Kemalist Düşünce Dergisi

Yazan: Bruno Viard

Çeviren: Arın Toker

Marcel Mauss, üçü arasında Durkheim’ın öz yeğeni olan tek isim olsa da; Pierre Leroux (1797-1871), Marcel Mauss (1872-1950) ve Paul Diel’in (1893-1972) her birinin (Rameau’nun, I. Napolyon’un veya Varyemez Amca’nın yeğenleri gibi) birer “yeğen” oldukları söylenebilir. Paul Diel, daha ziyade Freud’un “yoksul bir akrabası” gibidir; bu yoksulluk, büyük atasının gölgesinde kalmasından kaynaklansa da Diel, bilinmeyen ancak bir o kadar geniş ve derin bir külliyata sahiptir. Pierre Leroux ise Marx’tan yirmi yılı aşkın bir süre önce doğmuş olması hasebiyle onun atası sayılabilir. Leroux, “bilimsel” olarak adlandırılan sosyalizm döneminde, ütopik sosyalistlerin oluşturduğu kalabalık kümenin içine dahil edilerek geçiştirilmiştir. Oysa Marx; ataerkil sakalları, şahsına duyulan kült ve bir yüzyıl boyunca sosyalizm meselesinde sahip olduğu tekel göz önüne alındığında, pekâlâ “amca” rolünü üstlenebilir.

Leroux; Fourier, Saint-Simon ve Owen’dan sonra kendisini “dördüncü sosyalist” olarak adlandırmaktan keyif alırdı; Henri Wallon ise Freud, Jung ve Adler’in ardından Diel’in “dördüncü psikanalist” olduğuna dikkat çekiyordu. Benzer bir hafıza tekniğiyle; Comte, Durkheim ve Weber’den sonra Mauss’un “dördüncü sosyolog” olduğu eklenebilir. Peki, bu “dördüncüler” birinci olmayı hak ediyorlar mı?

“Sosyalizm” kelimesinin mucidi olan Leroux, mutlak toplumculuk ile mutlak bireyciliği aynı anda reddediyordu. Mauss da temelde aynısını yaparak “her şeyi vermekten” de “her şeyi almaktan” da bir o kadar uzak durduğunu gösterir. Son olarak Diel, “tutarsız diğerkâmlık”ta, en az “tutarsız bencillik”teki kadar zarar verici bir çıkmaz analiz eder. Bu politika, sosyoloji ve psikoloji anlayışları; yazarları birbirleriyle sözleşmemiş, hatta birbirlerini tanımamış olmalarına rağmen tam bir uyum içindedir. Onların ortak gücü, antropolojilerinin merkezine “ambivalansı” (çelişik duygululuk/çift değerlilik) yerleştirmiş olmalarıdır.

Bencillik ambivalandır (çelişik). Diğerkâmlık da ambivalandır. Her biri, ancak diğeriyle ilişkilendirildiğinde bir “değer” haline gelir; mutlaklaştırıldığında ise yozlaşır.

Leroux’da “sosyalizm” kelimesinin doğuşuna tanıklık ederiz: Kelimenin ilk anlamı, bireycilik belasına çareyi yaygın bir kolektifleştirmede arama eğilimine karşı —ne yazık ki dikkate alınmamış— bir uyarı niteliğinde olup yericidir (pejoratif). İkinci anlamı ise özgürlüğü de kapsayarak kelimeyi cumhuriyetçi sloganın bir eş anlamlısına dönüştürür. Ulusal sloganımızın 24 Şubat 1848’de kabul edilmesini Leroux’ya borçluyuz. Ancak bu üçlü (triptik) yan yana geliş, dekoratif bir formül olmanın çok ötesinde onun tüm siyaset felsefesini özetliyordu: Bu felsefe, öncelikle piyasa ile devlet arasında bir denge arayışı, ardından ise üçüncü kutbu, yani bizzat toplumu yeniden canlandırma kaygısıdır.

“Ambivalans” kavramı açıkça sadece Diel tarafından formüle edilmiştir: Biz ise bu kavramın Leroux ve Mauss’un düşüncelerini mükemmelen açıkladığını göstereceğiz. Diyalektik bir kavram olan “üçleme” (triade) ise yalnızca Leroux tarafından formüle edilmiştir: İki tek taraflılığın aşılmasının Mauss ve Diel’de de nasıl “üçgen bir düşünceye” yol açtığını göreceğiz. “Armağan” (don), Mauss’un anahtar kavramıdır: Leroux ve Diel’in eserlerinin özü, Mauss’un tanımladığı şekliyle armağan kavramı yardımıyla kolaylıkla analiz edilebilir. Ambivalans, üçleme, armağan: Görevimiz, şimdiye dek birbirini görmezden gelmiş bu üç eseri birleştirebilecek ve karşılıklı olarak zenginleştirebilecek eş anlamlılıkların peşindeki bir çevirmeninkine benzeyecektir. Üçgenin güzelliği ve iddiamızın özüyle olan anlamlı formu nedeniyle, üç eser üzerinde düşünmeyi tercih ediyoruz. Belki de sadece cehaletimizden dolayıdır ki, bu tür eserlerin bizde yarattığı aydınlanma yalnızca üç kez gerçekleşmiştir.

Dolayısıyla; bir yandan saf ekonomi politiği, diğer yandan ise Augustinusçu Hristiyanlık ile Marksist sosyalizmin salık verdiği davranış biçimlerini eşit derecede önemli gerekçelerle reddetmeye olanak sağlayan sentetik bir antropolojik model önerilecektir. Kapitalist devrim ile komünist devrim, antropolojik temelleri hatalı olduğu için iki ayrı ütopya olarak görünecektir; nitekim tarih de 1930’da (demokrasilerde refah devletinin doğuşu) ve 1991’de (SSCB’nin çöküşü) bu yapıların reddedilmesine yol açarak bu hatayı teyit etmiştir. Leroux, kuşkusuz bunu 1831 gibi oldukça erken bir tarihte dile getirmiş tek isimdir. Bu sentetik model, psikolojiden sosyoloji aracılığıyla politikaya uzanan bir prizmayı kapsamakta ve bu disiplinler arasında başarılı bir geçiş yapma umudunu taşımaktadır. Zira “bencil” bir psikoloji ile “diğerkâm” bir sosyolojinin uzlaşması mümkün değildir. Bu noktada ambivalans kavramı, geniş kapılar aralamaktadır.

Kültürümüz; Platonculuk, Stoacılık, Augustinusçuluk, Kantçılık, Comteçuluk ve Komünizm gibi adlarla anılan ideolojiler ile bireyci, faydacı, liberal ve modernist ideolojiler arasında sıkışıp kalmıştır. Diel’in psikolojik kategorileri olan “asabiyet” (nervosité) ve “sıradanlaşma”nın (banalisation) bu dikotomiyle örtüştüğü görülecektir. Bu kategoriler, hem diğerkâmlıkta hem de bencillikte iş başında olan “yüceltme” (exaltation) olgusunu açığa çıkaracak, hatta mazoşizm ve sadizmin yeniden tanımlanmasına imkân tanıyacaktır. Ambivalansın yanı sıra “yüceltme”, Diel düşüncesinin bir diğer temel kavramıdır. Diel tarafından kurulan ambivalans yasası; bu karşıtların birbirinden ayrıştıklarında patolojik bir biçimde geliştiklerini ifade eder: Biri aşırı yücelirken (exaltation), diğeri birbirini tersine çevirene dek baskılanır (inhibition). Bir araya geldiklerinde ise “değer”i oluştururlar. Üç yeğen tarafından önerilen bu zıtlıkların aşılması çabası, insanların “doğru olanı yaptıklarında” her zaman sergiledikleri tutumlara kıyasla yeni bir icat olma iddiasında değildir. Onların sunduğu “üçüncü model” aslında birincil olandır. Onlar sadece; insanlar arasında işlerin yolunda gittiği durumlardaki bağ kurma biçimlerini, yani armağan/karşı-armağan ilişkisini, ortaklığı, dostluğu ve cumhuriyetçi kardeşliği, modernite koşullarına uygun yöntemlerle yeniden düşünürler.

Böylece üç yeğenin ortak paydası olan üçgen formunda bir düşünce belirir: İki hata ve bir hakikat vardır. Mutlak diğerkâmlık ütopyadır; çünkü meşru bencilliği bastırır. Mutlak bencillik de ütopyadır; çünkü meşru diğerkâmlığı bastırır. Değer ise bu ikisini uzlaştırmaktan ibarettir. Diel, yaşamın doğasında var olan bir “içkin yasallıktan” (légalité immanente) bahseder. Diel’in, Freud’dan farklı yollarla bilinçaltının “kara kutusunu” parçalara ayırarak; bencil benliğin (moi égoïste) ve diğerkâm benliğin yapısını analiz etmek suretiyle psikolojiye yeni bir adım attığını göreceğiz. O, çarpıtılmış davranışların bilinçaltındaki tortularını gün yüzüne çıkarır. Onun keşfine göre; her ikisi de tek taraflı ve tek boyutlu bir konuma saplanmış gibi görünen bu iki “benlik” aslında kendi içlerinde bölünmüş, yarılmış ve parçalanmıştır: Şişkin bir konumdaki bencil benliğin hemen yanında tam bir deflasyon (sönme) halindeki bir ikizi bulunur; görünüşte daha mütevazı bir duruştaki diğerkâm benliğin ise bencil ikizi her an ensesindedir. Dolayısıyla bu, “sıfır toplamlı bir oyun”dur. Sanki davranışlardan tahliye edilen her şey, bilinçaltına sığınıyor ve daha sonra semptomlar şeklinde yeniden yüzeye çıkıyor gibidir.

Diel, “ruhbiliminin” (psychique) merkezine beğenilme/onaylanma ihtiyacını yerleştirir; bu ihtiyacın, ileride göreceğimiz üzere, Maussçu armağan kurallarının bir gereği olarak sunulduğunu veya reddedildiğini fark edeceğiz. Hatta onaylanmanın, armağan edilen nesnelerden herhangi biri olmanın çok ötesinde, armağan eyleminin bizzat kalbi olduğu görülecektir. Onaylanma ihtiyacının yozlaşmış biçimi ise gururdur (vanité). Bilinçaltı araştırmalarının maskesini düşüreceği şey libido değil, bu gururdur. Gurur; tıpkı masaldaki kurbağa gibi, boşluğun kendisini doluluk gibi göstermeye çalıştığı bir benlik şişmesidir. Diel, onların Jansenist yaklaşımını paylaşmaksızın, klasik ahlakçıların bilinçaltının derinliklerinde gizli kalmış ancak her daim aşırı aktif olan o eski ve gözde kavramını (gurur) yeniden teşhir eder.

Siyasi ve psikolojik alanda unutulmuş dalları keşfetmek adına, egemen akımın tersine yüzerek geri dönmek istediğimiz soyağacı yol ayrımlarını iki tarih simgeleyecektir: İlki, 23 Mart 1844‘te Leroux ve Marx’ın Paris’te bir yemekte buluşmalarıdır. Leroux, 1842’de Revue indépendante dergisinde Gazette Rhénane’ın “yüce ruhlarını” selamlamış; Marx da 1843’te Feuerbach’a yazdığı bir mektupta “dahi Leroux”ya selamını iade etmişti. Ancak bu etkileşim daha ileri gitmedi. 1844’teki yemekte bir anlaşma sağlanamadı: Marx, Leroux’nun din meselesindeki —bize göre Marx’ınkilerden daha nüanslı ve derin olan— pozisyonlarını onaylamadı.

Diğer yandan, 1911 yılında Alfred Adler, Freud ile kesin ve oldukça sert bir biçimde bağlarını kopardı; uyuşmazlığın temel nedeni, Adler’in psikolojik meselelerdeki önceliğine karşı çıktığı cinsellik konusuydu. Psikanalizin tüm kaderi o noktada mühürlendi. Freud, öznenin (geniş anlamıyla) siyasi yetkinliğini reddediyordu; oysa Adler, kişilik oluşumunda baskın itici güç olarak tanımladığı sosyal duygu ve saygınlık ihtiyacı aracılığıyla bu siyasi boyutu sisteme dahil etmişti. 20. yüzyıl psikanaliz treninin büyük bir kısmı, Alfred Adler’in düşüncelerini adeta bir kenara, kör bir raya bırakarak Freudyen lokomotifin peşinden sürüklendi. Bu düşünce, 1911’den bu yana psikanalizin (belirtilen anlamda) “siyasi bastırılmışını” teşkil eder. Paul Diel, Adler’in doğrudan bir müridi olmasa da, saygınlık ihtiyacı ve onun uğradığı değişimler psikolojisinin merkezinde yer aldığı için açıkça Adlerci bir soydan gelmektedir. Not etmek gerekir ki Freud, savaştan önce Diel’in kendisine gönderdiği ve 1948’de başyapıtı olacak olan Motivasyon Psikolojisi (Psychologie de la motivation) kitabını okumayı reddetmiştir.

Mauss’a gelince; o amcasına (Durkheim) her zaman sadık kalmış olsa da Alain Caillé, Mauss’un amcasının katı dikotomilerini nihayetinde hangi kaymalarla esnettiğini ve bunların yerine jestlerin sembolizmine duyarlı diyalektik bir düşünceyi nasıl ikame ettiğini göstermiştir. Bizim açımızdan ise asıl önemli olan, Mauss’un sosyolojiyi psikolojiden koparmaktan nasıl vazgeçtiğidir.

Kazanılmış bir itibarı sorgulamaktan daha güç bir şey yoktur. Ancak her defasında galibi taçlandıran Hegelci veya Darwinci bir fikirler tarihine razı olabilir miyiz? Pascal; bir düzenin, örneğin kaba kuvvetin veya daha basitçe alışkanlığın, bir diğeri —örneğin zihin düzeni— üzerindeki tahakkümüne “zorbalık” (tyrannie) demez miydi? Dolayısıyla, egemen alışkanlıklara karşı üçlü bir eksen kayması öneriyoruz: Siyasi alanda Marx’tan Leroux’ya, sosyolojik alanda Durkheim’dan Mauss’a ve psikolojik alanda Freud’dan Diel’e. Amacımız sadece, “kör noktalara” itilmiş bu “yoksul akrabaların” bilinmeyen zenginliklerini değerlendirmek ve medyatik açıdan çok daha şanslı olan “amcalarının” bizi sürüklediği katı tutumlardan, çıkmazlardan veya uçurumlardan nasıl kaçındıklarını göstermek değildir; aynı zamanda bu eserlerin birbirini nasıl tamamladığını ve teyit ettiğini de göreceğiz. Birkaç sapkın evlilik teşebbüsüne rağmen, Marxçı ekonomizm (ekonomik indirgemecilik) ile Freudçu seksüalizm (cinsellik odaklılık) birbirlerine her zaman sırt dönmüşlerdir; bu durum bize göre, psikolojisi olmayan bir siyaset ve siyaseti olmayan bir psikolojiden ibaret olan “çifte çıkmaz” ile sonuçlanmıştır. Elbette her disiplinin kendine has bir özgünlüğü vardır, ancak komşu disiplinlerle eklemlenebilme kabiliyeti, her bir disiplin için bir geçerlilik kriteri olmalıdır.

Asıl konuya girmeden önce şunu belirtmek gerekir: Bu üç “minör” ismin bir araya getirilmesi ve onların “majör” mertebesine erişmeyi hak ettiklerine dair inancım, yaklaşık yirmi yıllık kişisel bir araştırmanın ürünüdür. Aslında, sırasıyla Jacques Viard, Alain Caillé ve Armen Tarpinian tarafından yönetilen Bulletin des Amis de Pierre Leroux (Pierre Leroux’nun Yoldaşlarının Dergisi) , Revue du MAUSS (Sosyal Bilimlerde Anti-Utilitarist Hareket) ve Revue de psychologie de la motivation (Paul Diel Çalışma Çevresi) dergileri, çalışmalarımıza defalarca ev sahipliği yapmıştır; biz de bunu, önerdiğimiz bu yakınlaşmaların ilk tanınması olarak görüyoruz. Bu çalışmanın çok şey borçlu olduğu söz konusu üç araştırma ve tefekkür çevresine şükranlarımızı sunmak bizim için bir kıvanç vesilesidir.

Üç figürümüzün takdimi kronolojik sırayı izleyecektir; ancak okur, müstakil incelemeler (monografiler) kadar aradaki bağlantıların da önemli olduğunu anlamış olacaktır. Bu yazarlar eksiksiz bir biyografiyle değil, bizi ilgilendiren —ve her birinin düşüncesinin en derinine ulaştığına inandığımız— bir bakış açısıyla sunulacaktır. Her okuma kişiseldir ve bu çalışma da bu gerçeği gizlemez; hatta bu düşünceleri, onları çarpıtmaksızın canlandırmayı umarak, oldukça özgür bir biçimde yorumladığımızı söyleyebiliriz.

Bir yanda sosyo-politik, diğer yanda psikolojik olmak üzere bu “çifte yetkinliğe” ve hatta “çifte duyarlılığa” sahip olmak nadir bir durumdur. Bu çifte yetkinliğe sahip olduğumuzu iddia etmekten uzak durarak, ne sosyoloji ne de psikoloji uzmanı olmadığımızı itiraf ediyor; onların alanlarına girdiğimizde gerçek uzmanların hoşgörüsüne sığınıyoruz. Buna karşılık, onlardan da bakışlarını kendilerine en az aşina olan yöne çevirmelerini rica ediyoruz.

Leroux, kendi döneminde “üçleme filozofu” (philosophe de la triade) olarak ün salmıştı. Ocak 1848’de şöyle yazıyordu: “Bize göre, en yetkin ustadan bile daha iyi öğretebilecek bir usta vardır; o da bir ‘üçleme’ (triade) halinde birleşmiş olan ve gökyüzünden, kendilerini bu uyumun parçası olmaya çağıran farklı lütuflar almış üç ustadır.”

Özetle, Leroux-Mauss-Diel “triumvirası” (üçlü yönetimi) aracılığıyla bu fikrin bir uygulamasını gerçekleştirmeye çalışacağız. Şimdi ise bu dramaturjinin kahramanlarını kısa biyografik özetlerle tanıtmamız gerekiyor.

Pierre Leroux, 1797’de Paris’te doğdu. Ailesi, Place des Vosges’da (bugünkü Ma Bourgogne kafesi) oldukça mütevazı bir meyhane işletiyordu. Yine de imparatorluk bursu sayesinde 1809-1814 yılları arasında Rennes Lisesi’nde sağlam bir ortaöğrenim alabildi. Ancak annesine ve her zaman bağlı kalacağı üç küçük erkek kardeşine yardım etmek amacıyla Politeknik Okulu (École polytechnique) sınavlarına girmekten vazgeçerek dizgi işçisi oldu. Restorasyon döneminde Karbonari (carbonarisme) gizli örgütünde bir komplocu olarak yer aldı, ardından liberal Le Globe gazetesini kurdu. 1830’dan sonra bir yıl boyunca Saint-Simoncu harekete dahil oldu. Daha sonra birçok dergi kurdu ve yönetti: Revue encyclopédique, La Revue indépendante, Revue sociale ve L’Espérance. Dostu Jean Reynaud ile birlikte Encyclopédie Nouvelle’i (Yeni Ansiklopedi) hazırladı; Henri Heine bu çalışmayı, Diderot’nun Ansiklopedi’si Aydınlanma için ne ifade ediyorsa, Cumhuriyetçi ve Sosyalist düşünce için de aynı derecede önemli görmüştür. Buna ek olarak, çoğunluğu Temmuz Monarşisi döneminde tasarlanmış, yaklaşık 12.000 sayfaya ulaşan devasa bir külliyat oluşturan çok sayıda eser kaleme aldı. 1845’te George Sand’ın yardımıyla Nohant yakınlarındaki Boussac’ta bir matbaa ve sosyalist bir koloni kurdu. Bu girişim yarı-ailevi bir nitelik taşıyordu: Leroux’nun ikinci evliliğinden dokuz çocuğu vardı ve kardeşleri de yanındaydı. İkinci Cumhuriyet boyunca Paris halkının temsilciliğini (milletvekilliği) yaptı. 2 Aralık darbesinden sonra Jersey’de on yıl süren bir sürgün ve büyük bir sefalet dönemi geçirdi. La Grève de Samarez adlı eseri, komşusu Victor Hugo ile olan dostluğunun ve ardından gelen kırgınlığın yankılarını taşır. Paris Komünü sırasında Paris’te öldü. 19. yüzyılda Fransa ve tüm Avrupa’daki ününün ve etkisinin ne denli büyük olduğu zamanla unutuldu. Eserleri hem imparatorluk sansürünün hem de sosyalist militanlar arasındaki nesil değişiminin kurbanı oldu. Son yirmi yıldır Leroux üzerine yapılan çalışmalarda önemli bir canlanma görülmekte ve birçok eseri yeniden basılmaktadır.

Marcel Mauss, 1872 yılında Épinal’de dindar bir Yahudi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Felsefe alanında “agrégé” unvanını aldıktan sonra, 1898’de Durkheim tarafından kurulan L’Année sociologique dergisinde çalışmaya başladı. 1901’de École Pratique des Hautes Études’de “Uygarlaşmamış Halkların Dinler Tarihi” kürsüsüne atandı ve 1931’de Collège de France’da profesör oldu. Bir dönem, Dreyfusçuluğun karargâhı sayılan Péguy’nin “Cahiers de la quinzaine” kitabevinin müdavimlerinden biriydi. Başından itibaren ilgisi siyasette sosyalizme, sosyolojide ise dine yönelmişti: Bunun nedeni, dinin toplumsal yaşamın temel bir boyutu olması, sosyalizmin ise ekonomik olduğu kadar ahlaki bir nitelik taşıması gerektiği düşüncesidir. Marksizm’e karşı eleştirel bir tutum takınarak önce Guesdecilik (guesdisme) ardından Leninizm ile mücadele etti; Jaurès’i de ikna ettiği eğitim ve kooperatifçilik konularına tutkuyla bağlandı ve bu fikirleri L’Humanité gazetesinde savundu.

1914’te Mauss, savaş boyunca görev yapmak üzere gönüllü olarak orduya katıldı ve bir İngiliz birliğinde tercümanlık yaptı. 1920’de Bolşevizme karşı durup Fransız sosyalizm geleneğini seçti; şiddeti ve “askeri ekonomiyi” eleştirdi. İnsan davranışlarının toplumsal kökeni üzerinde ısrarla durmasına rağmen Mauss, ne sosyalizm ne de sosyoloji alanında özgürlüğü göz ardı etmiştir. Psikolojiyle yakından ilgilenmiş; Janet, Ribot ve Dumas’nın yaklaşımlarını Freud’unkinden daha çok önemsemiştir. Başyapıtı olan Armağan Üzerine Deneme (Essai sur le don) 1925 yılında yayımlandı. Mauss; Georges Dumézil, Marcel Griaule, Alexandre Koyré, Alfred Métraux, Roger Caillois, Louis Dumont, Michel Leiris, André Leroi-Gourhan, Maxime Rodinson, Jacques Soustelle, Germaine Tillion, Jean-Pierre Vernant ve Paul-Émile Victor gibi isimlerin hocası olmuştur. Öğrencileri onu, elleri cebinde irticalen konuşan, muazzam bir hafızaya ve büyük bir karizmaya sahip biri olarak betimlerler.

Paul Diel, 1893 yılında Viyana’da, Alman bir annenin çocuğu olarak (babası bilinmiyor) dünyaya geldi. Sekiz yılını dini bir yetimhanede geçirdi ve 13 yaşında annesini kaybetti. Bir vasinin desteğiyle bakaloryasını tamamladıktan sonra, üniversiteye gitmeksizin yoksul ama özgür bir hayat sürdü ve kendisini bir otodidakt olarak yetiştirdi. Filozofları (Spinoza, Kant) derinlemesine okudu, ancak fizik ve biyoloji gibi fen bilimleri üzerine de çalıştı. Aktörlük yaptıktan, şiir ve romanlar yazdıktan sonra psikolojiye yöneldi; hayatın anlamını ve kendi acısını anlama arayışıyla Adler ve Freud’u inceledi. Almanca kaleme aldığı ilk eserleri Albert Einstein’ın hayranlığını kazandı ancak Avusturya’nın ilhakı nedeniyle yayımlanamadı. Bir Fransız ile evli olması hasebiyle Fransa’ya göç etti. Fransız ordusuna katılmış olmasına rağmen, Vichy hükümeti tarafından yabancılara ayrılan Gurs toplama kampına hapsedildi. 1945 yılında CNRS bünyesindeki Henri Wallon’un biyopsikoloji laboratuvarına girdi. Temel eserleri Payot Yayınevi tarafından Fransızca olarak yayımlandı: Motivasyon Psikolojisi (1947), İlahiyat (1950), Yunan Mitolojisinde Sembolizm (1952), Korku ve Kaygı (1956), Eğitim ve Yeniden Eğitimin İlkeleri (1961), İncil’de Sembolizm (1975). 1964 yılında, yarıyıllık bir dergi olarak yayımlayan Motivasyon Psikolojisi Derneği’ni kurdu. 1972’de Paris’te öldü.

“Yeğenlerin” düşünceleri kronolojik sırayla sunulacaktır; ancak tez tektir: Sahici diğerkâmlığın içine bencilliği, sahici bencilliğin içine ise diğerkâmlığı yerleştiren ambivalans yasası. Bu yasa siyasi, sosyolojik ve psikolojik alanlar arasında geçiş yaparak güçlenecektir; ancak bir “palindrom”da olduğu gibi, okur kitabı kendi arzusuna göre sondan başa, baştan sona veya ortadan başlayarak okuyabilecektir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir