bilim de Fransa’ya göre daha deneysel ve mekanikti. Bak: Joel Mokyr, The Lever of the Riches, Oxford University Press, 1992, s. 242.
[10] Todorov aydınlanmanın amacının dinleri reddetmek değil, bir hoşgörü ortamı sağlamaktır.(Tzvetan Todorov, Aydınlanma Zihniyeti, çev: A. Nüvit Bingöl, bgst Yayınları, 2019, s. 11) Fakat ifade edilmeli ki Aydınlanma düşünürlerinin dine bakış açısı büyük değişiklikler gösterir. Mesela Rousseau’nun görüşü Voltaire’dan daha farklıdır.(Lucien Goldmann, Aydınlanma Felsefesi, çev: Emre Arslan, Doruk Yayınları, 1999, s. 97-8.) zira Voltaire neredeyse her dine savaş açmıştı.(Servet Tanilli, Voltaire ve Aydınlanma, Cumhuriyet Kitapları, 2020, s. 209) Fakat her halükarda Karatani’nin de işaret ettiği gibi aydınlanma zihniyetini basitçe bir din eleştirisi olarak tanımlamak doğru değildir. (Kojin Karatani, Dünya Tarihinin Yapısı, çev: Ali Karatay, Metis, 2017, s. 296-7)
[11] Joel Mokyr, The Enlightened Economy, 2017, s. 34.
[12] Joel Mokyr, Long-term Economic Growth and the History of Technology, Handbook of Economic Growth, 1. Cilt, Elsevier, 2005, s. 1134.
[13] Lucien Goldmann, Aydınlanma Felsefesi, 1999, s. 14.
[14] Bacon için bak: Joel Mokyr, A Culture of Growth, Princeton University Press, 2018, s. 70-98.
[15] Aktaran: Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 71-2.
[16] Theodor W. Adorno, Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği, çev: Nihat Ülner ve Elif Öztarhan Karadoğan, Kabalcı Yayıncılık, 2014, s. 20.
[17] Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 293.
[18] Joel Mokyr, The Enlightened Economy, 2011, s. 40-2; Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 90-7; Friedrick Copleston, Felsefe Tarihi, 7. Cilt bölüm 1; Aydınlanma, çev: Aziz Yardımlı, İdea, 2004, s. 100.
[19] Joel Mokyr bu hususa “Baconcu program” demektedir.
[20] Jürgen Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, 2003, s. 204.
[21] Bacon da bu hususu ayriyeten vurgulamıştır. Bak: Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 81.
[22] Bu konu için bak: William Eamon, Science and the Secrets of Nature, Princeton University Press, 1996; Paul A. David, The Historical Origins of ‘Open Science’: An Essay on Patronage, Reputation and Common Agency Contracting in the Scientific Revolution.” Capitalism and Society Vol. 3, No. 2, s. 1–103, 2008.
[23] Joel Mokyr, Long-term Economic Growth and the History of Technology, Handbook of Economic Growth, 1. Cilt, Elsevier, 2005, s. 1133.
[24] Aktaran: Joel Mokyr, The Enlightened Economy, 2011, s. 63.
[25] Tzvetan Todorov, Aydınlanma Zihniyeti, 2019, s. 12.
[26] Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 182-3.
[27] İfade edilmeli ki ansiklopediler tek başlarına önemli ölçüde ekonomik büyümeye sebep olmuşlardır. Bak: Lukas Rosenberger, Enlightenment, Industrial Revolution and the Knowledge Economy, Ludwig Maximillian Münih Üniversitesi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, 2022, s. 117-164.
[28] Charles J. Withers, Placing the Enlightenment, 2007, s. 76-82.
[29] Jürgen Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, 2003, s. 16.
[30] Nitekim Dahl şöyle yazar: “Vatandaşlık bilgisi; sadece resmi okul eğitimiyle değil, halkın katıldığı görüşmelerle, tartışmalarla, müzakerelerle, güvenilir bilginin ulaşılabilir olmasıyla ve özgür bir toplumun diğer kurumlarıyla sağlanır. (Robert A. Dahl, Demokrasi Üzerine, çev: Betül Kadıoğlu, Phoenix Yayın, 2021, s. 51-2.
[31] Bilgiye erişimin maliyetinin artması sadece bilginin yayılma hızını yavaşlatmaz, aynı zamanda bilginin üretimini de azaltır. Bak: Joel Mokyr, The Gifts of Athena, Princeton University Press, 2005, s. 8.
[32] Jürgen Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, 2003, 64.
[33] Besim F. Dellaloğlu, Poetik ve Politik, 2020, s. 128.
[34] L. W. B. Brockliss, Calvet’s Web Enlightenment and the Republic of Letters in Eighteenth- Century France, Oxford University Press, 2002, s. 5.
[35] Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 186.
[36] Bu açıdan da bir çeşit sosyal medyaya benzerlik gösteriyordu: “İnsanlar, mektup yazma eylemiyle bu topluluğun bir parçası oldular: sürekli bir iletişim ağı kurmayan veya bunu reddeden bilim insanları, bu Cumhuriyetin vatandaşları olarak kabul edilmezdi. Bugünün sosyal medyasına benzer bir durumdu: eğer bağlı değilseniz, sosyal medyanın dışında ne kadar ‘sosyal’ bir kişi olursanız olun, onun parçası olamazsınız. Bilginler ilerleme aşamasındaki çalışmalar ve yayımlanmış kitaplar hakkında bilgi paylaşır, meslektaşlar hakkında dedikodular yapar, öğrencileri tavsiye eder, üniversitelerin, prenslerin ve kilisenin politikaları üzerinde düşünür ve aile meseleleri ile sağlık durumları hakkında bilgiler paylaşırlardı. Mektupların yanıtlanması gerekiyordu: karşılıklılık hayati bir ilkeydi(…)”( Van Miert, Dirk. “What was the Republic of Letters? A brief introduction to a long history.” Groniek 204/5 (2014), s. 270)
[37] Marc Fumaroli, The Republic of Letters, çev: Lara Vergnaud, Yale University Press, 2018, s. 19
[38] Dena Goodman, The Republic of Letters, 1996, s. 90.
[39] Örneğin, Edebiyat Cumhuriyeti’nin mensuplarının yazdıkları mektuplarda bu görülebiliyordu. (bak: Marc Fumaroli, The Republic of Letters, 2018, s. 19.)
[40] Marc Fumaroli, The Republic of Letters, 2018, s. 69.
[41] Aktaran: Marc Fumaroli, The Republic of Letters, 2018, s. 23.
[42] Grafton, Anthony. “A Sketch Map of a Lost Continent: The Republic of Letters.” Republics of Letters: A Journal for the Study of Knowledge, Politics, and the Arts 1, no. 1 (May 1, 2009), s. 4; Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 187.
[43] Besim F. Dellaloğlu, Poetik ve Politik, 2020, s. 129.
[44] Marc Fumaroli, The Republic of Letters, 2018, s. 100. Hof, Paris’in Edebiyat Cumhuriyeti’nin “tartışmasız” olarak merkezi olduğunu yazar.( Ulrich Im Hof, Avrupa’da Aydınlanma, 1995, s. 92.) Brockliss ise 18. Yüzyılın sonuna doğru Paris’in Edebiyat Cumhuriyeti içerisindeki başkent konumunun pekiştiğini kaydeder.( L. W. B. Brockliss, Calvet’s Web Enlightenment and the Republic of Letters in Eighteenth- Century France, 2002, s. 367)
[45] Van Miert, Dirk. “What was the Republic of Letters? A brief introduction to a long history.” Groniek 204/5 (2014), s. 283.
[46] Van Miert, Dirk. “What was the Republic of Letters? A brief introduction to a long history.” Groniek 204/5 (2014), s. 282.
[47] Neyse ki son yıllarda Edebiyat Cumhuriyeti’nden kalan yazışmaların tasniflenmesi, düzenlenmesi ve dijitalleşmesi için bazı önemli girişimler faaliyete geçti. Bak: https://culturesofknowledge.history.ox.ac.uk ; https://www.republicofletters.net
[48] Marc Fumaroli, The Republic of Letters, 2018, s. 21.
[49] 18. Yüzyılın ortasından sonra Edebiyat Cumhuriyeti bazı sivil toplum veya bilim kuruluşları sayesinde kurumsallaşmayı başlayınca, mektuplaşmanın ağırlığı biraz daha azaldı ama yine de hakim sosyal ağ olarak önemini korudu. (Dena Goodman, The Republic of Letters, 1996, s. 96.)
[50] Dena Goodman, The Republic of Letters, 1996, s. 18. Ayrıca mektuplarda ele alınan konularda inanılmaz farklılıklar göstermekteydi. Mesela, Cumhuriyet’in bir vatandaşı olan Benjamin Franklin, ahlak felsefesinden meterolojiye kadar çoğu konuda yazışmalar yapıyordu. ( Van Miert, Dirk. “What was the Republic of Letters? A brief introduction to a long history.” Groniek 204/5 (2014), s. 278.)
[51] “Onsekizinci yüzyılın ikinci yarısında, Avrupa’daki hemen hemen her büyük şehirde(ve hatta Amerikan kıtasındaki Philadelphia’da bile) Edebiyat Cumhuriyeti için kurumsal bir yapı vardı. (L. W. B. Brockliss, Calvet’s Web Enlightenment and the Republic of Letters in Eighteenth- Century France, 2002, s. 10.)
[52] Charles J. Withers, Placing the Enlightenment, 2007, s. 44.
[53] Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 72; Dena Goodman, The Republic of Letters, 1996, s. 33.

[54] Aktaran: Paul A. David, The Historical Origins of ‘Open Science’: An Essay on Patronage, Reputation and Common Agency Contracting in the Scientific Revolution.” Capitalism and Society Vol. 3, No. 2, s. 1–103, 2008, s. 46.
[55] Aydınlanma yazarlarına göre bireyin aklı bir yargıçtı. (Lucien Goldmann, Aydınlanma Felsefesi, 1999, s. 36)
[56] Dena Goodman, The Republic of Letters, 1996, s. 96.
[57] Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 189.
[58] Aktaran: Dena Goodman, The Republic of Letters, s. 16.
[59] Aktaran: Marc Fumaroli, The Republic of Letters, 2018, s. 21.
[60] Grafton, Anthony. “A Sketch Map of a Lost Continent: The Republic of Letters.” Republics of Letters: A Journal for the Study of Knowledge, Politics, and the Arts 1, no. 1 (May 1, 2009), s. 8.
[61] Dena Goodman, The Republic of Letters, 1996, s. 105-6.
[62] Dena Goodman, The Republic of Letters, 1996, s. 46; Charles J. Withers, Placing the Enlightenment, 2007, s. 67.
[63] Dena Goodman, The Republic of Letters, 1996, s. 46; Charles J. Withers, Placing the Enlightenment, 2007, s. 149 ve 181-2.
[64] Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 194.
[65] Grafton, Anthony. “A Sketch Map of a Lost Continent: The Republic of Letters.” Republics of Letters: A Journal for the Study of Knowledge, Politics, and the Arts 1, no. 1 (May 1, 2009), s. 18.
[66] Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 194.
[67] Aktaran: Marc Fumaroli, The Republic of Letters, 2018, s. 131.
[68] Grafton, Anthony. “A Sketch Map of a Lost Continent: The Republic of Letters.” Republics of Letters: A Journal for the Study of Knowledge, Politics, and the Arts 1, no. 1 (May 1, 2009), s. 18.
[69] Dena Goodman, The Republic of Letters, 1996, s. 46; Charles J. Withers, Placing the Enlightenment, 2007, s. 23.
[70] Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 188.
[71] Aktaran: Besim F. Dellaloğlu, Poetik ve Politik, 2020, s. 130.
[72] Dena Goodman, The Republic of Letters, s. 20.
[73] Görsel doğrudan şuradan alınmıştır: Mark Koyama, Jared Rubin, How World Became Rich, Polity Press, 2022, Figür 8.8.
[74] Liah Greenfeld, Milliyetçilik Moderniteye Giden 5 Yol, Alfa Yayınları, 2017, s. 463.
[75] Aktaran: Marc Fumaroli, The Republic of Letters, 2018, s. 50.
[76] Her ne kadar milliyetçilik ve millet fikri modernitenin bir ürünü olsa da özcü çıkarımlar yapmaktan kaçınmak gerekir. Cemal Kafadar şöyle yazmaktaydı: “Şimdi kullandığımız şekliyle vatan fikrinin modern ideolojilere ve siyasetlere has olduğu doğru ve bunu bilmek özcü-köktenci dayatmalara karşı çok önemli, ama şunu unutmamak kaydıyla: Bir “yer”e aidiyet hissi, eski zamanlarda da dar ve sığ bir şey değil, o aidiyetle birlikte gelen savunmacı refleks de öyle, kaybın verdiği acı da öyle.(Cemal Kafadar, Kendine Ait Bir Roma, Metis, 2017, s. 29.)
[77] Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 193.
[78] Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 201.
[79] Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 196-7.
[80] Grafton, Anthony. “A Sketch Map of a Lost Continent: The Republic of Letters.” Republics of Letters: A Journal for the Study of Knowledge, Politics, and the Arts 1, no. 1 (May 1, 2009), s. 1-2.
[81] Marc Fumaroli, The Republic of Letters, 2018, s. 24.
[82] Aktaran: Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 180.

[83] Dena Goodman, The Republic of Letters, s. 98.
[84] Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 186.
[85] Dena Goodman, The Republic of Letters, 1996, s. 18.
[86] Dena Goodman, The Republic of Letters, 1996, s. 47.
[87] Tabiki dolaylı yollardan paranın etkisi olabilirdi. Zira ancak belli bir refah seviyesinin üzerinde yaşayan insanların kafasını entelektüel ve bilimsel işlere vermek için zamanı olacaktı.
[88] Dena Goodman, The Republic of Letters, 1996, s. 75 ve s. 99-100.
[89] Dena Goodman, The Republic of Letters, 1996, s. 105.
[90] Dena Goodman, The Republic of Letters, 1996, s. 83.
[91] Dena Goodman, The Republic of Letters, 1996, s. 91.
[92] Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 183-4.
[93] Esasında bu mekanizma, bir açıdan, Avner Greif tarafından detaylıca ele alınmış olan Mağribi Tüccarları arasındaki saygınlık mekanizmasına da benzerlik göstermektedir. Bak: Greif, Avner. “Contract Enforceability and Economic Institutions in Early Trade: The Maghribi Traders’ Coalition.” The American Economic Review, vol. 83, no. 3, 1993, s. 525– 48; Avner Greif, Kurumlar ve Modern Ekonominin Gelişimi, çev: Hacer Atabaş, alBaraka Yayınları, 2022, s. 65-91.
[94] Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 185-6.
[95] Aktaran: Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 181-2.
[96] Juhasz, R; Squicciarini M. And Voigtlander P. (2024) Technology Adoption and Productivity Growth: Evidence from Industrialization in France, Forthcoming in the Journal of Political Economy.
[97] Buera, F. J. And Lucas R. E. (2018). Idea Flows and Economic Growth, Annual Review of Economics, 10, 305-320; Hall, B. (2004). Innovation and Diffusion. NBER Working Paper 10212.
[98] Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 214.
[99] Granovetter, Mark S. “The Strength of Weak Ties.” American Journal of Sociology, vol. 78, no. 6, 1973, pp. 1360–80.
[100] Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 191-2.
[101] Joel Mokyr, A Culture of Growth, 2018, s. 189.
[102] Daston L. The Ideal and Reality of the Republic of Letters in the Enlightenment. Science in Context. 1991;4(2), s. 367-8.
[103] Aktaran: Marc Fumaroli, The Republic of Letters, 2018, s. 23.
[104] Tzvetan Todorov, Aydınlanma Zihniyeti, 2019, s. 32.

 

 

Cumhuriyet’in İşçisi Olmak I: İktisadi Kalkınmanın Bedeli

“Kemalist Devletçilik Anlayışının Bir Analizi” başlıklı yazımda da gösterdiğim gibi erken cumhuriyet döneminde özel sermaye birikimini önceleyen iktisat tahayyülü[1] çok güçlü bir iktisadi büyüme trendi yakalamıştı. Hatta Türkiye, 1927-1939 arasında en hızlı sanayileşen üç ülkeden birisi olma sıfatına nail olmuştu.[2]

Fakat bu dönemi incelerken, bahsi geçen makalede de ifade ettiğim gibi, madalyonun diğer bir yüzünün olduğu da unutulmamalıdır. Fevkalade ekonomik büyümeye rağmen bu büyümenin tüm toplumsal sınıflara eşit dağıldığını ifade etmek çok zordur. İki bölümden oluşan bu yazı serisinde cumhuriyet iktisadını emekçi sınıflar açısından değerlendireceğim.

Esas itibariyle iktisadi eşitsizliğin, Piketty’nin özel teşebbüse dayalı kapitalist ekonomilerin eşitsizlik üretmeye mahkum olduğu[3] tezinden ziyade, siyasi bir mahiyete sahip olması ve devletin kurumsal yapısı ile politikalarının sonucunda ortaya çıktığını ifade etmek yanlış olmayacaktır.[4]

Bewley’nin emek ekonomisi alanında çığır açmış çalışmasında da gösterdiği gibi ücretler çoğu zaman işçinin üretkenliğiyle örtüşmeyebilir.[5] Bu yüzden de sosyal adaletsizliği ve ücretlerin seviyesini, salt olarak neoklasik iktisadın öne sürdüğü marjinal verimlilik kanunu, yani işçinin üretkenliğinin arz-talep mekanizması ile reaksiyonu açıklamasıyla izah edemeyiz.

Stiglitz bu konuda şöyle yazmaktaydı: “(Eşitsizlik) ik­tisadi olduğu kadar siyasal süreçlerin de bir sonucu(dur) (…) Modern bir ekonomide devlet, oyunun kurallarını belirler ve bu kuralları uygu­lar: adil rekabetin ne olduğu, hangi davranışların rekabet karşıtı ve yasadı­şı sayıldığı, kişinin borçlarını tamamıyla ödeyemediği iflas durumlarında ki­min eline ne geçeceği ve hangi eylemlerin dolandırıcılık olarak tanımlanıp yasaklandığına dair kuralları. Devlet aynı zamanda (bazen açık, bazen üs­tü kapalı şekilde) kaynak aktarımları yapar ve vergiler ve sosyal harcamalar aracılığıyla piyasanın oluşturduğu, teknoloji ve siyasetin şekillendirdiği ge­lir dağılımını düzenler.”[6]

Bir çalışanının ücretinin belirlenmesi, kaçınılmaz olarak, işçi-işveren arasındaki bir pazarlık süreci olarak ele alınmalıdır. Bu taraflar arasında pazarlık gücü nispi olarak fazla olan taraf, sonucun, yani ücretin belirlenmesinde son söz hakkına sahip olacaktır.[7] Tarafların pazarlık güçleri da kaçınılmaz olarak emek piyasalarının devlet tarafından oluşturulan kurumsal temellerinin dinamikleri tarafından şekillenecektir.[8]

Atkinson da iktisadi eşitsizliğin artışındaki en temel faktörün, Galbraith’in deyimiyle “dengeleyici gücün”(countervailing power) tahrip olması ve böylece pazarlıktaki güç dengelerinin değişimi olduğunu kaydetmektedir.[9]

Nitekim, cumhuriyet döneminde işçi sınıfının pastadan pay alamamasının kökeninde, kanaatimce rejimin politik iktisadi tercihleri ve emek piyasalarının kurumlarını teşkil eden yasama faaliyetleri sonucu işçi sınıfının pazarlık gücünde mütemadiyen düşüşe maruz kalması ve işveren-işçi arasındaki dengeleyici gücün, işveren ve sermaye lehine kaydırılması yatmaktadır. Özetle denebilir ki güçlü ekonomik büyümenin maliyeti, işçi sınıfının omzuna yüklenmişti. Metinsoy şöyle yazar:

“Türkiye’nin(…) devlet öncülüğünde kalkınma ve sanayileşmeye dayalı ekonomi politikası, kısa sürede üretimi ikiye katladı. Öte yandan, işgücünü kontrol etmeye ve işgücünün maliyetini mümkün olan en düşük seviyede tutmaya yönelik sert önlemler, neredeyse tüm ücretliler için eşitsiz gelir dağılımına ve ağır çalışma ve yaşam koşullarına neden oldu. Düşük gelirli şehirli ücretlilerden cumhuriyetin ekonomik kalkınma programlarının bedelini ödemeleri istendi.”[10]

Jön Türkler’in ve Kemalist rejimin dünya görüşünde burjuvazi, modern bir toplumun olmazsa olmazıydı.[11] Temel ekonomi politikaları da yerli bir burjuva sınıfı yaratma amacı etrafında şekillenmekte ve bir an önce ülkeyi sanayileşmiş ve modern kapitalist bir ekonomi yapma amacını[12] gütmekteydi. Fakat bununla beraber cumhuriyetin kurucu entelijansiyası, bilhassa Atatürk, Fransa’nın 3. Cumhuriyet döneminin resmi ideolojisi olan solidarizmden de derinden etkilenmişti.[13]

Solidarizm muhtevası açısından özel teşebbüs hürriyetini sosyal adaletle bağdaştırmaktır. Yani solidarizm bir nevi üçüncü yol, veyahut Zafer Toprak’ın da ifade ettiği gibi sosyal demokrasiyle paralel bir düşündür.[14] Hakikaten, cumhuriyetin kurucu felsefesi ideolojik olarak sosyal adalet olgusunu, toplumsal huzur için bir mihenk taşı olarak görmekteydi.[15] Bununla beraber, erken cumhuriyet döneminde sosyal adalete verilen önem, tam anlamıyla pratiğe yansı(ya)mamıştı.

Muasır medeniyetleri bir an önce yakalama isteği ve “geç kalma” korkusu, Kemalistlerin bir an önce sanayileşme ve sermaye birikimini arttırma isteklerini arttırmıştı. Bu bağlamda olabildiğince çabuk bir kalkınma ve kapitalistleşme için doğal olarak öncelik, sermaye birikiminin lehine olacaktı. Bu tasavvurun doğrudan sonuçlarından birisi ise özel sermaye birikiminin arttırılması için ucuz ve disiplinli iş gücünden yararlanmak istenmesiydi.

Dolayısıyla bu dönemde sosyal adaleti ikinci planda bırakan politikalar, kasıtlı ideolojik bir seçimden daha çok dönemin şartları içerisinde geç kalmışlığın yarattığı bir teyakkuz psikolojisinin sonucuydu. İfade edildiği gibi düşünsel olarak kurucu elit solidarizme de bağlıydı. Fakat modern ekonomi ve modern bir devlet inşası için evvela bir burjuva sınıfının yaratılması, bunun için de devletin aktif bir müdahaleci rol oynaması kaçınılmazdı.

Peki, yukarıda ifade edilen hususlar pratiğe nasıl yansıdı? 1936 İş Kanunu’na kadar işçiler hakkında birtakım mevzuatlar çıkarılsa da hiç geniş kapsamlı bir iş mevzuatı yasalaşmamıştı.[16] 1921 yılında, işçilerin talebi üzerine, henüz Milli Mücadele döneminde, bir iş mevzuatı hazırlığına girişilmişti. Söz konusu iş kanunu tasarısı, 1924 sonuna doğru tamamlanıp meclise sunulmuştu.

Bu yasa işçilere grev hakkı tanımaktaydı. 12 yaş altında çocuk işçilik yasaklanmış ve maksimum çalışma süresi ise 10 saat ile sınırlanmıştı. Kısacası o dönemin şartlarına göre ilerici nitelikte bir yasaydı, hele ki o dönemde ABD gibi bir ülkede bile grevin kanun dışı olduğu göz önünde bulundurulursa.[17] Fakat Büyük Meclis Genel Kuruluna geldiğinde meclis ve hükümet üyeleri yasanın gereksiz olduğunu iddia edip yasayı bloke etmişlerdi.[18]

Ne var ki 1920’li yıllarda iş hayatını düzenleme girişimleri bununla da sınırlı kalmamıştı.

1924 Anayasası’nın 70. maddesinde içtima ve cemiyet kurma hakkının Türklerin doğal hakkı olduğu kabul edilmiş[19] böylece sendikalaşma zımnen anayasa tarafından tanınmıştı. Fakat bu hiçbir zaman pratiğe yansımamış ve sendikalaşmayla grev, devlet tarafından hoş karşılanmamıştı.[20]

Nitekim, 1 Mart 1929 Tarihli Ceza Kanunu’nun 201. maddesinde sanayi ve ticaretin tehdit veya zora başvurarak engellenmesi halinde büyük cezalar öngörülüyor ve aynı maddenin 8 Haziran tadil hükmüyle “grev” sözcüğü açıkça yer almamakla birlikte fiilen grev sayılabilecek türden hareketler için altı yıla kadar hapis cezası getiriliyordu.[21] Yine de 1936 İş Kanunu’na kadar grev tam anlamıyla yasaklanmamıştı. Hatta 1932’de hazırlanan İş Kanunu’nu tasarısı, grev hakkını tanımak istemiştir. Ahmet Makal bu tasarının, nispeten, özellikle de 1936 İş Kanunu’na göre daha liberal ve koruyucu nitelikte olduğuna dikkat çeker.[22] Alkin ve Alpay, tasarı ve bunun reddedilişi hakkında şöyle yazar:

“1932 tarihli tasarı, çalışma hayatını tümüyle kapsamayı amaçladığı gibi, grev ve iş kazaları da içinde olmak üzere, çağdaş mevzuatın işçiye sağladı­ğı hakların kurumsallaşmasını öngörmüştür. Söz konusu iş kanunu tasarısı, henüz taslak halindeyken çeşitli özel kesim kuruluşlarına gönderilmiş, fakat kabul görmemiştir. Özel kesim, İş Kanunu’na muhalif tavrını açık bir biçimde ortaya koymasa da süreci zaman içinde uzatma yolunu izlemiştir ve bu tasarı yasalaşmamıştır.”[23]

Buradan da anlaşılabileceği üzere, bu dönemin şartlarında son derece ilerici sayılabilecek bu tasarı, iş çevrelerince hoş karşılanmamış ve bunun sonucunda da yasalaşmamıştı. İş hayatının düzenlenmesi hususunda değinilmesi gereken başka bir kanun 1924 tarihli hafta tatili kanunudur. Bu kanun cuma’yı tatil günü olarak belirlemiş ve işçilerin söz konusu günde çalışmayacağını öngörmüştür. Fakat bununla berber çeşitli kararnamelerle birçok sektör, bu tatil kanunundan muaf tutulmuş ve işverenlerin sıklıkla, işçilerinin tatillerini çeşitli sebeplerle iptal etmelerine olanak sağlanmıştı.[24] Mesela 1924 tarihli bir polis raporu, özellikle demiryolu ve travmay işçilerinin, pratikte hafta tatili kanunundan yararlanamadığı, cuma günleri de çalışmak zorunda bırakıldığı, cuma günleri tatil talep eden işçilerinse kovulduğu nedeniyle hükümeti işverenleri kayırmakla suçladığını aktarır.[25]

1930 tarihli Umumi Hıfzıssıha Kanunu da bu bağlamda bahsedilmeye değerdir. Bu yasa, daha hijyenik, sağlıklı ve güvenli çalışma koşulları yaratma amacı güdüyordu.[26] Bu yasa ile çalışma koşullarında çeşitli düzenlemeler yapılmış fakat bunlar göreceğimiz gibi tam anlamıyla fiiliyata yansımamıştı[27]. 12 yaşından küçük çocukların, fabrika ve imalathane gibi sanayi kuruluşlarında çalışması yasaklanmış, fakat ticaret, ulaştırma, tarım gibi sektörlerde kullanılan çocuk emeği için herhangi bir kısıtlama getirilmiyordu.[28] Zaten, kısıtlama getirilen sektörlerde de pratikte aktif olarak hâlâ çocuk emeğinden faydalanılıyordu.

Örneğin, 1936 yılında CHF’nin bir parti müfettişi, Isparta’da yüzlerce çocuğun gün doğuşundan batımına kadar aralıksız şekilde son derece kötü koşullarda tezgahlarda çalıştırıldığını aktarmaktaydı.[29] Kanun tam anlamıyla uygulanamamıştı. Öyle ki Kasım 1935’de bir kadın işçinin Son Posta Gazetesi’ne yazdığı mektubunda Umumi Hıfzıssıha Kanunu’nun neredeyse hiç uygulanmadığını, bu yüzden de o dönem görüşülen ve 1936’da kanunlaşacak olan İş Kanunu’nun da koşulları iyileştireceği iddiasını şüpheli olarak değerlendirdiğini yazmaktaydı.[30]

Bu dönemde işçiler için çalışma koşulları tek kelimeyle korkunçtu. Söz konusu zaman diliminde İstanbul’daki tütün işçileri günde sadece 50 ila 100 kuruş ücret almakta ve günde 12 saat çalışmaktaydı.[31] Sümerbank gibi bir devlet kuruluşunda dahi günlük ücret sadece 50 kuruştu ve günde 10 saati aşan bir çalışma süresi mevcuttu. Anadolu kentlerinde çalışan çocuk ve kadın işçilerse günde sadece 10-15 kuruş kazanmaktaydı.

Bu dönemde İstanbul Ticaret Odası 1933’de yayınladığı raporda 4 kişilik bir ailenin açlık sınırını ayda 122 lira civarında belirlemişti. Dönemin bir gazetesine göre ise bu dönemde öğretmenler, eğer maaşlarını alabilirlerse bile ayda sadece 30 lira kazanabilmekteydi.[32] Nitekim öğretmenler, memurlar ve din görevlileri çoğu zaman maaşlarını gecikmeli alıyorlar veya hiç alamıyorlardı. 6 Ağustos 1932’de Niğde’de 22 öğretmen, Başbakan İnönü’ye mektup yazmışlar ve aylardır maaş alamadıklarını, artık şeref ve namuslarını kaybetme evresine geldiklerini ifade etmekteydiler.[33] Devlete ait olan, Seyhan’da işletilen bir fabrikada çalışan bir işçiyse, günde 14 saat çalıştığını ve çoğu zaman maaş alamadığını kaydetmekteydi.[34] Adapazarı’nda çalışan 500 işçi kadın, toplanıp Köroğlu gazetesine yazdıkları mektupta günde en az 13 saat çalıştıklarını ifade etmekteydiler.[35]

CHF’nin Çankırı yerel parti kongresi, işçilerin aşırı kötü koşullarda çalıştırıldığı ve 1930’daki Umumi Hıfzıssıha Kanunu’nun işyerlerinde uygulanmadığı konusunda parti genel merkezini uyarmaktaydı.[36] Samsun Parti kongresi de iş sürelerinin kısaltılması ve iş güvenliği tedbirlerinin arttırılmasını talep etmekteydi.

1930’da yapılan bir araştırmaya göre bu dönemde Türkiye’de sanayi sektöründe ortalama çalışma süresi 9 saati aşmaktaydı.[37] 1933-4’de Türkiye’de işçilerin çalışma koşullarını inceleyen Amerikalı Hines-Kemmerer uzman heyetinin işçilerin çalışma koşulları hakkındaki raporundan bazı kısımlar şöyleydi:

“Ek­seriyetle ücret seviyesi ancak idame-i hayat için kifayet edecek derecededir ve bundan dolayı ücretli sınıfın iştira kuvveti son derece düşüktür.”

“Türkiye’de işçilerin sağlığı ve güvenliği için alınan en iyi sosyal önlemler bile ilkel düzeydedir”

“İşçilerin sağlığıyla ilgili önlemler korkunç… Sosyal sigorta sistemi nadir ve çok sınırlı sayıda insanı kapsıyor.”[38]

Bir CHF parti müfettişine göre Umumi Hıfzıssıha Kanunu’nun getirdiği hükme rağmen neredeyse hiçbir fabrikada sağlık görevlisi istihdam edilmemekteydi.[39] Celal Bayar, 1936 tarihli Şark Raporu’nda Adana civarında işçilerin durumunun hayal bile edilemeyecek kadar “feci” olduğunu kaydeder.[40] Birçok gazete neredeyse her gün işçilerden çalışma koşullarını eleştirip devletten daha fazla koruma talep eden mektuplar almaktaydı. Çoğu işçinin tatil ve dinlenme günlerinin olmaması da ayrı bir problem ihtiva etmekteydi.

1924 tarihli hafta sonu tatili yasası ve ardından çıkarılan 1935 “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Kanunu”na rağmen pratikte yasalar uygulanmamış ve çoğu işçinin düzenli bir hafta sonu tatil günü olmamıştı. Çoğu fabrika Cumartesi hatta Pazar günü tam vardiya çalışmaya devam etmekteydi. İzmit’te çalışan bir tütün işçisi bir gazeteye iktisat vekaletine durumu defalarca bildirmelerine rağmen tüm işçilerin yasadışı şekilde Pazar günü de çalıştırılmasından yakınmaktaydı.[41] Türkiye’de sosyal politika disiplinin kurucularından olan Gerhard Kessler, 1937-1938 tarihinde ilk kez yayınlanan Türk iş istatistiklerini birçok sektörde, “işçiler için henüz muntazam bir hafta tatili mevcut olmadığı anlaşılmaktadır” sözleriyle değerlendirmekteydi.[42]

Dönemin emek tarihi açısından en mühim mevzuatı ise şüphesiz 1936 İş Kanunu’ydu. Sonraki yazımda da 1936 İş Kanunu’nu ele alacağım ve bunun işçilerin pazarlık güçlerini nasıl şekillendirdiğini ifade ettikten sonra erken cumhuriyet dönemindeki emek-sermaye eşitsizliğinin ampirik verilerini aktarıp argümanlarımı kantitatif verilerle desteklemiş olacağım. Son olarak işçilerin düşük pazarlık güçlerinin sonucu olan düşük ve yapışkan ücretlerin dönemin iktisadi büyümesi üzerindeki etkilerini ele alacağım.

Dipnotlar:
[1] https://daktilo1984.com/yazilar/kemalist-devletcilik-anlayisinin-bir-analizi/
[2] Bernard Lewis, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 2020, S. 637
[3] Thomas Piketty, 21. Yüzyılda Kapital, 2014, s. 625. Pikkety’nin çalışması veriler açısından literatürdeki en zengin çalışma olsa da teorik altyapı (Piketty Harrod-domar modeli kullanır ki bu modern iktisat standartlarında epey ilkeldir); analiz ve yorumlama bağlamında ciddi sorunlar barındırdığı kanısına sahibim. Piketty hakkında yerinde eleştiriler için bknz: Acemoglu, Daron, and James A. Robinson. “The Rise and Decline of General Laws of Capitalism.” The Journal of Economic Perspectives 29, no. 1 (2015): 3–28; Blume, Lawrence E., and Steven N. Durlauf. “Capital in the Twenty-First Century: A Review Essay.” Journal of Political Economy 123, no. 4 (2015): 749–77; Debraj Ray, 2015. “Nit-Piketty: A Comment on Thomas Piketty’s Capital in the Twenty First Century,” CESifo Forum, ifo Institute – Leibniz Institute for Economic Research at the University of Munich, vol. 16(01), pages 19-25.
[4] Bu konuda bknz: Robert Reich, Kapitalizmi Kurtarmak, 2020; Joseph Stiglitz, Eşitsizliğin Bedeli; John Kenneth Galbraith, American Capitalism, 2012; Douglas North, Kurumlar, Kurumsal değişim ve ekonomik performans, 2002, s. 145; Hacker, Pierson, Winer-Take-All Politics, 2015.
[5] Truman Bewley, Why Wages Don’t Fall During A Recession, 1999, s. 81-5.
[6] Joseph Stiglitz, Eşitsizliğin Bedeli, 2020, s. 81-2.
[7] Blanchard, Illing, Makroökonomie, 2021, s. 234-9.
[8] Şurası da ifade edilmeli ki emek piyasaları veya genel olarak piyasa ekonomileri spontane şekilde kendiliğinden oluşmadı; bilakis devletin yarattığı kurumsal çerçeve sonucu tarih sahnesine giriş yaptılar. Bknz: Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm, 2021, s. 201-4.
[9] Anthony Atkinson, Inequality, 2015, s. 82-3.
[10] Murat Metinsoy, The Power of the People, 2021, s. 125.
[11] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 2000, s. 291; Feroz Ahmad, İttihatçılıktan Kemalizme, 1996, S. 167-8; Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, 2012, s. 468; Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, 2015, s. 82-3
[12] Atatürk, Sovyet Büyükelçisi Aralov’a şunları söyler: “Bizim burjuvazimizi ise henüz burjuva sınıfı haline getirmek gerekiyor”. (Aktaran: Ahmed a.g.e.) Ayriyeten bknz: Korkut Boratav, Türkiye’de Devletçilik, 2006, S. 25; Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat, 1995, s. 16-20.
[13] Zafer Toprak, Atatürk; Kurucu Felsefenin Evrimi, 2020, S. 83, 144-161 ve 273-4.
[14] Toprak a.g.e. S. 146. Ayriyeten solidarizm için bknz: HAYWARD, J. E. S. “THE OFFICIAL SOCIAL PHILOSOPHY OF THE FRENCH THIRD REPUBLIC: LÉON BOURGEOIS AND SOLIDARISM.” International Review of Social History 6, no. 1 (1961): 19–48.
[15] Afet İnan, Vatandaş için Medeni Bilgiler, 1933, S. 101-4. Kemalist elitin sosyal adalet kavramını önemsemesinin bir sebebi doğu komşularında yükselen sosyalizm tehlikesiyse, diğer bir sebebi de Osmanlı’nın oluşturduğu son derece heterojen, parçalı ve bölünmüş toplum yapısının sebep olduğu bunalımların Kemalistlerin hafızalarında hâlâ taze olması ve tarih tekerrür etmesin diye homojen, birbiriyle sıkı, bütün bir toplum tasavvurunu gerçekleştirme çabalarında sosyal adaletin önemini anlamış olmalarıydı.(Asım Karaömerlioğlu, Orada Bir Köy Var Uzakta, 2006, s. 44-5.)
[16] Zafer Toprak, Türkiye’de İşçi Sınıfı 1908-1946, 2016, S. 230; Ahmet Makal, Türkiye’de Tek Partili Dönemde Çalışma İlişkileri: 1920-1946, 1999, s. 32
[17] Robert Reich, Kapitalizmi Kurtarmak, 2020. s. 165
[18] Murat Metinsoy, The Power of the People, 2021, S. 145; Quatert, Zürcher, Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesi’ne İşçiler, 1998, S. 164; Toprak, a.g.e. s. 329
[19] Bülent Tanör, Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeler, 2020, s. 309.
[20] Toprak, a.g.e. s. 325-9.
[21] Quatert, Zürcher a.g.e. S. 163. Ayriyeten Takrir-i Sükun çıkınca islamcılardan önce sosyalist-komünist basının kovuşturmaya uğradığını kaydetmek gerekir. Bknz: Hakan Özoğlu, Cumhuriyet’in Kuruluş Savaşları, 2023, S.122-3; Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması, 1981, s. 146.
[22] Makal, a.g.e. s. 353-4.
[23] Yalın Alpay, Emre Alkin, Olaylarla Türkiye Ekonomisi, 2020, s. 66.
[24] Murat Metinsoy, The Power of the People, 2021, s. 130.
[25] Aktaran, Murat Metinsoy, a.g.e. s. 141-2.
[26] Makal, a.g.e. s. 423.
[27] Makal bu durum hakkında şöyle yazar: “Umumi Hıfzısıhha Kanunu, ücretliler açısından koruyucu düzenlemeler yapmakla birlikte, zaten sınırlı olan sosyal hü­kümleri gerekli bir denetleme örgütü kurulamadığı için uygu­lamaya yeterince aktaramamıştır.” (Makal, a.g.e. s. 344)
[28] Toprak, a.g.e. s. 175.
[29] Metinsoy, a.g.e. 132.
[30] Metinsoy, a.g.e. 146.
[31] A.g.e. s. 128.
[32] A.g.e. s. 129.
[33] A.g.e. s. 139.
[34] A.g.e. s. 140
[35] A.g.e. s. 141
[36] A.g.e. s. 141.
[37] Makal, a.g.e. s. 397.
[38] Makal, a.g.e. s. 354-5.
[39] Metinsoy, a.g.e. s. 132.
[40] Celal Bayar, Şark Raporu, 2006, s. 89.
[41] Metinsoy a.g.e. s. 142.
[42] Aktaran: Makal a.g.e. s. 335.