Kemalist Düşünce Dergisi

Psikoloji bilimi, kendisini toplumsal ve politik gerçekliğin bütün o karmaşasından, ideolojilerin çatışmasından ve gündelik hayatın gürültüsünden mümkün olduğunca uzak tutarak, steril bir “bilimsel” tarafsızlığın güvenli alanında konumlandırmayı sever. Oysa modern çağın en köklü yanılsamalarından biri de tam olarak burada, hakikate ulaşmanın ancak hakikati meydana getiren maddi koşullardan uzaklaşmakla mümkün olabileceğine duyulan bu inançta saklıdır. Laboratuvar önlüğünün o tertemiz beyazlığı karşısında dışarıda kalan dünyanın bütün kirinden, karmaşasından, ideolojik çatışmalarından ve sokağın bitmek bilmeyen gürültüsünden arındırılmış, saf olduğu ölçüde de hayatın kendisinden kopuk bir “hakikat” vaadinin taşıyıcısı haline bürünür.

Terapistin odası, sanki zamandan ve mekandan münezzeh, dokunulmaz bir sığınakmış gibi kendini pazarlar. Sabah işe giderken metrobüsün boğucu kalabalığında hissedilen öfke, markette her gün değişen etiketlere bakarken yaşanılan çaresizlik, haber bültenlerinden dolup taşan şiddet iklimi ve ülkenin üzerine çöken o ağır geleceksizlik bulutu, bu dört duvar arasında hiç yaşanmıyormuş gibi davranılır.

Ne var ki bütün bu yalıtılmışlık iddiasına bir büyüteçle bakıldığında o tarafsız görüntünün büyük bir aldatmacadan başka bir şey olmadığı görülür. Psikolojinin ve psikoterapinin “apolitik” kalma konusundaki ısrarı, paradoksal bir şekilde, mevcut düzenin devamlılığını sağlayan en politik tavırlardan biridir çünkü bu sözde tarafsızlık, insanlık tarihinin hiç de tarafsız olmayan o kadim çatışmasının, ezenle ezilenin, yönetenle yönetilenin, gücü elinde bulunduranla o gücün altında yaşamaya mecbur bırakılanın karşı karşıya geldiği o uzun kavganın dışında durmak anlamına gelmez; tersine, çoğu zaman hiçbir şey söylemeden, yalnızca mevcut düzeni olduğu haliyle kabul ederek, güçlü olanın yanında yer almanın daha “zarif” bir biçimidir. 

Psikolojinin bu körlüğünün ve kendi yöntemine duyduğu sarsılmaz güvenin kökeninde, doğa bilimlerine duyduğu derin hayranlık kadar, onlar gibi kesin ve tartışılmaz bir bilim olma isteği de vardır. Oysa bilim, özünde bir metodolojidir; hakikatin bizzat kendisi değil, hakikati kavramaya yarayan araçlardan sadece biridir. Yer çekimi, Newton onu formüle etmeden önce de vardı; elma yine düşüyordu, gezegenler yine dönüyordu. Bilim bunları icat etmedi, sadece belirli bir yöntemle tarif etti. Ancak modern akademik psikoloji, bu metodolojik aracı bir fetiş haline getirerek tehlikeli bir bilimcilik saplantısına düşmektedir. Bu saplantı ise birazdan göreceğimiz gibi, sadece teoride kalmayan doğrudan klinik pratiği ve iktidar ilişkilerini şekillendiren bir sonuca yol açmaktadır.

Fransız psikanalist Jacques Lacan’a göre bilim öznenin dışlanması üzerine kuruludur. Bilimsel bir deney yapabilmek ve tekrarlanabilir bir sonuç elde edebilmek için öncelikle öznelliğin, insanın biricikliğinin, arzusunun ve bilinçdışının o öngörülemez tarafının bu denklemden çıkarılması gerekir. Bilimin gücü de bir ölçüde buradan gelse de insanı anlamaya çalışırken bu yöntemin sınırlarını unutmak, bilimin sağladığı açıklama gücünü insanın bütün hakikatine sahip olma iddiasına dönüştürme riski barındırmaktadır. İşte tam bu noktada, psikanalizin “bilimsel olmadığına” dair getirilen beylik eleştiriler bizzat psikanalizin varoluş nedenidir çünkü psikanaliz, bilimin istatistiklere sığdıramadığı ve “sapma” diyerek dışarı attığı o artıkla, yani öznenin en çıplak hakikatiyle ilgilenir. Bilimci yaklaşım insanı ölçülebilir bir veri setine indirgerken; psikanaliz, bilimin açıklamasının yetmediği yerde, insanın kendisine dair söyleyemediği ve belki de kendisinin bile tam olarak bilemediği o üstüne perde çekilmiş bölgeyi merceğine alır. İnsan burada ölçülen bir nesne olmaktan çıkarak kendi hikayesiyle, bir özne olarak yeniden karşımıza gelme imkanına kavuşur. 

