Bilincimiz, bizi binlerce yıllık insan tarihinin belki de en önemli sorusu olan “Biz neden varız?” arayışına iten en kuvvetli özelliğimiz. Bu uğurda, nice maceralara sürüklenip sayısız deneyimler kazandık ve her geçen gün bilincimizin izin verdiği ölçüde yeni maceralara yelken açmaya devam ediyoruz. Şüphesiz ki varoluşsal sancılarımızı gidermek için sığındığımız yollardan birisi olan teknoloji, günümüzde ciddi bir evrim geçirme aşamasında. Bugün ortalama bir teknoloji okuru; transhümanizm, ölümsüzlük, tekno-cumhuriyet, entropinin işleyişi ve kuantum vb. gibi belki birkaç sene önce konuşulmasını hayal bile edemeyeceğimiz konulara yönelmeye başladı. Yüzyılımızın başı ile sonu arasında teknolojik anlamda daha öncesinde insanlık tarihinde görülmesi mümkün olmayan bir fark olacağı çok açık, peki bu gelişmeler neden insanlığa dair bir umuttan ziyade karamsarlık yayıyor? Neden zihnimiz ışıltılı metropollere, fütürist hayallere, otonom robotlara ve tekno-ütopik bir evrene olumlu bakamıyor?
Birkaç sene önce transhümanizme dair çalışmaların ve makalelerin Türkçeye çevrilmesi ile bu konuya merak salmıştım, işin teorik kısmını bir kenara koyarsam o dönem de beni en çok şaşırtan şey insanların bu denli ileri teknolojilere yönelik bir “isteksizlik” duymasıydı. Sonrasında Sanayi Devrimi’ne ilişkin okumalar yaptığımda, üretim aşamasında yeni teknolojilerin kullanılmasıyla birlikte dönemin işçileri arasında ortaya çıkan isyan ve protesto hareketleri olduğuna rastladım. İşçiler, kendi işlerinin teknoloji yüzünden alınacağını düşünerek bu teknolojinin kullanılmasından yana olan sermayedarlara cephe almış ve ekmeklerini bu yeni makinelerle bölüşmek istememişlerdi. Genel hatlarıyla Luddizm olarak bilinen bu isyan hareketi her ne kadar “anti-teknolojik” bir refleksle okunsa da bugünle bağdaştırdığımızda işin teknoloji karşıtlığından çok teknolojinin sınıfsal bir mücadele enstrümanı olarak kullanılmasından kaynaklandığını rahatlıkla kavrayabiliyoruz. Günümüzde tıpkı örgü makinesi kıran işçiler gibi yapay zekayı sabote eden yazılımcılar görmemizin sebebi de teknolojinin yine aynı motivasyonla bir enstrüman olarak kullanılması ve sınıfsal mücadelenin parçası olarak şekillendirilmesi. Bu bağlamda, 21. yüzyılın hâkim mücadele reflekslerinden birisinin de “Neo-Luddizm” olacağı bariz bir şekilde önümüzde duruyor. Öyle ki bu teknolojik gelişmeler, dünya halklarının kolektif olarak yararlanabileceği bir nimetten çok hegemonik güçlerin yeni feodal sahiplerinin dünyayı şekillendirmek için kullanacakları en güçlü aparat olarak karşımıza çıkıyor. Genel hatlarıyla baktığımızda, bir “tekno-feodalizm soykırımı” olarak ilk örneğin Gazze olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle istihbarat, veri ve haritalandırma alanında yapay zekâ desteğinden yararlanan Amerikan şirketlerinin Gazze’deki soykırıma açıkça destek verdiğini ve bu desteğin “medeniyetler çatışması” motivasyonuyla meşru kılınarak verildiğini biliyoruz. Yine paralel olarak, tekno-feodallerin uluslararası anlamda ilk rejim değişikliği potansiyelinin de kaba kuvvetle İran’da test edildiğini gördük. Bu gibi örnekler, insanlığın neden teknolojik gelişmelere ufku yeni açılmış heyecanlı gençler kadar olumlu bakamadığının birer somut örneği olarak karşımızda duruyor.
Bu meseleyi biraz daha ulusal bir boyuta indirgediğimizde cumhuriyetçi irade, tarihten bu yana çeşitli yollarla verdiği mücadeleye bir yenisini eklemek durumunda. Öyle ki; tekno-feodallerin e-muhtıra yayınlayarak hükümetlere ayar vermeye çalıştığı, bir grup teknoloji elitinin elindeki imkanları kullanarak medeniyetler çatışmasını körüklediği, milyarlarca insanının canının ve malının sayıları belki yüzü geçmeyen yeni derebeyler için deney çıktısı olarak görüldüğü bir konjonktürde cumhuriyetçilik kendisini yeniden tanımlamak ve üzerindeki ölü toprağını atmak mecburiyetinde. Anadolu’nun ücra köşelerine götürdüğümüz cumhuriyeti kuantum bilgisayarlara da götürmek zorundayız. Kısa bir zaman içerisinde insan zekasını geçmesi öngörülen genel yapay zekanın çalışma motivasyonunu kolektif bilince ortak etmeyi, kalemle verdiğimiz mücadelenin aynısını kodlarla da vermeyi bilmemiz gerekiyor. Oluşturacağımız bu dijital paradigma, yeni nesillerin refaha ve huzura erebilecekleri bir tekno-cumhuriyetin kurulmasıyla neticelenmeli. Biz, teknolojik gelişmelere bu sınıfsal ve hegemonik mücadelelerden ötürü temkinli yaklaşan bir zihniyetin ürünüyüz. Tasarladığımız her fütürist gelecek senaryosu, robotların dünyayı ele geçirdiği, yapay zekanın kölesi olduğumuz, ucu bucağı gözükmeyen korkunç gökdelenlerin olduğu, tüm teknolojik imkanların otokratik bir rejim tarafından sopa olarak halkın üzerinde kullanıldığı distopyalara çıktı. Eğer toplumsal yaşamdaki asimetrik mücadele dijital dünyanın da rutini haline gelirse bizden sonraki nesiller de fütürizmi aynı bizim gibi kodlamaya devam edecek. Elbette oluşturmak zorunda olduğumuz bu tekno-cumhuriyetin oturacağı iktisadi, sosyal, siyasal ve dijital altyapısını uzunca süreler tartışacağız fakat her ne olursa olsun, bu tartışmanın öncüsü olmayı ve bir yerden başlamayı oldukça önemli görüyorum. Bu tartışmaları başlatmadığımız takdirde bizi iki kötü senaryo bekliyor olacak, ilki kafamızda kurduğumuz distopyaların gerçekleşmesi. İkincisi ise bu teknolojik gelişmelerin karşısında teknoloji karşıtlığına sığınıp kendimizi bilgisayar ekranından içeri sokmak yerine bilgisayarı kırmaya çalışmak. Neticelendirmek istediğimiz dijital paradigma, bizden sonraki neslin teknoloji ile distopyalar yerine kolektif yaşam arzusunu ve refahı önceleyen ütopyalar yaratmasını sağlamak olmalı. Biz kendimizi kaotik ve ışıltılı şehir hayatına uzaktan öfkeyle bakan gururlu yalnız kovboylar olarak tanımladık çünkü yavaş kaldık, anlamlandıramadık ve dahil olamadık.
İnsanların teknolojiden korkmadığı, ışıltılı şehirlerin hayranlık uyandırdığı, galaksiyi keşfettiğimiz, robotlarla toplum sözleşmesi imzaladığımız, ortak yaşamı inşa ettiğimiz, üzerimizde feodallerin değil genç mühendislerin uçuştuğu ve makineleşmek istediğimiz bir tekno-cumhuriyet hayaliyle.