Yazan: Pusat Denizli
“[Keynes] toplama kampları olmadan işsizliğin çözülebileceğine dair umut verdi.”
-Robert Skidelsky [1].
Laissez-Faire Dogmasının Sonu
Keynes’i Keynes yapan şey nihayetinde 19. yy.’ın liberal ütopik dünyasının artık geçmiş olduğunu anlaması [2] ve Birinci Dünya Savaşı sonrası bu yeni dünyaya dair ekonomik gözlemlerdir. İngiliz orta-üst sınıfına mensup, üst kuşağının Viktoryen ahlakına mesafeli ancak temel klasik liberal değerleri hem siyasal hem de felsefi olarak benimsemiş bir figür Keynes. Kendi dönemindeki pek çok insanın aksine Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Britanya’nın ve dünyanın artık farklı bir yer olduğunu, eski reçetelerin ve yaklaşımların artık işe yaramayacağını anlamıştı [3].
Kısaca, Keynes için, içinden çıktığı dünyaya bağlılığı olan eleştirel bir reformist denilebilir. Eski reçetelerin tekrar uygulanmaya çalışılmasının (altın standardı, laissez-faire politikası vesaire) “medeni” dünyayı kronik işsizlik ve politik istikrarsızlığa sürükleyeceğini ve bunun nihayetinde kendini bağlı hissettiği liberal politik düzenin yıkılmasına yol açacağını düşünmüştür. İki dünya savaşı arasındaki dönemde faşizmin ve komünizmin yükselişi de bu temel çekinceyi doğrular gibi görünmekte. Şöyle der:
“Kehanette bulunuyorum ki; vaktinde sağduyuyu benimsemedikleri takdirde, üzerinde yaşadıkları sistem öyle kötü işleyecektir ki, şu an kendilerine sunulan ılımlı ve sınırlı çarelerden çok daha fazla nefret edecekleri karşı konulmaz şeylerin altında ezileceklerdir…” [4]
Ayrıca laissez-faire politikalarının empoze edilmesinin radikal siyasi akımlara sebep olduğu fikri konusunda Keynes yalnız değildi:
“Faşizmin zaferi; liberallerin planlama, düzenleme veya denetim içeren her türlü reforma engel olması yüzünden neredeyse kaçınılmaz hale getirildi.”
– Karl Polanyi [5].
Temel politik gayesinin ötesinde, Keynes’i Keynes yapan şey, kendinden önceki ekonomistlerden farklı olarak, piyasa ekonomisini otomatik olarak tam istihdam dengesine iten mekanizmaların varlığını reddetmesidir. Kendisinden önceki klasik ve neoklasik ekonomistler piyasanın otomatik olarak er ya da geç tam istihdam dengesine varacağını düşünse de, Keynes’e göre ekonomi, pekâlâ efektif talebi artıran bir müdahale (devlet harcaması, yatırımı tetikleyen teknolojik gelişme gibi) olmadan eksik istihdam (under-employment) dengesinde kalabilir. Bu görüşün temeli şu fikirlere dayanır: makro paradokslar, efektif talep, yatırımlarda beklentilerin rolü ve temel belirsizlik.
Temel Belirsizlik
Temel belirsizlik (Fundamental uncertainty) Keynes’e özgü bir kuram değildir. Nitekim Frank Knight ve Keynes bu fikre aynı dönemde ulaştılar. Bu fikir nedir? Basitçe risk ile belirsizlik arasındaki farkın vurgulanması. Bir zar attığınızda veya kumar masasına oturduğunuzda ihtimaller bellidir. Siz hesaplayamıyorsanız bile bellidir. Peki, 10 yıl sonraki faiz oranlarının olasılıksal dağılımı hakkında ne söyleyebiliriz? Hiçbir şey. Temel belirsizlik içindeki birey başkalarının davranışlarını izler ve alışkanlıklara göre hareket eder:
“Bu terimi kullandığım anlam; bir Avrupa savaşının çıkma ihtimalinin, yirmi yıl sonraki bakır fiyatının ve faiz oranının, yeni bir icadın eskiyip tedavülden kalkmasının ya da 1970 yılında özel mülk sahiplerinin toplumsal sistemdeki konumunun belirsiz olması gibi durumlardır. Bu konularda, hesaba dökülebilir herhangi bir olasılık oluşturabilecek hiçbir bilimsel temel yoktur. Basitçe, bilmiyoruz.”[6]
Temel belirsizlik, Keynes’in iki önemli fikrinin temelini oluşturuyor: paranın değer koruma aracı olması ve yatırımların değişken yapısı. Bir kriz olduğunda, krizin ne zaman biteceğini bilseydik, pekala, ona göre davranır, tekrar harcamalarımızı artırırdık. İş sahibi gelecekteki talebin ne kadar olacağını tam olarak biliyor olsa idi, yatırımını ona göre yapardı (makinelerini ona göre alırdı mesela) ve sürekli istikrarlı bir yatırım oluşurdu. Ancak gerçek ekonomiler böyle işlemiyor. Gelecek tamamen belirsiz, bir olasılık dağılımı yapamayacağımız şekilde belirsiz. Belirsizlik iki sonuç doğurur. Birincisi, insanlar geleceğe karşı güvence olarak likit para tutmak ister (likidite tercihi). Bu, harcamayı geciktirir. İkincisi, yatırım kararları sağlam bir hesaba değil, beklentilere dayandığı için oynaktır. Yatırımlar, geleceğin bilinmezliğine doğru atlayan yatırımcıların “hayvansal güdüleri” [7] ile şekillenir. Hayvansal güdülerin volatil yapısı ve beklentilere olan bağımlılığı nedeniyle, özel harcamanın tam istihdamı kendiliğinden sağlayacağına güvenilemez.
İşgücü Piyasası ve Ücretler
Peki, Keynes öncesi [8] ekonomistler neden ekonomilerin otomatik olarak tam istihdama varacağını düşünüyordu? Kendi içinde çok tutarlıydılar; herkesin ECON 101 dersinde öğrendiği bir modelle hareket ediyorlardı. İşsizlik neden olur? Çok basit, işgücü piyasasının dengeye gelmemesi yüzünden. İstihdam oranı, bu modele göre işgücü piyasasında belirlenen bir şeydir. Eğer bir kriz yaşandığında ücretler esnek olursa (ücret düşüşlerine direnen sendikalar yoksa) veyahut işgücü piyasası genel olarak esnekse (birini kovmak kolaysa) söz konusu piyasa bir dengeye girer ve ekonomi tam istihdam noktasına ulaşır. Kriz öncesine göre reel olarak daha düşük bir ücret olsa bile, ekonomi tam istihdam noktasına ulaşmış olur.
Görsel 1: İşgücü Arz ve Talep Grafiği*
Keynes işte bu fikri reddediyor. Keynes’in itirazı, yaygın kanının aksine, sadece piyasada katılıkların olması değildir. Keynes için direkt işgücü piyasalarının esnekleştirilmesi bir çözüm değil -eleştirmeni Pigou’nun aksine. Çünkü terkip hatasından (fallacy of composition) kaynaklanan temel bir makroekonomik paradoks devreye giriyor.
Bir şirketin işçilerine verdiği ücret, diğer şirketin talep kaynağıdır. Kriz anında herkes kârlı kalabilmek için işçilerinin maaşlarını düşürürse ne olur? Toplam talep çöker. Talep daha da azalırsa, fabrikalar daha fazla kişiyi işten çıkarır ve işçilerin ücretlerini düşürür. Ve döngü böyle devam eder. Keynes’e göre istihdam, işgücü piyasasında değil, mal ve hizmet piyasasındaki efektif talep tarafından belirleniyordu. Keynes öncesi klasik ve neoklasik ekonomistler için ekonomiler, talep tarafından değil, arz tarafından şekillendirilen olgulardı.
“Dolayısıyla esnek bir ücret politikasının sürekli bir tam istihdam durumunu koruyabileceğine inanmak için hiçbir gerekçe yoktur; tıpkı tek başına bir açık piyasa para politikasının bu sonuca ulaşabileceğine inanmak için bir dayanak olmadığı gibi. Ekonomik sistem bu yollarla kendi kendini ayarlayan bir hale getirilemez” [9]
Keynes’in buradaki temel mantığını da vurgulamakta fayda var. Keynes, neoklasik perspektifin içinden bir nevi içsel eleştiri yapıyor. Pigou ve ‘klasikler’, kriz anında nominal ücretler düşürüldüğünde reel ücretlerin (W/P) de düşeceğini ve böylece işgücü piyasasının tam istihdam dengesine geleceğini iddia ediyordu. Ancak gerçekte işçi ve işveren reel ücretler üzerinden değil, nominal ücretler üzerinden pazarlık yapar. Genel bir nominal ücret kesintisinin ardından firmaların marjinal maliyetleri (ve toplam talep) düşeceği için genel fiyat seviyesi de düşer; sonuçta nominal ücret/fiyat oranı, yani reel ücret, hiç değişmeyebilir. Dahası, bu süreç var olan deflasyon beklentisini körükleyip harcamaları kısarak toplam talebi daha da çökertir; yani ücret düşüşleri ekonomiyi tam istihdama götürmek yerine bir deflasyon sarmalını tetikler – Irving Fisher’ın borç deflasyon sarmalı mekanizması tarzında. Bu sebeple, iktisat kitaplarında genellikle piyasanın doğal işleyişine engel olduğu için problematize edilen asgari ücret, ücret katılıkları ve kamu ücretleri, nihayetinde makroekonomik birer denge unsurudur.
Say Yasası, Efektif Talep ve Çarpan Etkisi
Klasik iktisatçıların işgücü piyasası yaklaşımı Say Yasası’na dayanır [10]. Keynes’in zaman zaman vulgarize ettiği Say Yasası, kendi içinde tutarlı bir doktrindir. İnsan ne ister? Gerçek kaynaklar (arpa, su, tarak). Bunları nasıl elde ederler? İnsanlar öncesinde takas yapıyorlardı, ancak bunun için ihtiyaçların karşılıklı olarak örtüşmesi gerekiyordu. Arpa istemeyen bir çanakçıdan çiftçi nasıl çanak alacak? İhtiyaçların karşılıklı çakışması (double coincidence of wants) ticareti zorlaştırdığı için, bunu kolaylaştırmak amacıyla insanlar parayı buldu [11]. Paranın temel aracı reel kaynakları elde etmek olduğu için kimsenin parayı istiflemesinin, harcayabilecekken harcamamasının bir mantığı yok. Bu görüşe göre paranın temel işlevi bir mübadele aracı olması, gerçek ekonomi üzerindeki bir örtü sadece.
Eğer para sadece bir örtü ve nihai amaç reel kaynaklara erişmek ise, üretilen her mal alınacaktır. Nitekim bu malları alacak para da her zaman olacaktır; çünkü üretimin kendisi zaten malı satın alacak parayı oluşturur (bir mal üretmek için işçiye verdiğiniz maaş, edinilen kar ve ödenen rant ile pekala o mal satın alınabilecektir). John Stuart Mill’in dediği gibi “Bir ekonomideki malları ikiye katlarsak, o malları alacak gücü de ikiye katlamış oluruz”[12]
“Malların üretimi, üretilen mallar için bir piyasa yaratır ve bunu yaratan yegâne ve evrensel nedendir… Dolayısıyla, herhangi bir ülkede herhangi bir zamanda üretilen ilave mal miktarı ne olursa olsun, tam olarak buna eşdeğer ilave bir satın alma gücü de tam o anda yaratılmış olur; öyle ki bir ulus, ne sermaye ne de mallar bakımından doğal olarak asla aşırı yığılmış (aşırı doymuş) olamaz; zira sermayenin bizzat kendi işleyişi, ürettiği hasıla için bir çıkış kapısı (mahreç) yaratır.”
-John Stuart Mill’in babası James Mill’in Say Yasası formülasyonu [13]
Sonuç olarak, Keynes’in Say Yasasını ifade etmek için kullandığı “Her arz kendi talebini yaratır” sözü de bu mantıktan neşet eder; her ne kadar bu spesifik ifadeyi Say ya da sonraki klasik iktisatçılar kullanmamış olsalar da. Spesifik sektörlerde fazladan üretim (overproduction) ve eksik tüketim (underconsumption) tabii ki mümkün. Ancak tüm ekonomi özelinde fazladan üretim ve yetersiz talep, bu formülasyona göre mümkün değil; hele ki uzun bir süre boyunca. Makine varsa çalıştırılır, çalışmak isteyen varsa çalışır ve mallar nihayetinde alınır. Nihayetinde, toplam bir dengesizlik oluşmaya başlarsa bile, ekonomi kendini bir dengeye oturtacak mekanizmalara sahiptir.
“Say Yasası tartışılırken Ricardo’dan bu yana literatür, genel olarak iki önermeden birine atıfta bulunuyor gibi görünmektedir: … ‘Say Özdeşliği’ (Say’s Identity) olarak adlandırdığımız güçlü bir iddia ve ‘Say Eşitliği’ (Say’s Equality) olarak etiketlediğimiz daha zayıf bir varyant. Bunlardan ilki olan özdeşlik; hiç kimsenin parayı kayda değer bir süre boyunca elinde tutmak istemeyeceği, dolayısıyla bunun bir sonucu olarak belirli miktardaki her mal arzının (teklifinin), eşit piyasa değerine sahip başka mallardan oluşan bir sepet için otomatik olarak bir talep oluşturacağı iddiasıdır. Böylece, tıpkı bir takas ekonomisinde olduğu gibi, her arz otomatik olarak kendi talebini yaratmak zorundadır ve mal ve hizmetlerin genel bir aşırı üretimi mantıksal olarak imkânsızdır. Yasanın eşitlik biçimindeki ikinci hali ise, mallara yönelik toplam talebin toplam arzın gerisinde kalabileceği (kısa süreli) dengesizlik dönemlerinin olasılığını kabul eder; ancak çok geçmeden bu ikisini bir araya getirmek zorunda olan güvenilir dengeleyici güçlerin var olduğunu savunur.”
-Baumol [14]
Keynes’in karşı çıktığı nokta ise paranın yalnızca bir mübadele aracı olduğu düşüncesidir. Keynes’e göre para, mübadele aracı olmanın ötesinde, aynı zamanda bir değer saklama aracıdır. Temel belirsizlik burada devreye giriyor. Geleceğin nihayetinde belirsiz olduğu gerçek dünyada insanlar reel mallara erişmenin ötesinde belirsizliğe karşı güvence olarak da parayı likit bir şekilde tutmak ister. İnsanlar belirsizlik karşısında (örneğin kriz zamanlarında) harcamalarını kısar ve tasarruf oranlarını artırırlar- hele ki 1929 Buhranı gibi deflasyonel bir kriz ise.
Efektif talep, girişimcilerin beklenen kârını maksimize eden istihdam düzeyine karşılık gelen toplam talep düzeyidir; yani toplam talep ile toplam arzın kesiştiği noktadır. Girişimciler istihdamı bu noktaya göre belirler ve bu nokta tam istihdama denk gelmek zorunda değildir.
Klasik iktisatçılara göre ise tasarruf oranı arttıkça faizler düşeceği için reel ekonominin alacağı bir darbe yoktur; aksine büyüme nihayetinde yatırımla gerçekleşeceği için tasarruf düşük faizleri, düşük faizler de yatırımı tetikler. Ancak Keynes’e göre yatırımlar ve tasarruflar gelir değişimi ile eşitlenir, tasarruf arttığında yatırımlar otomatik olarak tasarruflara doğru artacak diye bir kaide yoktur. Keynes’e göre faiz likidite tercihi ile belirlenen bir şey, hayali bir ödünç verilebilir fonlar piyasasında değil.
Keynes’in yatırım-tasarruf mantığının temeli şu: parasını harcamak yerine likit bir şekilde biriktiren birisinin birikimi otomatik olarak makine almak için harcanmıyor- harcama döngüsünden çıkıyor aslında. Nitekim ödünç verilebilir fonlar mekanizmasını kabul ettiğimiz koşulda bile, biri bankaya parasını yatırdığında geleceğe dair güvensizlik varsa, bankalar yatırım için likidite sağlamayı reddedeceklerdir. Geleceğe ve gelecekteki talebe güvenin zayıf olduğu bir durumda, bankaya verilen para dahi talebin yetersiz olduğu bir ortamda ya harcanmayacaktır ya da reel ekonomi yerine finansal araçlara yönelecektir. Yani hepimiz tasarruf ettiğimizde, gelecek talebe göre üretim ve yatırım yapan şirketler üretimlerini ve yatırımlarını kesiyor ve toplam gayrisafi milli hasıla düşüyor. Tasarruf ve yatırımlar gelirlerin düşmesiyle dengeye geliyor (Tasarruf Paradoksu).
Bu akıl yürütmenin doğal sonucu olarak, klasik iktisatçıların iddia ettiğinin aksine, tasarruf yatırımı doğurmaz; aksine, yatırım (veya kamu harcaması), çarpan mekanizması aracılığıyla toplam geliri artırarak gerekli tasarrufu bizzat yaratır. Bu yüzden otonom harcamalardaki bir daralma ekonomiyi çarpan katsayısı oranında küçülterek eksik istihdam dengesine kilitlerken; bu dengeden çıkış da ancak harcama çarpanının tetiklenmesiyle mümkündür.
Çarpan etkisi: Keynes’in Cambridge iktisatçı çevresinden Richard Kahn’ın formüle ettiği [15] istihdam çarpanını Keynes, Genel Teori’de (bölüm 10) gelir çarpanına genelleştirdi. Bir liralık yatırım ya da kamu harcaması toplam gelirde birden fazla lira artışa yol açar. Vergi ve ithalat sızıntılarının olmadığı basit bir ekonomide, marjinal tüketim eğilimi 0,8 ise bu artış 1/(1−0,8) = 5 liradır; çünkü bir kişinin harcaması başka birinin gelirine dönüşür. Yani tam istihdam dengesinden ve tam kapasite kullanımından uzak bir durumda yapılan 1 liralık devlet harcaması veya yatırım 1’den daha fazla etkiye sahiptir [16].
Sonuç olarak, temel belirsizlik, Say Yasası’nın reddi ve çarpan etkisi Keynes’in geliştirmeye çalıştığı yeni ekonomi teorisinin yapı taşları oldu. Klasik ekonomistler tam istihdam varsayımıyla her zaman ekonomilerin özel bir durumunu tartışıyorlardı. Ancak Keynes ekonomilere dair tam istihdam varsayımı olmayan genel bir teori geliştiriyordu- bu yüzden magnum opus’unun adı Genel Teori:
“Klasik teorinin kabullerinin genel duruma değil, yalnızca özel bir duruma uygulanabilir olduğunu; varsaydığı bu durumun ise olası denge konumlarının yalnızca bir sınır noktasını teşkil ettiğini savunacağım. Dahası, klasik teorinin varsaydığı özel durumun nitelikleri, içinde fiilen yaşadığımız iktisadi toplumun nitelikleriyle örtüşmemektedir; bunun bir sonucu olarak da, onun öğretisini tecrübi gerçeklere uygulamaya kalkışmamız halinde ortaya çıkan netice ‘yanıltıcı ve felaket getirici’ olmaktadır.”
-Keynes [17]
Ancak gerçekte ekonomiler eksik efektif talep ve istemsiz işsizlik ile baş başadır. Klasik iktisatçılara göre bu işsizlik doğal ve geçicidir; aslında ücret katılıklarının bir sonucudur. Keynes için işsizlik, insanların mevcut ücretle çalışmak istemelerine rağmen iş bulamamasıdır. Bu, ücretlerin düşmesiyle ortadan kalkacak bir “tercih” ya da “sürtünme” değildir. Dahası, Keynes’e göre, kendi başına bırakılmış kapitalist sistemin doğal sonucudur bu. Ancak bu kaçınılmaz bir kader olmak zorunda değildir. Kapitalizm düzgün bir şekilde yönetildiği takdirde elimizdeki en iyi seçenektir:
“Kendi payıma, akıllıca yönetildiği takdirde kapitalizmin, iktisadi hedeflere ulaşmada henüz ufuktaki herhangi bir alternatif sistemden muhtemelen daha etkin kılınabileceğini; ancak kendi içinde pek çok açıdan son derece sakıncalı olduğunu düşünüyorum. Bizim meselemiz; tatminkâr bir hayat tarzına dair anlayışlarımızı zedelemeden, olabildiğince etkin bir toplumsal örgütlenme geliştirmektir.” [18]
Keynes’in entelektüel yolculuğunun, “İş var, işi yapacak insanlar var. Neden bu ikisini bir araya getirmeyelim?” [19] sözünün teorik altyapısını kurma yolculuğu olduğu söylenebilir. Kendi kendine bırakılmış kapitalist sistemin en optimal sonucu vermeyeceğini göstererek Keynes, ekonomistlerin kenara ittiği ahlak, politika ve eylemi yeniden iktisada dahil etmiştir [20]. Bu bağlamda Keynes’in sürekli aktarılan “Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız.” sözünün devamı artık herkes için daha anlamlı olmuştur:
“Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız. Fırtınalı mevsimlerde iktisatçıların bize tek söyleyebildikleri, fırtına çoktan dindikten sonra okyanusun yeniden dümdüz olacağı ise; kendilerine çok kolay, çok faydasız bir görev biçiyorlar demektir.” [21]
Sonuç
Keynes dışında da bu düşünceleri öne süren biri yok muydu? Malthus, Say Yasasına karşı çıkmış; John A. Hobson ve Sismondi eksik tüketim (underconsumption) teorisini 19. yy’da geliştirmiş; Frank Knight temel belirsizlik konusunda Keynes ile yakın düşüncelere sahip olduğunu aynı zamanda ifade etmiştir; Kalecki de efektif talebi Keynes’ten önce keşfetmiştir. Ancak Keynes, neoklasik iktisadın içinden bir eleştiri getirmesiyle, kamuoyu önündeki görünürlüğüyle ve Cambridge’de akademik tartışmaların göbeğinde yer almasıyla kendisinden sonraki iktisat tartışmalarına ve politikalarına yön veren bir figür oldu. Kendisini “Büyük Buhran gelince devlet harcaması öneren adam” klişesinin ötesinde tanımak ve anlamak bu nedenle elzemdir.
Özetle Keynes’i Keynes yapan fikirleri şunlardır:
- Piyasa ekonomileri, tüm kaynakların etkin kullanıldığı tam istihdam dengesine kendi kendine ulaşan mekanizmalara sahip değildir. Piyasa ekonomisi, tam istihdam dengesinden uzak bir dengeye düşüp müdahale olmazsa, orada uzun süre kalabilir.
- Makroekonominin karmaşık yapısı nedeniyle, mikrodan makroya uzanan varsayımlar doğrudan geçerli değildir. Bir şirketin krizde insanları işten çıkarması veya bir hanenin tasarruf oranını artırması o şirket ve o hane için mantıklı olabilir. Ancak bütün şirketlerin ve bütün hanelerin bunu uygulaması halinde toplam talep çöker.
- Ekonomilerin hem doğal istikrarsızlığını düzenleyecek, hem de eksik istihdam (under-employment) dengesine düştüğünde oradan çıkaracak harcamaların yapılması gerekmektedir. Özel yatırımlar, yatırımı tetikleyen teknolojik gelişmeler ve faizler bu konuda güvenilir olmadıkları için bu işi devletin üstlenmesi gerekmektedir [22].
Son olarak bu yazıyı okuyan birisi, “Keynes’in düşünceleri gerçekten bu kadar düzenli miydi?”, “Keynes öncesi ekonomistlerin farkındalığı gerçekten bu kadar düşük müydü?”, “Keynes’in kendi entelektüel yolculuğunu ve teorilerini adım adım geliştirişini neden ele almadın?” şeklinde makul sorular yöneltebilir pekâlâ. Kendimce mühim gördüğüm noktalara en kısa şekilde değindim. Ancak her hâlükârda, bu yazıyı okuyan pek çok kişinin kafasında Keynes’in önemi ile ekonomik düşünce tarihinde Keynes’in kendisini nasıl gördüğü anlaşılmıştır diye ümit ediyorum. Keynes’in düşüncelerinin ne kadarı iktisat ilmi tarafından benimsendi, ne kadarı görmezden gelindi, artık başka bir yazının konusu.
Kaynakça ve Dipnotlar
[1] Commanding Heights, “The Battle of Ideas,” 2002, Bölüm 1, 5:26-7:00.
[2] O dünyanın nasıl bir dünya olduğunu ve çöküşünün yarattığı buhranı anlamak için: S. Zweig, Dünün Dünyası: Bir Avrupalının Anıları. İstanbul: Can Yayınları, 2011.
[3] M. Vernengo, “Was Keynes a Liberal or a Socialist?,” 2023.
[4] J. M. Keynes, The Collected Writings of John Maynard Keynes, vol. XIX, D. Moggridge and E. Johnson, Ed. London: Macmillan, 2012.
[5] K. Polanyi, The Great Transformation. New York: Farrar & Rinehart, 1944.
[6] J. M. Keynes, “The General Theory of Employment,” The Quarterly Journal of Economics, vol. 51, no. 2, pp. 209-223, 1937.
[7] J. M. Keynes, The General Theory of Employment, Interest and Money, ch. 12. London: Macmillan, 1936.
[11] A. Smith, An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations, vol. I, ch. IV. London: W. Strahan and T. Cadell, 1776 ve W. S. Jevons, Money and the Mechanism of Exchange. London: D. Appleton and Co., 1875. Paranın takastan ortaya çıkışı antropolojik kanıtlarla desteklenmeyen bir olgu olduğunu da belirtmek gerek:
“No example of a barter economy, pure and simple, has ever been described, let alone the emergence from it of money; all available ethnography suggests that there never has been such a thing.” C. Humphrey, “Barter and Economic Disintegration,” Man, vol. 20, no. 1, pp. 48-72, 1985.
[12] J. S. Mill, Principles of Political Economy. London: John W. Parker, 1848.
[13] J. Mill, Commerce Defended. London: C. and R. Baldwin, 1808.
[14] W. J. Baumol, “Say’s (at Least) Eight Laws, or What Say and James Mill May Really Have Meant,” Economica, vol. 44, no. 174, pp. 145-161, 1977.
[15] R. F. Kahn, “The Relation of Home Investment to Unemployment,” The Economic Journal, vol. 41, no. 162, pp. 173-198, 1931.
Çarpan etkisini Keynes’in Kahn’dan önce de keşfettiğine dair bknz: R. Kent, “A 1929 Application of Multiplier Analysis by Keynes,” History of Political Economy, vol. 39, no. 3, pp. 529-543, 2007. Kahn’ın kendisi de ayrıca “My own ideas were largely derived from Mr. Keynes” (DR. NEISSER ON SECONDARY EMPLOYMENT: A NOTE 1936) demiştir. Ancak genel görüş, bu fikri Keynes’in (pek çok fikri gibi) Cambridge’deki iktisatçılarla (Kahn, Robinson, Meade, Sraffa) yürüttüğü tartışmalarla geliştirdiğidir.
[16] Örneğin, Auerbach ve Gorodnichenko’ya göre ekonomik krizlerde maliye çarpanı (1 birim devlet harcamasının ekonomiye nihai etkisi) 2,5’e kadar çıkabilir. Bknz. A. J. Auerbach and Y. Gorodnichenko, “Measuring the Output Responses to Fiscal Policy,” American Economic Journal: Economic Policy, vol. 4, no. 2, pp. 1-27, 2012.
[17] J. M. Keynes, The General Theory of Employment, Interest and Money, ch. 1. London: Macmillan, 1936.
[18] J. M. Keynes, The End of Laissez-Faire. London: Hogarth Press, 1926.
Keynes’in yazısının bu kısmı çok manidar olduğu için tüm alıntıyı buraya koyuyorum (buradaki Bay Baldwin, Lloyd George’un rakibi ve ortodoks iktisat politikalarını savunan siyasi figür):
“Yapılacak iş var; bu işi yapacak insanlar var. Neden bu ikisini bir araya getirmeyelim? Hayır, der Bay Baldwin. Yüksek finansın ve iktisat teorisinin, bunun neden imkânsız olduğuna dair esrarengiz, akıl sır ermez gerekçeleri vardır. Bu son derece ihtiyatsızca olurdu. Muhtemelen ülkeyi batırırdı. ‘Abra’ yükselirdi, ‘kadabra’ düşerdi. Yiyeceğiniz size daha pahalıya patlardı. Şayet herkes istihdam edilseydi, bu tıpkı savaşın yeniden başlaması gibi bir şey olurdu. Ve herkes istihdam edilse bile, bundan üç yıl sonra hâlâ çalışıyor olacaklarından nasıl katiyen emin olabilirsiniz? Başımızı sokacak evler inşa edersek, mallarımızı taşıyacak ulaşım sistemleri kurarsak, bataklıklarımızı kurutup kıyılarımızı korursak, çocuklarımızın yapacak neyi kalır? Hayır, diye haykırır Bay Baldwin, bu çok büyük bir haksızlık olurdu! Şimdi ne kadar çok iş yaparsak, gelecekte yapılacak o kadar az iş kalır. İşsizlik insanın kaderidir. Bu kuşak da sızlanıp durmadan bundan kendine düşen payı almalıdır. Zira ne kadar çok o kadar az, ne kadar yüksekse o kadar eksiktir!”
[20] J. Robinson, Economic Philosophy. London: C. A. Watts, 1962.
[21] J. M. Keynes, A Tract on Monetary Reform. London: Macmillan, 1923.
[22] R. Skidelsky, Keynes: The Return of the Master. London: Allen Lane, 2009.
[*] “Labor Supply and Demand,” Dr. Ju’s Blog, Obsidian Publish, 2024. [Çevrimiçi]. Erişim adresi: https://publish.obsidian.md/doctorstudio/2024+~.+Economics/14.1+Labor+Supply+and+Demand. [Erişim tarihi: 21 Ekim 2026].