Ana akım psikiyatri/psikoloji, nörobilim ve özellikle Bilişsel Davranışçı Terapi ekolünden gelenler buna itiraz edecektir. Onlara göre klinik pratiğin önceliği açıktır nitekim karşımızda acı çeken, hayatını sürdürmekte zorlanan ve yardım bekleyen bir insan vardır. Diyeceklerdir ki:

“İyi de klinikte ne yapacağız? Karşımızda gerçekten acı çeken insanlar var. Panik atak geçiren bir hastayı BDT ile birkaç hafta içinde toparlayabiliyoruz. İntiharın eşiğindeki bir hastaya ilaç verip hayatını kurtarabiliyoruz. Böyle bir durumda hızlı sonuç veren, işe yaradığı gösterilmiş tedavileri bir kenara bırakıp insanı yıllarca süren bir analize sokmak gerçekten daha mı etik?” 

Bu itirazın haklı olduğu bir alan vardır ve bunu baştan netleştirmek gerekir: Akut kriz anlarında yani intihar riski, şiddetli panik, psikotik atak gibi durumlarda hızlı, semptom odaklı müdahale gerçekten hayat kurtarır ve bunun karşısına herhangi bir eleştiri koymayı en azından kendim adına etik bulmuyorum ancak bu yazının itirazı, krize müdahale edilmesinden ziyade esasen semptom bastırmanın tek ve yeterli tedavi olarak sunulmasına yani akut yardımın, uzun vadeli bir varoluşsal sorgulamanın yerini alacak şekilde genelleştirilmesinedir. 

Çünkü BDT veya ilaçlar semptomu hızla ortadan kaldırabilir tıpkı güçlü bir ağrı kesicinin, diş çürüğünü tedavi etmeden zonklayan ağrıyı yok etmesi gibi. Ağrı kesildiğinde insan gerçekten de rahatlar fakat diş çürüğü orada durmaya devam eder. Aynı şekilde semptomun ortadan kalkması da onu meydana getiren koşulların ortadan kalktığı anlamına gelmez ancak semptomun bu kadar hızlı ve sorgusuzca susturulması, tam da sistemin arzuladığı bir şeydir: “İyileşmiş” sayılan kişi, aslında sistem için yeniden işlevsel hale getirilmiştir. Panik atağı durdurulan emekçi, kendisini panikleten boğucu sömürü koşullarına geri döner, sabah trafiğine girer, mobbinge maruz kalır ve çark dönmeye devam eder. Başka bir deyişle, semptomu bastırmak bireyi sisteme geri kazandırırken, semptomu doğuran koşulu olduğu gibi bırakır ve evet, sorun da tam burada ortaya çıkar. “Hızlı çözüm” etiği, insanı acısından kurtarmakla onu acıya neden olan dünyaya yeniden uyumlandırmak arasındaki farkı görmezden geldiğinde, tedavi ile uyumlandırma arasındaki sınır muğlaklaşarak belirsizleşir. Bu “hızlı çözüm”, insanı onarılması gereken bozuk bir makine, terapiyi ise bir teknik servis olarak görür. Kriz anında hayat kurtarmak tedavidir ancak insanı kendisini hasta eden koşullara yeniden uyumlandırmak ise kesinlikle bambaşka bir mesele.

Bütün bunlar, bize araştırmaların nasıl yapıldığına ve bu araştırmaları kimin finanse ettiğine de bakmamızı göstermektedir nitekim bilimsel bilginin ne koşullarda üretildiği en az o bilginin kendisi kadar önemlidir. “Kime hizmet ediyor?” diye sorduğumuzda, cevabı biraz da burada aramak gerekir. Psikofarmakoloji araştırmalarında ilaç şirketlerinin etkisi uzun zamandır bilinen bir mesele. Şirketlerin kendi ürünleriyle ilgili araştırmaları finanse etmesi, elbette ortaya çıkan her sonucun yanlış olduğu anlamına gelmez. Fakat burada başka bir soru ortaya çıkar: Araştırmada hangi sonuçlar öne çıkarılıyor, hangileri geri planda bırakılıyor?

Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri, GlaxoSmithKline adlı İngiliz şirketin Seroxat adlı antidepresanı etrafında patlak veren ‘Çalışma 329’ skandalıdır. Şirket, ilacın ergenlerde güvenli ve etkili olduğunu iddia eden makaleler yayınlatırken çalışmanın ortaya koyduğu bazı olumsuz sonuçları da yıllarca kamuoyunun önüne çıkarmamıştır. Buradaki mesele, “şirket araştırma yaptı, o halde sonuç yanlıştır” demek kadar basit değildir. Bir araştırmanın rakamlarına ve yöntemine baktığımızda her şey bilimsel ve güvenilir görünebilir. Fakat araştırmayı kimin finanse ettiğini, sonuçların nasıl değerlendirildiğini ve hangi bulguların yayımlandığını bilmeden o çalışmanın tamamını anlamış sayılmayız. “Kanıta dayalı tıp” dediğimizde de aynı soruyu sormak gerekir. Kanıtın kendisine bakmak kadar, o kanıtın nasıl ortaya çıktığına bakmak da önemlidir. Çünkü bazen hastanın sağlığıyla şirketin çıkarı aynı yerde buluşmaz.

Peki insanı bu hale getiren nedir? Semptomla hastalığın birbirine karıştırılması, sorunun daha derininde bulunan yabancılaşmayı görmemizi de engeller. Modern insanın yaşadığı bu yabancılaşma, içinde bulunduğu üretim ve yaşam biçimiyle kurduğu ilişkiden ayrı düşünülemez. Mevcut üretim ve yaşam biçimi, insanı emeğine, kendi doğasına, çevresine, diğer insanlara ve nihayetinde kendisine yabancılaştırmıştır. Birey, sabahın kör karanlığından gecenin geç saatlerine kadar, kendisine ait olmayan ve anlamını giderek yitiren bir hayatın içinde çalışmak zorundadır. Kendi elleriyle ürettiği dünyada söz sahibi olması gerekirken, zamanla o dünyanın kurallarına uymaya başlar. Ne ürettiğine, nasıl ürettiğine ve zamanını nasıl geçireceğine çoğu zaman kendisi karar veremez. Kendi kurduğu hayat, bir süre sonra onun hayatını belirlemeye başlar.İçsel boşluk, tükenmişlik ve depresyon dediğimiz şeyleri de bu durumdan ayrı düşünmek güçtür. İnsan kendi hayatı üzerindeki denetimini kaybettikçe, yaptığı işle ve çevresindeki dünyayla kurduğu bağ da zayıflar. Bir süre sonra kendisine bile yabancılaşabilir.

Psikoloji, insanın yaşadığı bu sıkışmayı anlamaya çalışmak yerine çoğu zaman onu yeniden hayatın içine döndürmeye odaklanır. Kişi aynaya baktığında kendisine yabancılaşmış birini görür ve bundan dolayı acı çeker. Ona ise bu hayatın içinde nasıl daha rahat yaşayacağı anlatılır: Bir ilaç, birkaç egzersiz, biraz mindfulness ve yeniden işe dönmek. Böylece insanın aklına gelmesi gereken “Neden böyle yaşıyorum?” sorusu geri planda kalır. Sorunun kaynağı giderek insanın kendisinde aranır ve çözmesi gereken kişi de yine kendisi olur. Güvencesiz bir işte çalışan, sürekli geçim kaygısı yaşayan ve geleceğinden emin olmayan bir insan hastalık çerçevesinde ele alındığında, onu bu hale getiren çalışma koşulları ve hayatın kendisi konuşulmaz. Sonunda beklenen şey, insanın neden mutsuz olduğunu anlaması değil, yeniden çalışabilecek ve günlük hayatını sürdürebilecek hale gelmesidir. Duyguları törpülenmiş, öfkesini bastırmış, mutsuzluğuna rağmen işine devam edebilen “stabil” birey, böyle bir düzen içinde sorun çıkarmayan bireydir. 

Sonuç olarak, apolitik olduğunu iddia eden psikoloji, bu tarafsızlık maskesi altında statükonun en sadık bekçiliğini yapar. Bireyi tarihsel, ekonomik ve politik bağlamından koparıp laboratuvar tüpüne hapseden bu anlayış, insanı anlamaktan çok onu yönetmeye ve denetlemeye hizmet eder. Gerçek bir psikanalitik duruş ise semptomu yok edilmesi gereken bir düşman olarak görmek yerine, onu dinler nitekim semptom dediğimiz şey, yabancılaşmış öznenin boğulmuş çığlığı, düzene karşı bedenin ve ruhun başkaldırısıdır. İyileşme, semptomları kimyasallarla boğup bireyi hasta bir topluma adapte etmekte değildir. Kişinin kendi arzusuyla, kaybettiği o parçasıyla ve bu kaybı yaratan politik gerçeklikle yüzleşmesinde yatar… 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir