Yazan: Daniel Morley
Çeviren: E. Haktan Altın
Editör Notu
David Lynch çoğunlukla postmodern bir yönetmen olarak anılmakta ve sineması postmodernist bir çerçeve içerisinde yorumlanmaktadır. Kuşkusuz Lynch’in filmleri kimlik, anlam, gerçeklik ve öznel deneyimin parçalanması gibi postmodernizmle ilişkilendirilen pek çok temayı barındırır. Bununla birlikte, Lynch’i yalnızca postmodernizm üzerinden okumak, sinemasının temelindeki düşünsel unsurları açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Daniel Morley, Lynch’in postmodernizmle ortaklıklarını teslim etmekle birlikte, onun hakikat, gerçeklik ve anlam konusundaki yaklaşımının postmodernizmin öznel idealizmiyle bütünüyle örtüşmediğini vurgulamaktadır.
Lynch’in gerçeğin varlığına ve insan öznesinin dışında bulunan fikirlerin gerçekliğine ilişkin görüşleri, onu hakikatin yalnızca farklı anlatılardan ibaret olduğunu savunan postmodernist yaklaşımlardan ayırır. Slavoj Žižek de Lynch’in sinemasındaki yabancılaştırma biçimini Edward Hopper’ın modernist yabancılaştırmasıyla karşılaştırırken, bu iki yaklaşım arasındaki ayrımı doğrudan modernizm ve postmodernizm arasındaki fark üzerinden kurar. Bu nedenle Lynch’in sinemasını postmodernizmin basit bir örneği olarak görmek yerine, modernist yabancılaştırma geleneği, Kafkaesk anlatı ve gerçeklik ile fantazi arasındaki özgün ilişkisi içerisinde yeniden değerlendirmek daha açıklayıcı görünmektedir. Lynch’in filmlerindeki bu özellikler, onun postmodern dönemde eser vermiş olmasına rağmen postmodernizme indirgenemeyeceğini düşündürmektedir. Bu çeviriyi hazırlamamın temel nedeni de Lynch’in sinemasına ilişkin bu alternatif okuma imkanını Dizgin okurlarına sunmaktır. İyi okumalar dilerim.
—E. Haktan Altın.
15 Ocak 2025’te 78 yaşında vefat eden David Lynch, “Lost Highway”, “Twin Peaks”, “Blue Velvet”, “Mulholland Drive” ve daha pek çok eser dahil olmak üzere gerçekle rüya arasındaki sınırları bulandıran, insanı tedirginleştiren hatta tekinsizleştiren filmler ve televizyon dizileri çekti. Eserlerinin üzerindeki sis bulutundan dolayı zaman zaman ne olduğunu anlamak hiç kolay olmasa da rüya ile gerçeğin birbirine karıştığı görüntülerle, Amerikan toplumunun gündelik hayatına sinmiş yabancılaşmaya karşı çomak sokuyordu. Çoğu eserinin “tuhaflığına” rağmen, büyük bir başarı elde etti ve kapitalist düzendeki gündelik hayatın absürtlüğünü yakalamaktaki eşsiz yeteneğe sahip bir sanatçı olarak efsanevi bir ün kazandı.
David Lynch kadar tavizsiz ve sanat üzerindeki piyasanın yıpratıcı etkisine yiğitçe karşı çıkan başka bir sanatçıya sahip olabileceğimizi hayal edemiyorum; ya da en azından ticari ve eleştirel açıdan aynı düzeyde beğeni toplayabilecek bir sanatçıya. O ve eserleri, sanatın kendi kuralları olan, herhangi bir maddi ya da siyasi amaca bağlanmaması gereken özgür bir alan olduğuna inanıyordu. Lynch ise “siyasi bir kişi” olduğunu reddediyordu. Onun kişisel siyasi görüşlerini anlamak da sanata ilişkin düşüncelerini anlamak kadar güçtü. Yine de filmleri hiçbir zaman “sanat için sanat” değildi; topluma ve sorunlarına ilişkin güçlü bir söz söyleme gayreti içindeydi ve bu da kendi sanatının ardındaki ciddiyetini ortaya koyuyordu.
Sanat konusunda son derece ketum olmasıyla tanınan bir adam olmasına rağmen, sinema yapımında iş dünyasının oynadığı role duyduğu tiksintiyi çok açık bir şekilde dile getirmiştir. 2017’de verdiği bir röportajda “Senin derdin para kazanmaksa, o zaman iş başka. O zaman son kurgunun sende olup olmaması da senin için önemli değildir. Eğer tek derdin buysa paranı da kazanırsın ancak ben seninle muhattap dahi olmak istemem.” Körlemesine ilerleyen kapitalist toplumun çöküşü, kabalığı ve onun gözünde tam anlamıyla kötülüğü yüzünden radikalleşmiş gibi görünüyor. Bir bakıma, politik olarak muhafazakardı ve 1950’lerin daha sade, daha umutvari zamanlarını özlüyordu. “Aklımda Boise’yi [1950’lerde büyüdüğü kasaba] canlandırdığımda, 1950’lerin coşkulu, parlak iyimserliğini görüyorum… 50’leri seviyorum. Orada bir tür saflık ve güç var.” Ne var ki refah, masumiyet ve büyüme görüntüsünün ardında, savaş sonrasının bu güzel günlerinde bile “karanlık güçlerin” iş başında olduğunu görüyordu. O rüya gibi iyimserlik de aslında insanların içine çekildiği bir rüyadan başka bir şey değildi.
Mulholland Drive

Onun fikirlerini ve tekniklerini en iyi şekilde yansıtan eser, muhtemelen Lynch’in başyapıtı olarak kabul edilen 2001 yapımı Mulholland Drive filmidir. Hollywood’da geçen film, bir genç kadının Hollywood yıldızı olma hayalini konu alır: buraya kadar her şey tanıdık gelir. Ancak bu temel başlangıç noktasının ötesinde film, hızla son derece sürreal ve gizemli bir nitelik kazanır; öyle ki birçok izleyici filmi anlaşılamaz bulur ve filmdeki bilmeceleri çözmeye çalışırken kafaları karışır. Lynch’in diğer eserleri gibi bu da açık bir şekilde son derece sembolik bir filmdir. Ancak sembolizmin o kadar çok katmanı var ki, bu da zaman zaman son derece tuhaf ve rahatsız edici bir hissiyat yaratır. Filmin anlamına ilişkin pek çok “ipucu” insanı başka yerlere götürür; kimileri için bu, çözülemeyecek bir gizemdir, kimileri içinse gösterişten ibaret bir saçmalıklar yığını.
Lynch, filmlerini açıklamaktan kaçınıyordu. Yine de bir keresinde, filmlerinin neden bu kadar anlaşılması güç olduğunu biraz olsun açıklamıştı: “İnsanların, hayatın mantıklı olmadığı gerçeğini kabul etmediklerini düşünüyorum. Bence bu, insanları son derece rahatsız ediyor.” Başka bir deyişle, filmlerinin gizemli olması asıl amaçtır. Eserleri, onun gözünde hayatın anlaşılmazlığını sembolize etmek ve izleyiciyi hayatın özündeki yabancılaşma ile doğrudan yüzleştirmek içindir. Marksist anlamda yabancılaşma, insanın emeğinin ürünüyle karşı karşıya kalmasına rağmen, onda kendinden hiçbir iz görmemesini ifade eder. Lynch için insan uygarlığının kendisi yabancılaşmış, tuhaf ve kontrolümüzün dışında bir hale gelmişti.
Filmlerini bu anlayışla izlediğinizde, anlam kazanmaya başlıyorlar. Mulholland Drive’ın kahramanı, yani bir Hollywood yıldızı olmayı hayal eden Diane (Naomi Watts’ın canlandırdığı) hakkında Lynch şöyle demiştir: “Bu kız —Diane— istediği şeyleri görüyor, ama bir türlü elde edemiyor. Her şey orada — parti — ama o davet edilmiyor. Ve bu onu derinden etkiliyor. Buna kader de diyebilirsiniz — eğer kader size gülümsemiyorsa, yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur. En büyük yeteneğe ve en harika fikirlere sahip olabilirsiniz, ama o kapı açılmazsa, yapacak bir şeyiniz kalmaz.”
Film, Diane’in bir film yıldızı olma umuduyla kendisine açılan kapıdan içeri girmeye çalışmasıyla başlıyor. Ne var ki her şey öylesine tatlı, kusursuz ve rüya gibi gösteriliyor ki, insanın içine bir kuşku düşüyor. Her şey fazla güzel. Neler olup bittiğini henüz tam olarak anlamasanız bile, ortada bir terslik olduğunu seziyorsunuz.
Bu sırada, yeni filmi için istediği oyuncuyu oynatmaya çalışan bir yönetmen de karşımıza çıkar. Justin Theroux’nun canlandırdığı yönetmen, karanlık odalarda kendisinden istedikleri “kızı” oynatmasını isteyen sinsi stüdyo yöneticileriyle karşı karşıyadır. Çok geçmeden kendisini bir Hollywood komplosunun içinde bulur. Bütün parasını kaybettikten sonra gece yarısı tuhaf bir “kovboy”la buluşmak zorunda kalır. Kovboy, “kızı” oynatması gerektiğini ona açıkça söyler. Yönetmen böylece paranın yön verdiği karanlık güçlerin eline düşer; daha önce gördüğümüz gibi, Lynch’in son derece önem verdiği “son kurgu” hakkını da kaybeder.
Bu tüyler ürpertici olayların ne anlama geldiğini, Diane’le nasıl bir ilişkisi olduğunu anlamak kolay değildir. Yine de bütün bunların ortaya çıkardığı şey açıktır: Hollywood’da başarı hayali kuranların karşısında, zengin ve güçlü erkeklerin bu hayalleri kendi çıkarları için kullandığı kirli bir dünya vardır.
Lynch’in, Diane’in “partiye davet edilme” mücadelesini tasviri ve kaderimizi belirleyen gizemli güçler hakkındaki yorumları (“buna kader deyin – eğer size gülümsemiyorsa, yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur”), Hollywood stüdyosundaki uğursuz entrikalarla birleştiğinde, kesin olay örgüsü detayları kafa karıştırıcı olsa da, Lynch’in mesajının ne olduğu oldukça netleşiyor.
Yabancılaşma

Mulholland Drive, Lynch’in başka birçok eseri gibi, yabancılaşmayı anlatır: bir yanda hepimizin kurduğu ortak hayaller, öte yanda onların karşısında duran karanlık ve acımasız gerçeklik. Diane’in Hollywood hayalini neden gerçekleştiremediğini, bu stüdyo yöneticilerinin neden başka bir “kıza” kafayı taktığını ve bütün bunların birbiriyle nasıl bağlandığını anlamak kolay değildir (bunca ipucuna rağmen).
Ancak kapitalist piyasanın anarşisi içindeki hayat da böyle değil midir? Neden şu ya da bu kişinin başarıya, bazen de inanılmaz bir başarıya ulaştığı, diğerlerinin ise ezici bir başarısızlık ve yoksullukla karşı karşıya kaldığı, anlaşılmaz ve hatta anlamsız değil midir? Ve bu mantıksızlık ile karşısında hissettiğimiz çaresizlik, pek çok insanı kaygı ve diğer derin psikolojik sorunların içinde debelenmeye, sürekli kafası karışık bir halde ve suçlayacak birini aramaya mahkum etmiyor mu? Kişiliklerimiz, bir yanda hayaller ve fanteziler, diğer yanda depresyon ve korku arasında sık sık parçalanmıyor mu?
David Lynch bazen postmodern bir sinemacı olarak tanımlanır. Postmodernizmin kültür ve felsefeyi domine ettiği dönemde filmler çektiği doğrudur ve eserleri kesinlikle postmodernistlerin ele aldığı benzer sorulara atıfta bulunur: kimlik ve anlam kaybı, akıl hastalığı ve kafa karışıklığı, ve ardında hiçbir şey bulunmayan bir anlam yanılsaması hissi.
Bununla birlikte, aralarında köklü bir fark vardır. Postmodernist filozoflar, özellikle 20. yüzyılın sonlarında, Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından, burjuva toplumundaki sinik havayı övdüler ve hakikatin, anlamın, gerçekliğin artık ortadan kalktığını ilan ettiler. Onlara göre her şey özneldir; gerçekliği farklı anlatılar kurar. Quentin Tarantino gibi sinemacılar ile American Psycho ve Fight Club gibi filmler, bu anlayışın sinemadaki en güçlü örnekleri arasında sayılabilir.
David Lynch, bu alaycı dönemden açıkça tiksiniyordu ve onun derin psikolojik sorunlara yol açtığını düşünüyordu. Sadece bu da değil, felsefesi postmodernistlerin Öznel İdealizmi’nden çok Nesnel İdealizme daha yakındı. Yani, gerçeğin var olduğunu düşünüyordu, ancak bunun maddi dünyanın dışında kaynaklandığını savunuyordu. Bu konuda oldukça netti:
“Fikirlerin kendimizin dışında var olduğunu düşünüyorum. Bence bir yerlerde, hepimiz çok soyut bir alemde birbirimize bağlıyız. Ama orası ile burası arasında bir yerde fikirler var.”
“Twin Peaks” adlı televizyon dizisinin bir sahnesinde, kendisine tuhaf gerçekleri fısıldayan bir odun parçasını kollarında tutan, kehanet niteliğinde bir “Kütük Hanım” karakteri yer alır. Bir sahnede izleyicilere doğrudan hitap ederek şöyle der: “Hayatta var olan, ancak gözlerimizin göremediği şeyler vardır.” Filmleri son derece gizemli olsa da, bunlar hiç de anlamsız görüntülerden ibaret değildir; cevaplara dair ipuçlarıyla doludur, ancak Lynch, izleyicilerin kendileri için bunu çözen dedektif olmasını istemiştir.

Lynch için soyutlamalar ya da fikirler, birbiriyle mücadele eden güçler gibi görünür ve bunun sonucu, hayatlarımızı oluşturan olaylardır. Filmlerini bu kadar güçlü kılan şeylerden biri, toplumun kolektif rüyalarına, imgelerine ve ideallerine nüfuz etme yeteneği. Bu fikirleri saf haliyle kavrayabilme yeteneği sayesinde, onları son derece etkileyici ve duygusal bir yankı uyandıracak şekilde tasvir etti.
Mulholland Drive’da Hollywood rüyasının arketipleri; yapay bir samimiyet taşıyan diyaloglar, Hollywood malikanelerinin tanıdık görüntüleri ve seçmelerin klişeleri üzerinden bütün gücüyle karşımıza çıkar. Lynch, müzik ve ses tasarımıyla bu idealize edilmiş görüntülere bambaşka bir hava vermeyi çok iyi biliyordu. Kariyerinin büyük bölümünde arkadaşı Angelo Badalamenti ile birlikte çalıştı ve bu ortaklık ortaya son derece etkileyici işler çıkardı.
Rüyalar ve Kabuslar
Hepimizin bildiği gibi, rüyaların karanlık tarafları da vardır. Mulholland Drive çoğu zaman bir kabus olarak tanımlanır; gerçekten de film, kabusu andıran görüntüler ve seslerle doludur. Lynch’in filmlerindeki aydınlık taraf ise her zaman biraz fazla parlaktı; o rüya gibi iyimserliğin içine, boğucu bir nostaljiyle birlikte, tekinsiz bir şey sinmişti. Üstelik Lynch gerçekten korkunç şeyleri birbirinin karşısına koymaktan çekinmezdi: “cilalanmış” 1950’ler pop müziğinin bir anda kesilip yerini sessizliğe ya da tekinsiz uğultulara bırakması; garip insanların birdenbire ortaya çıkan korkutucu görüntüleri; aşırı şiddet ve cinsel istismarla paramparça edilen banliyö cenneti.
Nesnel idealizmine sadık kalan Lynch, karanlık fikirleri ana karakterlerin peşini bırakmayan gerçek insanlar ya da canavarlar olarak somutlaştırırdı. Mulholland Drive’da, Hollywood’un yüzeyinin altındaki karanlık, arka bir sokakta beliren, dağınık ve kirli bir evsiz adam olarak karşımıza çıkar. Yönetmenin oyuncularını seçmesini engelleyen uğursuz Hollywood komplosu, yönetmeni tehdit eden gizemli “Kovboy” olarak somutlaşıyor gibi görünür.

Twin Peaks’te ise, sefaletten beslenen acımasız, bu dünyadan olmayan, cinayet işleyen bir tecavüzcü olan ve aynı derecede gizemli “Killer Bob” karakteri, bir karakterin de belirttiği gibi “insanların işlediği kötülüğü” somutlaştırıyor gibi görünür. Aslında Lynch, bir röportajda Bob’un kötülüğü temsil ettiğini ve bu nedenle “insan biçiminde bir soyutlama” olduğunu söyleyerek bunu kendisi de doğrulamıştır. “Bu yeni bir şey değil, ama Bob işte böyleydi.”
Bob, Mulholland Drive’daki evsiz adama biraz benzeyen, uzun yağlı saçları, motosiklet çetesi kıyafetleri ve ürkütücü sırıtışıyla neredeyse karikatürize edilmiş bir kötülük görüntüsü sergiliyor. Ancak iyiliği temsil ediyor gibi görünen karakterler genellikle bakımlı ve güzeldir. Bunun nedeni, Lynch’in iyi insanların hepsinin güzel, kötü insanların ise çirkin olduğunu kelimenin tam anlamıyla düşünmesi değil, filmlerinin arketiplerle ilgilenmesidir. Filmler kolektif rüyalar (ya da kabuslar) gibidir ve tıpkı bir rüyada olduğu gibi, karakterler umutlarımızın ve korkularımızın sembolik imgeleridir.
Öte yandan, eserlerinde tekrar eden bir tema da güzelliğin ve masumiyetin lekelenmesi ya da yozlaşmasıdır. Twin Peaks örneğinde hikaye, kasabanın balo kraliçesi Laura Palmer’ın cinayetiyle başlar; onun melek gibi görünen dış görünüşü, bağımlılık ve tarif edilemez istismardan oluşan bir kabusu gizlemektedir. Lynch’in filmlerinde, iyiliğin arketipleri bile sıklıkla gizli bir karanlık barındırır.
Kendi idealist ideolojisi ne olursa olsun, ön plana çıkardığı karanlık konular gerçekten de çok gerçektir: Hollywood’daki iktidar ilişkileri ve cinsel sömürü, başlı başına yeterince gerçek ve kötüdür; ancak genel olarak kültürümüz üzerinde çok daha geniş kapsamlı etkileri de vardır. Bu durum, aynı zamanda çağdaş kapitalist toplumun bir bütün olarak çöküşünü ve ikiyüzlülüğünü de yansıtır. Twin Peaks dizisi, kız çocuklarının aile tarafından istismar edilmesini ele alır.
Çok daha yakın zamanda yayımlanan üçüncü sezon, çağdaş kültürün nostaljiye olan bağımlılığını, gerçekten yeni ya da sahici bir şey üretememe durumunu ve bunun sonucunda ortaya çıkan geçmişteki ihtişamı yeniden yakalama arzusunu ele alıyor; Lynch’in tehlikeli olduğunu ima ettiği bir durum bu. Yine, daha basit bir geçmişe sevgiyle bakan, ancak nostaljinin baştan çıkarıcı gücüne karşı uyarıda bulunan Lynch’in sanatının aykırı doğasını görüyoruz. Bu karmaşıklık ve çok yönlülük, Lynch’i bu kadar etkileyici bir sanatçı yapan unsurlardan biridir.
Lynch’in eserlerinde ele alınan tüm temalar, günümüz toplumunun önemli yönleridir.Lynch elbette bir Marksist değildi, hatta siyasi bakımdan ilerici bile sayılmazdı. Ama sanatın değerini, ortaya kusursuz bir siyasi görüş koymasında değil, gerçeğin insan üzerinde bıraktığı etkiyi duyurmasında aramak gerekir.
David Lynch, sinemanın gücüne yürekten inanıyordu. Filmlerin telefondan izlenmesine karşı çıkarken de bunu hiç saklamıyordu. Tüm deneyimin atmosferinin izleyicileri sarmasını, onları duygusal bir yolculuğa sürüklemesini istiyordu. Filmleri kesinlikle herkese hitap etmiyor. Kafa karıştırıcı ve zaman zaman son derece rahatsız edici. Bununla birlikte, Lynch’in gözden kaçan bir yönü de mizahıdır – tüm eserleri, kesinlikle komik olması amaçlanan, kahkaha döktüren absürt anlarla doludur. Bu hafiflik, filmlerinin karanlık havasını yumuşatmaya yardımcı olur.
Filmlerini anlayanlar için Lynch’in sineması çarpıcı ve dokunaklıdır. Filmleri incelikli sayılmaz; hatta tam tersine. Ama melodramın içine gizemi ve derinliği katmayı başarır; taklitçilerinin çoğunda ise bunların ikisini de bulamazsınız. Örneğin geçen yıl büyük beğeni toplayan The Substance, hem son derece kaba saba hem de izleyiciyi duygusal olarak içine çekecek o gizemden bütünüyle yoksundur. Bir sanatçıda bulunması gereken her şeyi taşıyan gerçek bir özgün olan Lynch’in ölümü, kültür dünyası için büyük bir kayıptır.
Yazının orijinali için tıklayın.