Kemalist Düşünce Dergisi

Yüzyıllık cumhuriyet serüvenimizde, Kemalist aydınların nasıl bir Türkiye tasavvur ettikleriyle alakalı sayısız tartışma yapıldı. İnşa edilmek istenen ütopyanın siyasi, iktisadi, sosyal ve tarihsel köklerine ilişkin hem Kemalist entelektüellerin hem de farklı siyasi grupların birçok görüşü oldu. Bu tartışmalara katkı veren en önemli isimlerden birisi olan Yakup Kadri, erken dönem cumhuriyet literatürü için oldukça kıymetli bir isim olarak karşımıza çıkıyor. Yakup Kadri’yi bu tartışmalar bağlamında kıymetli yapan şeylerden birisi de sıkı bir Kemalist olduğunu ifade etmesiyle beraber arzuladığı ve ‘ideal’ olarak kurguladığı Türkiye için yer yer elitlerle ve otoriteyle kavga edebilmesi olmuştur. Bu fikri mücadelenin en somut neticelerinden birisi de kendisinin 1934 yılında yayımlanan “Ankara” isimli romanıdır. Bu romanda Yakup Kadri, çeşitli figürler ve ikonlar aracılığıyla genç cumhuriyeti bekleyen tehlikelerin ne olduğunu teşhis ederek cumhuriyetçi aydınlar için yapıcı eleştiriler sunmaya gayret eder. Bu eleştirilerin yanı sıra ideal bir cumhuriyet inşası için hangi yollardan ne şekilde geçilmesi gerektiğini ve ideale ulaşıldıktan sonra nasıl bir cumhuriyetin bizi beklediğini detaylıca betimleyerek anlatır. Kısaca, Yakup Kadri’nin gözüyle Kemalist aydınların nasıl bir cumhuriyet hayal ettiğini görürüz.

Yakup Kadri’nin anlatımıyla cumhuriyetin ilk yılları, bir rejim değişikliğinin de ötesinde tüm halk kitlelerinin katıldığı bir toplumsal devrime tanıklık etmişti. Özellikle 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu’da yaşanan kıtlık ve sefaletin boyutu, cumhuriyetin mayasını şekillendiren en önemli meselelerden birisiydi. Bu yorgun ve bitkin halk, tabiri caizse küllerinden doğarak yeniden tarih sahnesine çıkmayı ve Türk milletine yakışır bir modern cumhuriyet inşa etmeyi arzulamıştı. Ankara şehri, bu sebeple Yakup Kadri özelinde cumhuriyetçi aydınlar için ayrı bir öneme sahiptir çünkü Anadolu’nun bağrında filizlenen bu genç cumhuriyetin merkezi olarak konumlanmıştır. Ankara’nın geçirdiği evrimi roman bağlamında açıklayacak olursam kabaca üç bölüme ayırabilirim; birincisi, Osmanlı zamanında çoğu şehir ve vilayete nazaran daha “sıradan” bir konumda görülen herhangi bir Anadolu kasabası olmasıdır. Bu dönemde, Ankara’yı diğer şehirlerden ayıran güçlü bir “hikâye” yoktur. İkincisi, cumhuriyet devrimlerine ev sahipliği yapan modern bir başkent haline gelmesidir. Bu bölümde Türk milletinin odağı İstanbul’dan Ankara’ya kayar ve Anadolu’nun kalbi Ankara’da atmaya başlar. Üçüncüsü ise, Yakup Kadri’nin “ütopik” Ankara’sıdır. Bu bölümde Ankara, tam da Yakup Kadri’nin istediği bir başkent halini almış ve ideale ulaşılmıştır. Peki Yakup Kadri’nin “ütopya” olarak kurguladığı Ankara nasıl bir yerdi?

Bir Ütopyanın Öznesi Olarak Ankara

Romanda “ideal” Ankara, çeşitli yönleriyle betimlenir. Bu ideali oluşturan en önemli parçalardan birisi Ankara’nın planlı ve modern bir başkent olmasıdır. Geniş caddeler, büyük bulvarlar, modern binalar ve yeşil parklar resmedilir. Bu ütopyada Kemalistler, Anadolu bozkırının ortasında bir Türk mucizesi yaratarak şehri yoktan var ederler. Ayrıca Ankara, devrimlerin ne kadar faydalı ve başarılı olduğunu gösteren bir “vitrin” konumundadır. Bir diğer önemli parça ise cumhuriyetin yarattığı “modern Ankaralı vatandaş” modelidir. Bu modelde Ankara insanı kolektif bilinci önceleyen, belirli kıyafet kodlarına uyan, kadın-erkek aynı anda kamusal alanda yer alan, iradeli ve sorumluluk sahibi bireyler olarak tanımlanır. Romanda Yakup Kadri, kadın görünürlüğüne ayrıca dikkat çeker ve Türk kadınının, bu ütopyanın neresinde olduğunu romanın ana kahramanı Selma Hanım üzerinden detaylandırır. Yakup Kadri’nin Ankara tasvirinde kadınlar sadece evin içinde değildir; öğretmen, memur ve milletvekili olarak toplumsal yaşama entegre olduklarını gözlemleriz. Aslında romanda, bir kent hayali üzerinden cumhuriyet aydınları tarafından yapılmak istenen “cinsiyet devriminin” de yansımalarını görürüz. Kurgulanan bu şehrin bir diğer önemli parçası da elbette ekonomik kalkınmadır. Romanda fabrika bacalarının, demiryollarının, işletmelerin, hükümet binalarının ve devlet-vatandaş ortaklığıyla kurulan yeni iştiraklerin varlığına rastlarız. Türk milletinin ekonomik zihniyetinin kolektif iktisadi çıkarı önceleyen, devletiyle el ele veren, kendi ayakları üzerinde durabilen ve kar hırsından arınmış bir yapıda kurgulandığına şahitlik ederiz. Siyasi otoritenin üzerinde hakimiyet kurabilmiş bir sermaye yoktur, emek de sermayenin karşısında ezilmemiş aksine kutsanmış ve emekçi yüceltilmiştir. Sınıf çatışması yaşayan bir toplumdan ziyade eşitlenerek ulus olmayı başarmış bir halk tasviri görürüz romanda. Bu ütopyanın bir diğer önemli parçası da entelektüel yaşamdır. Sadece üst zümrenin değil, tüm halk kitlelerinin müzikallere, kurslara, sanat faaliyetlerine ve entelektüel uğraşlara katıldığını gözlemleriz. Burada Yakup Kadri, İstanbul’la özdeşleşen birtakım kalıpları da üstü kapalı bir şekilde eleştirir aslında romanında. İstanbul onun için üst zümreyi ve “yerli olmayan” Batı taklitçisi bir burjuvaziyi temsil ederken Ankara doğrudan halk devrimine önderlik eden namuslu bir şehir konumundadır. Keza romanda Selma Hanım da ilk başlarda zihnen Batı taklitçisi ve maddiyatı önceleyen stereotipik bir İstanbul kadınını temsil ederken, Ankara’ya taşındıktan sonra daha kolektif, milli, çağdaş, ahlaklı ve halkçı bir “Ankaralı kadın” portresi çizmeye başlar. Bu bağlamda roman, iki şehrin çatışmasına da yer verir.

Yakup Kadri’yi Farklı Kılan

Bugüne kadar nice cumhuriyet aydınının Kemalizm, aydınlanma ve genç cumhuriyete ilişkin fikirlerini okuyup kendimize referans olarak kabul ettik. Bu literatür şüphesiz çok kıymetli fikir insanlarını kapsıyor ve günümüzü anlamlandırmaya çalışırken dahi yolumuzu aydınlatıyor. Özel olarak Yakup Kadri’ye değinme sebebim ise, yılmaz bir savunucusu olduğu cumhuriyet devriminin metotlarına ve temsilcilerine kimi zaman uyarılar getirmekten korkmamış olması. Yakup Kadri’nin de içerisinde bulunduğu Kadro Hareketi, kimi zaman siyasi elitler tarafından baskılansa dahi kendisi eleştiriler getirmekten geri durmamış, yapıcı ve samimi eleştirinin bu devrimi daha öteye taşıyacağını düşünerek bir denetleme mekanizması inşa etmeye çalışmıştır. Peki Yakup Kadri, Ankara romanı özelinde içerisinde bulunduğu konjonktürü neden eleştirme gereği hissetti?

Esasen Yakup Kadri’nin uyarıları, kronik bir tepkiden ziyade siteme dayalıdır. O, bu devrimin sonuna kadar gitmesini istediği için devrimi kendi çıkarlarına alet eden, yozlaştıran ve yanlış temsil eden herkesle fikri bir mücadele içerisine girmiştir. Özellikle bazı meselelere getirdiği uyarılar, günümüzde bizlerin dahi dikkat etmesi gereken maddelerden oluşuyor. Yakup Kadri, cumhuriyet devriminin sadece lafta kalmaması gerektiğini, salt retoriğe dayanan bir devrimin amacına ulaşamayacağını ifade eder. Romanda bu probleme dikkat çekilir ve büyük ideallerin icraatla taçlandırılmasının önemine işaret eder. Nitekim bazı devrimlerin halka yeteri kadar ulaşamadığından, iktidar çevresiyle sınırlı kalan bir cumhuriyetin uzun ömürlü olamayacağından yakınır. Bu sebeple sık sık cumhuriyetin bir Anadolu ihtilali olduğunu ve en ücra köye kadar köklenip gitmesi gerektiğini vurgular. İkinci dikkat çektiği mesele ise, cumhuriyet devrimlerinin birtakım kişisel, siyasi ya da ekonomik çıkarlara meze edilmesidir. Romanda bazı bürokratların devrimleri yeteri kadar kavrayamadığı ya da kavramak istemediği, bazı nüfuzlu kimselerin de devrim metotlarından sapıp güç mücadelesine giriştiği görülür. Yakup Kadri bu problemi Selma Hanım’ın hayatına giren erkekler üzerinden betimleyerek, bazı insanların “cumhuriyetçi görünümlü çıkarcı” olduğunu vurgular. İlaveten devrimlerin yanlış anlaşılmasının ciddi sonuçlar doğuracağını ifade eder ve yapılan şeyin vals yapmaktan, piyano çalmaktan ve şık giyinmekten de öte bir zihniyet devrimi olduğunu savunur. Yazara göre esas problem dışarıdan çok içeridekidir, kurulan yapı içeriden çürürse dışarıdan herhangi bir müdahaleye gerek kalmadan herkesin üzerine çöker. Bu sebeple iç cepheyi iyi tahkim edip devrimin ne için yapıldığını çok iyi kavramak gerekir. Statükocu zihniyete hapsolma, hantallık, çıkarcılık ve devrimden sapma en büyük düşmanlardır. Bu probleme bağlı olarak bir diğer büyük problem de halk ile elitler arasındaki bağın zayıflığıdır. Yakup Kadri’ye göre cumhuriyet bir halk devrimidir ve öznesi her daim halk olacaktır. Elitler ve yönetici sınıfın esas görevi de halkı doğru temsil edip ileriye götürmektir. Elitlerin halkın üzerinde tepindiği ve görmezden geldiği bir yapıya cumhuriyet denemez. Bu nedenle Yakup Kadri, Millî Mücadele yıllarına referans vererek halk ve yöneticilerin her daim el ele dayanışma içerisinde olması gerektiğini savunur. Romanda da Ankara’daki bürokratların gitgide halktan koptuğuna ve Atatürk’ü doğru temsil edemediğine ilişkin bir eleştiri vardır. Kitapta sık sık “yüzeyselleşme” tehlikesinden bahsedilerek esas modernliğin kafanın içerisinde olacağı vurgulanır. Şekilciliğin bir diğer düşmanımız olduğundan ve dışımız kadar içimizin de aynı oranda modernleşmesi gerektiği savunulur. Buna çözüm olarak halkın bilincinin her zaman yüksek tutulması ve eğitimin her şeyin önünde olması önerilir ki Yakup Kadri bazı çıkarcı siyasetçilerin halkın bilinç seviyesini “bilinçli” olarak düşük tutabileceği tehlikesini öngörür. Yakup Kadri’nin bir diğer sıkıntısı da “hayal kırıklığına uğrama” endişesidir. Bu sıkıntıyı Selma Hanım üzerinden okura yönelterek kendi kuşağının yaptığı fedakarlığı ondan sonra gelen kuşakların yapamayacağından korkar. Bu fedakarlıkların hakkıyla neticelenemeyeceğinden ve ruhun kaybolmasından endişe eder. Bu bağlamda dolaylı yollarla ve yarattığı karakterlerle rahatsızlıklarını kitaba yansıtır. 

İşin özü, Yakup Kadri bir cumhuriyet entelektüeli olarak bir yandan Atatürk devrimlerinin başarıya ulaşmış halini kendi idealleriyle harmanlayıp tasvir ederken bir yandan da bu devrimleri sekteye uğratabilecek engellere karşı ön almaya gayret etmiştir. 1930’lardan, genç cumhuriyetin bağrından kopup gelen bu hayali gerçekleştirmek, ancak Yakup Kadri’nin uyarılarını dikkate almakla mümkündür. Cumhuriyet devrimlerini taçlandırmak; Milli Mücadele kahramanlarına, Türk milletine, cumhuriyet aydınlarına, Anadolu’ya ve Atatürk’e boynumuzun borcudur.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir