Kemalist Düşünce Dergisi

Yazan: Huang Nansen (黄枏森)

Çeviren: İdil Yılmaz

 

Editör Notu

Piyasa, kapitalizm, planlama, mülkiyet ve sosyalizm; politik ekonominin ve ekonomi felsefesinin hakkında sürekli olarak tartıştığı kavramlar olmuştur. Devletlerin toplumsal düzenlerindeki tıkanıklıkları açmak amacıyla attıkları adımlar ve çıkar grupları ve sınıflar arasındaki güç dengesinde yaşanan değişimler, bu kavramların farklı yorumlarını ve pratiklerini üretmiştir[1]. Bu nedenle piyasa ile kapitalizmi, planlama ile sosyalizmi birbirinin zorunlu karşılığı olarak görmek, iktisadi kurumların tarihsel çeşitliliğini açıklamakta yetersiz kalmıştır. Buna bir çözüm olarak gelişen Kapitalizmin Türleri (Varieties of Capitalism) literatürünün de haklı olarak işaret ettiği üzere, bütün bu kavramlar arasındaki ilişki tek bir evrensel yasaya indirgenemez durumdadır. Örneğin, Japon kapitalizminde sırasıyla hissedarlar, müşteriler ve çalışanlar şeklindeki alışık olduğumuz öncelik sırası tersine dönmüş vaziyette bulunur[2]. Ya da İsveç Sosyal Demokratları arasında özel mülkiyeti parçalanamaz mutlak bir hak olarak gören liberal anlayışı reddeden bir akımdan söz edilebilir[3].

İşte Huang Nansen’in birazdan okuyacağınız bu makalesi, Çin bağlamında Deng Şiaoping önderliğinde gelişen benzer bir özgüllük inşasının felsefi sancılarını ele almaktadır. Makale, o günlerde tecrübe edilmekte olan iktisadi reformların ardındaki aklı, ideolojik ezberleri bir kenara bırakıp ekonomik modeli doğrudan toplumun somut ihtiyaçlarına göre şekillendirme çabası olarak okuyor. Ancak Nansen, yine de inşa edilmekte olan bu yeni yapıyı Marksist çerçevenin içinde tutmaya çalışmaktadır. Bu çabanın arkasında ÇKP’nin, toplumsal ve anayasal meşruiyetini yeniden üretebilmek için en azından söylem bazında mutlaka Marksizm’e bağlı kalması gerekliliği gelir. Çin Anayasası, devleti, özünde proletarya diktatörlüğü anlamına gelen “halkın demokratik diktatörlüğü” olarak tanımlar ve tek başına yönetme meşruiyetini ÇKP’ye ancak bu gerekçeyle verir.[4] Bu açıdan bakıldığında Nansen, Deng reformlarının ihtiyaç duyduğu felsefi mühimmatı sağlarken bir taraftan da “sol” muhalefete karşı argüman üretmiş olur.

Nansen’in makalesini bir rejimin içindeki bir entelektüel tartışmanın parçası olmaktan çıkarıp bugün bizim için kilit bir okuma haline getiren asıl vurucu kısım ise, makalede ısrarla vurgulanan tikellik ve evrensellik (genellik) ayrımıdır. Nansen, piyasa kurumunu başlı başına bir amaç veya toplumsal düzen (tikellik) olarak değil, evrensel bir iktisadi işleyiş mekanizması ve kaynak tahsisini sağlayan bir araç olarak tanımlar. Ancak piyasaların tarafsız yani nötr olmadığını, daima belirli bir üretim ilişkileri ağına ve politik düzene eklemlenerek tikel bir nitelik kazandığını savunur.  Bu argüman, günümüz politik ekonomisi için hayati bir ders sunar. Piyasa mekanizması evrensel bir kurum olabilir, ancak bu mekanizmanın nasıl işleyeceği, kime hizmet edeceği ve hangi değerler sistemiyle -örneğin liberal bireycilikle mi yoksa solidarist halkçılıkla mı- sınırlandırılacağı tamamen politik bir tercihtir. Son olarak, bu önemli makaleyi Çince aslından dilimize kazandıran İdil Yılmaz’a Dizgin adına teşekkür ediyor ve herkese iyi okumalar diliyorum.

-Enver Mete, Ankara

 

Giriş

Bu makale, özünde sosyalist piyasa ekonomisini inşa ederken hangi felsefi ilkelerin bize yol göstereceğini ele almaktadır. Esasında bu felsefi temel Marksizmdir; pratikte ise kalıplardan sıyrılıp zihinleri özgürleştirmeyi ve kararları doğrudan hayatın somut gerçeklerine dayandırmayı öngörür. Burada esas olarak sosyalist piyasa ekonomisinin inşasıyla yakından ilişkili iki mesele üzerinde duracağım: İlki sosyalist toplumun temel çelişkileri, ikincisi ise genellik ile tikellik arasındaki ilişki teorisidir.

Deng Şiaoping, sosyalist piyasa ekonomisini kurma sürecinde bu teorileri bilimsel bir yaklaşımla hayata geçirmiştir. Dolayısıyla bu teorileri incelemek hem Şiaoping’in sosyalist piyasa ekonomisi teorisini derinlemesine kavramak hem Marksizmi geliştirmek hem de felsefenin somut gücünü anlamak açısından oldukça önem taşımaktadır.

I.

Tarihsel koşulların getirdiği sınırlılıklar sebebiyle Marx, Engels ve Lenin, sosyalist toplumun temel çelişkileri meselesini incelememişlerdir ve incelemeleri de zaten mümkün değildi. Stalin ise ömrünün son döneminde sosyalist toplumda üretici güçler ile üretim ilişkileri arasında hâlâ çelişkiler bulunduğunu fark etmiş olsa da sosyalist toplumun temel çelişkisi meselesini açıkça ortaya koymamış, dolayısıyla bunun nasıl çözüleceği üzerinde de durmamıştır. Sosyalist toplumun temel çelişkisi meselesini esas olarak gündeme getiren isim Mao Zedong olmuştur. Mao, 1957 tarihli Halkın İç Çelişkilerinin Doğru Ele Alınması Üzerine başlıklı eserinde, “Sosyalist toplumda temel çelişkiler hâlâ üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişki ve üstyapı ile iktisadi temel arasındaki çelişkidir” tespitinde bulunmuştur. Mao ayrıca bu çelişkilerin eski toplumdakilere kıyasla kökten farklı bir nitelik taşıdığını, yani uzlaşmaz olmadıklarını; üretim ilişkileri ile üretici güçlerin, üstyapı ile iktisadi temelin temelde birbirine uyumlu olup yalnızca kimi uyumsuz yönlerin bulunduğunu ve bu çelişkilerin sosyalist sistemin kendi içinde çözülebileceğini savunmuştur. Bu tespitler bugünden bakıldığında da tamamen geçerlidir ve eleştirilecek bir yönü yoktur.

Peki öyleyse, Mao daha sonraları sosyalist inşa meselesini neden iyi bir şekilde çözemedi? Buradaki kilit nokta Mao’nun sosyalist toplumun temel çelişkilerini somut olarak analiz ederken yanılgıya düşmüş olmasıdır. Mao, bu çelişkilerin başlıca şu unsurlardan kaynaklandığını düşünüyordu:

  1. Özel mülkiyet kalıntılarının varlığı,
  2. Kamusallaşma derecesinin yeterince yüksek olmaması,
  3. Birikim ve tüketim dengesi gibi üretim ilişkilerinin kimi somut halkalarının iyi ayarlanamamış olması,
  4. Başlangıçta sağlanan uyumun, üretici güçlerin gelişmesiyle birlikte zamanla yeniden uyumsuzluğa dönüşmesi.

 

Mao’nun bu tahlilleri, bugünden bakıldığında ciddi sorunlar barındırmaktadır. İlk maddeye bakacak olursak, belirli sınırlar içindeki özel mülkiyetin gerçekten hiçbir olumlu rolü yok mudur? Pratik bunun aksini kanıtlamıştır; onun belirli ölçüde olumlu bir işlevi mevcuttur. İkinci maddede ise açıkça aşırıya kaçılmış; kamusallık derecesi ne kadar yüksek olursa o kadar iyi olacağı sanılarak körü körüne “büyük ölçek ve yüksek kamusallık” peşinde koşma hatasına düşülmüştür. Üçüncü madde temelde doğru olmakla birlikte fazlasıyla genel bırakılmış, tam olarak hangi halkanın uyumsuz olduğu açıklığa kavuşturulamamıştır. Dördüncü madde de doğrudur ancak o da aşırı soyut kalmıştır.

Kısacası, Reform ve Dışa Açılma döneminden önce sosyalist toplumun temel çelişkisinin tam olarak ne olduğu sorusu hiçbir zaman gereğince aydınlatılamamıştı. Kapitalist toplumun temel çelişkisi gayet nettir: Üretim toplumsaldır, üretim araçlarının mülkiyeti ise özeldir. Sosyalist bir toplumda toplumsal üretim ile üretim araçlarının kamu mülkiyeti arasında bir çelişki olduğunu söylemek tutarlı olmayacağı gibi, Stalin tarzında üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkiyi tamamen inkâr etmek de diyalektiğe aykırıdır. Geçmişte çelişkinin daima kamusallaşma derecesinin düşüklüğünden kaynaklandığı düşünülmüş, bu yüzden pratikte mülkiyetin kamusallık düzeyi yapay biçimde defalarca yükseltilmiş, buna bir de “sol” sapmacı eğilimlerin etkisi eklenince hataların ardı arkası kesilmemiş ve üretici güçler gelişmek yerine tahribata uğramıştır. Temsilciliğini Deng Şiaoping’in yaptığı Çin Komünistleri, Reform ve Dışa Açılma sürecinde yürüttükleri aralıksız araştırma ve arayışlar sayesinde sosyalist toplumun temel çelişkisi olan bu kilit meseleyi adım adım aydınlığa kavuşturmuştur. Bence, sosyalist toplumun inşası sürecinde üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki bu temel toplumsal çelişki kendini esas olarak üretici güçler ile mülkiyet biçimi arasındaki bir çelişki olarak değil, üretici güçler ile iktisadi işleyiş sistemi arasındaki çelişki olarak gösterir.

Bu mesele ancak pratikte yavaş yavaş netleşmiştir. Bilindiği üzere reformlar doğrudan iktisadi sistemin dönüştürülmesiyle başlamıştır. Ancak tam olarak nasıl bir iktisadi sistem kurulması gerektiği aralıksız arayışlar neticesinde belirginleşmiştir. Bugün ülkemizin reform sürecine, özellikle de iktisadi sistem reformuna dönüp baktığımızda net bir tarihsel seyir görürüz: Planlı ekonominin payı sürekli azalmış, piyasa ekonomisinin ağırlığı kademeli olarak artmış ve sosyalist piyasa ekonomisi sistemi nihayetinde planlı ekonomi sisteminin yerini almıştır.

Peki bu durum, geçmişte planlı ekonomi sistemi uygulamış olmamızın baştan aşağı bir hata olduğu anlamına mı gelir? Mesele, bu kadar basit değildir. Proleter devrimin başarısının ardından planlı ekonomi sistemine geçilmesinin gayet doğal olduğu ve bu sistemin o dönemde gerçekten büyük bir rol oynadığı kanaatindeyim; dolayısıyla hakkını teslim etmek gerekir ki, o günkü tarihsel katkısı inkâr edilemez. Ancak üretici güçlerin daha da gelişmesi, üretim ölçeğinin giderek büyümesi, barış ortamında insanların siyasi bilincinin zayıflaması, tüketim taleplerinin artması ve gelişmiş ülkelerle temasların derinleşmesi gibi etkenlerle birlikte planlı ekonomi sisteminin işletmelerin ve bireylerin inisiyatif ve motivasyonunu harekete geçirmekte zorlanması gibi pek çok aksaklığı gün yüzüne çıkmış ve sistem artık üretici güçlerin gelişim taleplerine yanıt veremez hale gelmiştir.

Elbette sosyalist piyasa ekonomisi sisteminin inşası mülkiyet meselesini de kapsar fakat bu, geçmişte yapıldığı gibi özel mülkiyeti tamamen reddetmek ve körü körüne yalnızca kamu mülkiyetini vurgulamak şeklinde olmamalıdır. Aksine, mevcut aşamada özel mülkiyetin olumlu rolünü kabul etmek, onu kamu mülkiyetinin tamamlayıcı bir unsuru olarak görmek ve ona belirli bir alan tanımak gerekir.

II.

Peki, sosyalist planlı ekonomi sistemi bir sosyalist piyasa ekonomisi sistemine nasıl dönüştürülecek? Bilindiği üzere geçmişte piyasa ekonomisi yalnızca özel mülkiyetle, sosyalizm ise daima kamu mülkiyetiyle ilişkilendirilmiştir. Ancak kapitalizm ile piyasa ekonomisi birbirinden ayırt edilmezse, sosyalizm ile piyasa ekonomisi de bir araya getirilemez. Bu noktada iktisadi işleyiş sisteminin genelliği ile tikelliği arasındaki ilişki meselesi karşımıza çıkar.

Geçmişte bir ülkenin iktisadi işleyiş sisteminin, o ülkenin temel iktisadi düzeniyle özdeş ve ondan ayrılamaz olduğu düşünülürdü. Bu nedenle serbest piyasanın geliştirilmesini savunan herkes, doğrudan kapitalist çizgide yürümekle itham edilip eleştirilirdi. Bu anlayışın belirli nesnel sebepleri vardı. II. Dünya Savaşı öncesinde gerek Batı kapitalist dünyasında gerekse Sovyetler Birliği’nin sosyalist iktisadi düzeninde tek tip iktisadi sistem mevcuttu; yani kapitalist toplumda yalnızca piyasa ekonomisi, sosyalist toplumda ise yalnızca planlı ekonomi sistemi vardı. Bu yüzden insanlar iktisadi işleyiş sistemi ile temel iktisadi düzen arasında ayrım yapmıyordu.

Fakat savaş sonrasında tüm ülkelerin iktisadi sistemlerinde büyük değişimler yaşanmış ve çok yönlü bir çeşitlilik ortaya çıkmıştır. Kapitalist ülkelerin ekonomik faaliyetlerinde plan unsurları giderek artmış, böylece Japonya’nın planlı piyasa ekonomisi sistemi ya da ABD ve Almanya’nın devlet regülasyonu altındaki piyasa ekonomisi modelleri doğmuştur. Sosyalist ülkelerde de Sovyet tarzı aşırı merkeziyetçi planlı ekonomi kalıplarını kıran modeller, örneğin Yugoslavya’nın toplumsal özyönetimci iktisadi sistemi ortaya çıkmıştır. Bu durum göstermektedir ki iktisadi işleyiş sistemi ile toplumun temel iktisadi düzenini birbirine karıştırmak doğru değildir.

Temsilciliğini Deng Şiaoping’in yaptığı Çin Komünistleri; dünyadaki ekonomik kalkınma tecrübelerini ve ülkemizin Reform ve Dışa Açılma sürecinde elde ettiği kazanımları sentezleyerek kapitalizmde de planlı ekonominin, sosyalizmde de piyasa ekonomisinin bulunabileceği görüşünü açıkça ortaya koymuştur. Bu tespit bize gösterir ki bir ülkenin iktisadi işleyiş sistemi onun toplumsal düzeninden ayrılabilir, piyasa ekonomisi sistemi kapitalizmle eklemlenebileceği gibi sosyalizmle de bütünleşebilir.

Piyasa ekonomisi sistemi ile sosyalist piyasa ekonomisi sistemi arasındaki ilişki; ortaklık ile tikellik, genellik ile özgüllük ilişkisidir. Yani piyasa ekonomisi hem kapitalist hem de sosyalist iktisadi sistemin ortak paydası olabilir; kapitalizm ve sosyalizm ise bu sistemlerin kendilerine has özgül nitelikleridir.

Peki bu durum, ortada bütünüyle tarafsız bir piyasa ekonomisi sistemi olduğu anlamına mı gelir? Hayır. Doğa bilimleri veya makineler gibi tamamen nötr unsurlar elbette vardır. Bunlar ister kapitalist ister sosyalist koşullarda olsun hep aynı kalır, toplumsal düzenin değişmesiyle değişmezler. Fakat piyasa ekonomisi sistemi böyle değildir, Toplumun temel iktisadi düzeninden soyutlanmış, kendi başına bağımsız var olan bir piyasa ekonomisi sistemi bulunmaz. Piyasa ekonomisi sistemi ya kapitalist düzenle ya da sosyalist düzenle eklemlenir. Dolayısıyla piyasa ekonomisi sisteminin daima “sosyalist mi yoksa kapitalist mi” (xing she xing zi- 姓‘社’姓‘资’) olduğu sorusu geçerliliğini korur. Bu nedenle bir yandan piyasa ekonomisi sisteminin ortak niteliklerini yani kaynak tahsisinin aracı ve temeli olarak piyasayı esas almasını incelerken, diğer yandan da piyasa ekonomisi sisteminin özgüllüğünü, yani sosyalist piyasa ekonomisi ile kapitalist piyasa ekonomisinin kendine has farklarını incelemeliyiz. Ancak bu meseleler aydınlatıldığında pratikte eski sistemden yeni sisteme geçişi sorunsuz tamamlayabiliriz.

Sosyalist piyasa ekonomisi sisteminin özgül nitelikleri nelerdir? Kanaatimce en azından şu noktalar sayılabilir:

 

Görüldüğü üzere sosyalist piyasa ekonomisi sistemi, özünde insanlar arasındaki sosyalist ilişkileri yansıtır. Kapitalist piyasa ekonomisinden niteliksel olarak farklıdır ve ikisi birbirine karıştırılmamalıdır. İkisi arasındaki bu ayrımı netleştirmek; devlete ait işletmelerin işletme mekanizmalarını dönüştürmek, modern kurumsal işletme sistemini kurmak, piyasa ekonomisini besleyip geliştirmek, hükümetin işlevlerini yeniden tanımlamak, adil bir kişisel gelir ve sosyal güvenlik sistemi tesis etmek ve bu yüzyılın sonuna kadar sosyalist piyasa ekonomisi sistemini ana hatlarıyla inşa edebilmek açısından kritik bir stratejik öneme sahiptir.

Kuşkusuz piyasa ekonomisi sisteminin ortak niteliklerini pratikte soyutlayıp ayırt etmek ve bunu sosyalist sistemle organik bir biçimde bütünleştirmek gerçekten de zor bir meseledir. Çünkü bu süreç, bütünüyle nötr bir unsuru ele almak kadar basit değildir. Bir doğa bilimini aktarmak ya da bir makineyi getirip doğrudan kullanıma sokmak gibi (ki bunda bile hiçbir değişiklik yapmamak mümkün değildir) toptan alınıp uygulanamaz. Aksine, mülkiyet yapısının dönüşümünü, mülkiyet hakları ilişkilerinin reformunu ve toplumdaki çıkar dengelerinin yeniden düzenlenmesini kapsayan bir dizi çetrefil meseleyi barındırır ki bu da derin bir toplumsal dönüşümdür. Dolayısıyla bu tarihsel misyonu başarıyla tamamlayabilmek için hem teorisyenlerin hem de sahadaki uygulayıcıların ortak çabası gerekir.

Pekin Üniversitesi Felsefe Bölümü, 1994.

Dipnotlar

[1] Örneğin, hızlı kalkınma ihtiyacına bir çözüm olarak planlamanın kapitalizme entegrasyonunun ilk örneklerinden biri olarak Atatürk Türkiye’si göze çarpar.

[2] Bai Gao, Ekonomik İdeoloji ve Japon Endüstri Politikası, çev. Bahar Hazal Öztürk, VakıfBank Kültür Yayınları, 2025, s.102.

[3] Bu kurama göre, mülkiyet hakkı, içinde birçok farklı fonksiyonu (kullanım biçimi, kâr elde etme, yürütme koşullarını belirleme, çevreye etki vb.) barındıran bir haklar demetidir. Devlet bunların birini veya bir kısmını özelleştirebilir veya kamulaştırabilir. Bknz. Pelle Dragsted, Nordic Socialism: The Path Toward a Democratic Economy, University of Wisconsin Press, 2025.

[4] Ben Hillman ve Fengyuan Ji, The Communist Party of China: Understanding the Durability of the World’s Most Powerful Political Organization içinde: Yingjie Guo, The CPC’s Metamorphosis from Class-Based Organization to Nationalist Party, Cambridge University Press, 2025.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir