Kemalist Düşünce Dergisi

Yazan: Philip S. Gorski

Çeviren: Oğulcan Yıldırım

Çevirmen Notu:

Gorski’nin bu makalesi, eleştirel realizmin derya deniz literatürüne muteber bir giriş sunmakta. Metni çevirirken kastım, eleştirel realizmi bir bilim felsefesi tartışması olarak bırakmamak, sosyoloji, tarih ve siyaset bilimi gibi alanlar için neden gerekli ve faydalı olduğunu görünür kılmaktı. Eleştirel realizmin önemi, hangi yöntemin seçileceğinden önce, araştırdığımız toplumsal dünyanın nasıl bir varlığa sahip olduğunu sorgulatmasında yatıyor.

Ayrıca, bazı kavramların karşılıkları hakkında kısa bir not düşmek isterim. Emergence için “belirim”, emergent için “beliren” karşılığını kullandım. Bhaskar’ın üç ontolojik alanı olan the real, the actual ve the empirical ise sırasıyla “gerçek”, “edimsel” ve “ampirik” olarak çevrildi. Transitive ve intransitive boyutlar için “geçişli” ve “geçişsiz” karşılıklarını tercih ettim. Bhaskar’ın eserleri metinde Türkçe adlarıyla anılsa da bunların büyük çoğunluğu maalesef Türkçeye çevrilmiş değil.

Çeviri sürecindeki katkıları için ayrıca E. Haktan Altın’a teşekkür ederim.

Editör Notu:

Gorski’nin bu makalesini çevirmemize vesile olan tespitlerinden biri bizim için özellikle öğretici. Pozitivizme karşı çıkan yorumsamacılar ve inşacılar, önce pozitivizmin bilime dair resmini sorgulamadan kabul etmiş, ardından da bu resmi reddetmişlerdir. Başka bir deyişle, eleştirdikleri şeyin temel varsayımlarını büyük ölçüde paylaşmışlardır.

Türkiye’deki karşılığı ise bunun oldukça basitleştirilmiş bir versiyonudur. Batılı inşacılar kendi ulus-devletlerini pozitivizm üzerinden eleştirirken somut bir tarihsel deneyimle hesaplaşıyorlardı. Birikim’in başat aktörü olduğu sol-liberal çevreler ise yerli bir açıklama geliştirmek yerine bu eleştiriyi olduğu haliyle devralmayı tercih ettiler. Kemalizmi önce modernleşme üzerinden pozitivizme indirgediler, ardından da kendi kurdukları bu pozitivist Kemalizm tasvirini eleştirerek Kemalizmi eleştirdiklerini düşündüler. Oysa burada bir durum tespitinden ziyade siyasete kadar uzanan sonuçları olan başarılı bir ikamecilik söz konusudur.

İşin ironik yanı ise bu okumanın kendisinin de pozitivist bir varsayıma dayanmasıdır. Gorski’nin hatırlattığı gibi, toplumsal yapılar zaman ve mekana göre değiştiğinden, sosyal bilimin nedensel eğilimleri olsa da pozitivist anlamda kapsayıcı yasalarından söz edilemez. Buna karşın modernleşme, her toplumun geçmesi gereken evrensel bir yasa gibi kullanılmakta ve ulaşılması gereken neredeyse aşkın bir şemsiye kavrama dönüştürülmektedir. Bütün toplumların aynı aşamalardan, aynı sırayla geçmesini zorunlu kılan evrensel bir “modernleşme yasası” yoktur. Gorski’nin ifadesiyle, bir şeyi açıklamak, onu üreten yapıları ve güçleri göstermektir. Açıklamanın genel olması gerekmez. Sayısız farklı meseleyi tek bir başlık altında toplayan bir şemsiye kavram, eğer kendi nedensel mekanizmalarını göstermiyorsa, aslında hiçbir şeyi açıklamaz.

Tam da bu nedenle eleştirel realizme ihtiyacımız var. Eleştirel realizm, toplumsal yapıları ne evrensel yasalara ne de söyleme indirger. Onları kendilerine özgü nedensel güçlere sahip, tarihsel olarak kurulmuş ama aynı zamanda gerçek ve bireysel veya toplumsal tasavvurlara indirgenemeyen ilişkisel yapılar olarak ele alır. Böylece hem pozitivizmin evrenselcilik iddiasından hem de inşacılığın toplumsal gerçekliği bütünüyle kurguya indirgeyen göreciliğinden uzaklaşmak mümkün hale gelir. Türkiye’yi ezber kavramlara sıkıştırmak yerine kendi somut yapıları ve tarihsel süreçleri üzerinden düşünebilmenin felsefi zemini de burada yatmaktadır.

Philip S. Gorski’nin bu makalesi, Roy Bhaskar’ın geliştirdiği eleştirel realizme açık ve derli toplu bir giriş niteliği taşıyor. Bu çeviriyi, eleştirel realizmin Türkçedeki tartışmalara kazandırılması yolunda bir başlangıç olarak görüyoruz.

Başta bizimle dayanışma gösteren Profesör Gorski’ye ve çeviriyi dergimize kazandırmak adına emek veren Oğulcan Yıldırım’a teşekkür eder, Dizgin okurlarına iyi okumalar dileriz.

—E. Haktan Altın

Eleştirel realizm (Bundan sonra ER olarak anılacaktır), Hint kökenli Britanyalı filozof Roy Bhaskar’ın, aralarında Margaret Archer, Mervyn Hartwig, Tony Lawson, Alan Norrie ve Andrew Sayer’ın bulunduğu bir dizi Britanyalı toplum kuramcısıyla iş birliği içinde geliştirdiği felsefi bir sistemdir[1]. Bir dergisi, kitap dizisi, derneği ve yıllık toplantıları bulunmakta; kısacası bir düşünce hareketinin olağan oluşumlarına sahip. Hareketin merkezi Birleşik Krallık’tadır ancak Avrupa, Asya, Amerika kıtaları, Avustralya ve Yeni Zelanda genelinde de takipçileri bulunmaktadır.

ER, bugün Amerika’da daha az tanınıyorsa, bunda az da olsa Contemporary Sociology’nin de payı var. Dergi, diğer eleştirel realistlerin çalışmalarını değerlendirmiş olmasına rağmen otuz yılı aşkın süredir Bhaskar’ın hiçbir kitabını değerlendirmemiştir. Bhaskar’ın yazılarının bu dergiden ve daha genel olarak Amerikalı sosyologlardan neden bu kadar az ilgi gördüğü, burada uzun uzadıya ele alamayacağım başlı başına ilginç bir sorudur. Genel olarak meselenin üslup ve konuyla ilgili olmadığını söylemek yeterli olacaktır. Bhaskar’ın yazılarının çoğu açık ve anlaşılır bir dildedir. (Örneğin Habermas’ın yazılarına kıyasla çok daha fazla). Ayrıca Bhaskar, Habermas gibi ve bilim felsefecilerinin çoğundan farklı olarak, sosyolojiyi de ciddiye alır. Kısacası Bhaskar’ın çalışmaları hem okunabilir hem de alanla bağlantılıdır.

Üstelik bugünden bakınca, Bhaskar’ın çalışmaları adeta geleceği görmüş gibi duruyor diyebiliriz. Realizm bugünlerde felsefe ve sosyolojide güçlü bir geri dönüş yapıyor. Her yerde “nedensel mekanizmalar” ve “toplumsal ontoloji” gibi realist ifadeler kullanılmakta. Peki neden böyle? Pozitivizmle ampirizmin yetersizlikleri artık herkesin malumu. Yorumsamacılığın ve inşacılığın güçlü biçimleri de aynı ölçüde sorunlu görünmektedir. Nedensel açıklama hedefini bütünüyle terk etmeden “genel yasalar” arayışına son vermek isteyenler için realizm, ilerlemenin tek yolu gibi görünmektedir.

Şu anda sosyolojik realizmin baskın biçimi “analitik sosyolojidir”.¹˒² Bunu bir tür uzlaşımsal realizm olarak anlamak en uygunudur. Hangi anlamda “uzlaşımsal?” Analitik sosyologlar, “bireysel aktörlerin” sosyal bilimin temel parçacıkları, “kara kutunun” iç işleyişi olduğunu savunurlar. Ancak bir sorun var, o da bu kara kutunun aslında çift dipli olması.* Sonuçta indirgeme neden “rasyonel aktörlerde” dursun? Aktörler neden “beyinlere” indirgenmesin? Ya da beyinler “sinirsel yolaklara” mı indirgensin? İndirgemecilik sonu gelmeyen bir gidiştir[2]. Aktör düzeyinde durmak için olabilecek tek gerekçe ki analitik sosyologların kendileri de bunu söyler, sosyal bilimlerin (öyle olduğu varsayılan) uzlaşımlarıdır. Oysa bu uzlaşım sosyolojide hiç geçerli olmadı. Psikolojik ve nörolojik indirgemenin yeni moda olduğu iktisatta da artık geçerli değil.

Buna karşılık ER, baştan aşağı realisttir “mikro” ile “makro” arasında salt uzlaşımsal bir ayrım yapmak yerine, doğal ve toplumsal dünyalardaki çeşitli katmanlar arasındaki gerçek ontolojik ayrımlara başvurur. İndirgemenin kimi zaman aydınlatıcı olabileceğini inkar etmez ancak toplumsal olanın kendine özgü güçleri ve özellikleri bulunan, beliren bir gerçeklik olduğunda ısrar eder.⁵˒⁶ Dolayısıyla Bhaskar açısından ontolojik katmanlaşma ve beliren özellikler, hem sosyal bilimler hem de çeşitli biyolojik ve fiziksel bilimler için epistemolojik gerekçeyi ve disipliner varlık nedenini sağlar.

Bu, ER’nin gerçekliğin yapılarının bir şekilde kendiliğinden apaçık olduğunu, hatta doğrudan gözlemlenebildiğini varsaydığı anlamına gelmez. Eleştirel realizm, naif ya da sağduyusal realizm değildir. Biçimsel örgütler veya hukuk kuralları gibi kasıtlı olarak oluşturulmuş toplumsal yapıların bile çoğu zaman, toplumsal aktörlerin kendileri için açık olmayabilecek, amaçlanmamış etkileri vardır. Dahası, alanlar, ağlar ve kültürler gibi kasıtlı olarak oluşturulmamış toplumsal yapılar, çoğu zaman ancak nedensel etkileri aracılığıyla ve blok modelleme ya da uyum analizi gibi sosyal bilimsel araçların yardımıyla dolaylı olarak gözlemlenebilir. Dolayısıyla gerçekten bilimsel bir realizm, kendi kategorileri ve araçları üzerine sürekli düşünmek ve bunları gözden geçirmek zorunda olan eleştirel bir realizm olmalıdır. Onun ontolojisi geçici ve yanılabilir niteliktedir. Açıkça görüleceği üzere ER, pozitivizm ve inşacılıktan uzaklaşarak “realist dönüşü” izlemeye karar verenler için içsel bakımdan çok daha tutarlı ve felsefi açıdan daha gelişmiş bir çerçevedir.

Bu denemenin geri kalanında, Bhaskar’ın 1980’den bu yana yaptığı çalışmaların toplu bir değerlendirmesi aracılığıyla ER’ye kısa bir giriş sunacağım. Deneme üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm, Bhaskar’ın yaklaşımını modern bilim felsefesi ve daha genel olarak modern felsefe içinde konumlandırırken yöntem tartışmasını hala çerçeveleyen üç geleneğe, pozitivizme, yorumsamacılığa ve inşacılığa büyük önem veriyor. İkinci bölüm, Bhaskar’ın düşünsel gelişiminin üç ana evresini tartışıyor: (1) “temel” ya da özgün eleştirel realizm (transandantal realizm veya eleştirel natüralizm olarak da bilinir); (2) diyalektik eleştirel realizm ve (3) transandantal diyalektik eleştirel realizm. Bu bölümde özellikle özgün eleştirel realizm ve diyalektik ER üzerinde duruluyor. Sonuç bölümü, Bhaskar’ın sisteminin daha fazla geliştirilmesini gerektiren çeşitli alanlara işaret ediyor ve ER ile çağdaş sosyolojideki yerleşik kabuller arasındaki çeşitli karşıtlıkları vurguluyor.

Bilim Felsefesini Neden Önemsemelisiniz?

Daha en başta ER’nin başlı başına bir toplum kuramı olmadığını vurgulamak gerekir. ER bir bilim felsefesidir; (iyi) bilimin ne olduğuna ve ne yaptığına ilişkin bir kuramdır. Öyleyse ampirik yönelimli bir toplum araştırmacısı onu neden önemsesin? Bilim felsefesinin araştırma pratiğimiz üzerinde gerçekten herhangi bir etkisi var mıdır? Bhaskar gibi ben de böyle bir etkinin bulunduğuna, en azından bulunmuş olduğuna ve bu etkinin şimdiye kadar çoğunlukla olumsuz olduğuna inanıyorum.

Meramımı bir benzetmeyle açıklayayım: Bana göre bilimin nesneleri, bilim felsefesi ve bilim pratiği arasındaki ilişki, bir ölçüde suyun özellikleri, hidrodinamik kuramları ve yüzme pratiği arasındaki ilişkiye benzer. İyi yüzmek, zorunlu olarak hidrodinamik kurallarına uygun hareket etmeyi içerir: Su oldukça dirençli bir ortamdır ve “iyi bir yüzücü” onun içinde süzülmeyi öğrenmiştir. Bununla birlikte iyi bir yüzücü olmakla iyi bir hidrodinamik bilgisine sahip olmak arasında zorunlu bir ilişki yoktur. İnsan, hidrodinamik konusunda iyi bir kuramsal bilgiye sahip olmadan yüzmeye ilişkin iyi bir pratik bilgiye sahip olabilir; bunun tersi de geçerlidir. Yine de doğru bir hidrodinamik bilgisi, yüzücü olmak isteyen biri için yararlı bir hazırlık eğitimi olabilir. Daha önemlisi, hatalı bir hidrodinamik kuramı, yüzmeyi öğrenmeyi güçleştirebilir. En etkili yüzme eğitmenleri ekolünün, öğrencilerine suda sürekli “mümkün olduğunca büyümelerini” öğütlediğini düşünün. Rakip bir ekolün ise suyun aslında hiçbir direnç oluşturmayan iki boyutlu bir ortam olduğunu savunduğunu, üçüncü bir ekolün ise su direncinin insan zihninin salt bir yansıtması olduğunu ileri sürdüğünü düşünün. Doğuştan yetenekli birkaç kişi, iyi içgüdüler ve bol pratik sayesinde yine de iyi yüzücüler olabilir. Hatta resmi eğitmenleri devre dışı bırakarak bu pratik bilgiyi daha genç yüzücülere aktarabilirler. Ancak bunu eğitmenler sayesinde değil, tam tersine onlara rağmen yaparlar. Pratik düzeyde, öğrendikleri pek çok şeyi unutmaları gerekir.

Bhaskar’ın açıklamasına göre toplumsal gerçekliğin özellikleri, egemen bilim felsefesi, onun iki büyük rakibi ve toplumsal araştırma pratiği arasındaki ilişki de bugün benzer bir düzensizlik içindedir. Egemen felsefe pozitivizmdir. Onun en eski rakibi yorumsamacılıktır. Yeni yetme rakibi ise toplumsal inşacılıktır [3]. Bu üç yaklaşım, birbirinden çok farklı toplumsal ontolojilere, yani toplumsal gerçeklik kuramlarına dayanır. Pozitivistler, doğal ve toplumsal varlıklar arasında ontolojik bir ayrım yapmazlar; her ikisi de sadece “fenomenler” ya da “deneyim nesneleridir”.⁷˒⁸ Yorumsamacılar,  iki alan arasına keskin bir çizgi çekerler; toplumsal gerçekliğin dilsel olarak inşa edildiğini savunurlar.⁹˒¹⁰ İnşacılar daha da ileri giderler. Doğa bilimlerini de dilsel olarak kurulmuş görürler.¹¹˒¹² Onlara göre doğa bilimleri, toplumsal yaşamın bir başka alanından ibarettir.

Pozitivistler, yorumsamacılar ve inşacılar arasındaki süregiden çekişme, sosyal bilimcilerin değerli araştırmalar üretmesini engellememiştir. Toplumsal yaşama ilişkin bilgimiz eskisinden daha geniş ve derindir. Daha çok yer, dönem, halk ve kültür incelenmiştir. Toplumsal yapının yeni biçimleri ve düzeyleri keşfedilmiştir. Toplumsal gerçeklik içinde belirli bir beceriyle süzülmeyi öğrenmiş bulunuyoruz. Ancak bu ilerleme, kısmen toplum araştırmacılarının lisansüstü eğitimde kendilerine öğretilen şeyleri geride bırakmaları ve iyi araştırma pratiğine ilişkin bu örtük bilgiyi başkalarına aktarmaları sayesinde gerçekleşmiştir. Yine de söz konusu öğretiler etkisiz sayılamaz. Birincisi, genç sosyologların iyi çalışmanın nasıl yapılacağını öğrenmesini daha da güçleştirirler. İkincisi, iyi bir çalışmayı en başta neyin iyi kıldığını anlamayı daha da zorlaştırırlar. Son olarak, farklı metodolojiler ve alt alanlar arasında gereksiz düşmanlıklar ve yanlış anlamalar yaratırlar. İş ciddiye bindiğinde, yayın kurulları ve atama ve yükseltme jürileri devreye girip yayınlar ve pozisyonlar hakkında nihai kararlar verildiğinde hepimizin hala başvurmak zorunda olduğu ölçütler pozitivist ölçütlerdir.

Bunun bizi neden kaygılandırması gerektiğini görmek için, şimdi pozitivizmin ve yorumsamacılığın temel varsayımlarına biraz daha derinlemesine inerek ne kadar hatalı olduklarını inceleyelim. Pozitivizm, bilimsel bilginin “genel yasalar” ya da “kapsayıcı yasalar” biçimini, yani olayları öngörmemizi ve denetlememizi sağlayan evrensel ve istisnasız önermeler biçimini almasını varsayar ve aslında gerekli kılar. “Yanlışlamacı” bir yöntem, ancak ve ancak bu tür yasalar varsa uygulanabilir.¹³ Aksi halde, tek bir karşı örnek bir kuramı çürütmek için mantıksal olarak yeterli olmayacaktır.

Yorumsamacılığın güçlü biçimleri, doğa bilimine ilişkin pozitivist açıklamayı (hatalı biçimde) kabul etmiş, ancak bunun sosyal bilimler için geçerli olmadığına (haklı olarak) ısrar etmiştir. Buna karşılık, doğal yaşamın yasalarla, toplumsal yaşamın ise anlamlarla yönetildiğini ileri sürerler. Böylece sosyal bilimlerin amaçlarının ve yöntemlerinin doğa bilimlerininkilerden köklü biçimde farklı olduğu sonucuna varırlar. Sosyal bilimler, hermeneutik araçlarla idiografik bilgi peşinde koşar. Toplumsal dünyada olup biteni açıklamaya çalışmaz; anlamı ve niyeti yeniden kurarak onu anlaşılır kılmakla yetinir.

İnşacılığın güçlü biçimleri bu argümanı daha da ileri götürmüştür; toplumsal yaşamın dilsel olarak kurulduğuna hemfikirdirler. Ancak doğa biliminin toplumsal yaşamın bir başka parçası olduğuna, onun da (kişisel olmayan) “söylemler” ve “güçler” tarafından yönetildiğine inanırlar. Bu görüşe göre, örneğin sosyoloji kuramıyla edebiyat kuramı arasında veya bazı aşırı formülasyonlarda kuantum fiziğiyle Azande büyüsü arasında gerçek bir fark yoktur. Başka bir ifadeyle, toplumsal inşacılar epistemik göreciliğin çok güçlü bir biçimini benimserler. Hepimizin kendi özgül “hikayeler” ve “dil oyunları” kümesine öylesine hapsolduğunu, bunlar arasında hüküm vermenin “gerçek” ya da “tarafsız” bir dayanağının bulunmadığını söylerler. Umabileceğimiz en fazla şey, metinsellik ağından kendimizi kurtarmak ve dostlarımızla dayanışma içinde kendimize ait bir ağ örmektir. Dolayısıyla “kuram”ın toplumsal, edebi vb. amacı, “söylemi” ve “iktidarı” yalnızca “istikrarsızlaştırmak” ya da “altüst etmek” ve böylece bireysel “özerkliğe” ve kolektif “performansa” alan açmaktır.

Bu üç konumun da sorunu, bugün çok az toplum araştırmacısının bunlardan herhangi birini ciddi biçimde savunmaya istekli olmasıdır [4]. Pozitivist kapsayıcı yasalar idealini ele alalım. Kaç sosyolog hala bunun ulaşılabilir bir hedef olduğunu düşünüyor? Pek çok nicel araştırmacı, en azından fiilî araştırma pratiğinde böyle düşünmüyor. İki değişken arasındaki neredeyse kusursuz bir korelasyon bir keşif değil, bir hatadır. Nicel kampta direnmeyi sürdüren birkaç kişi, bir zamanlar kuantum mekaniğine dayanan ve nihayetinde belirli olayların kesin sayısal olasılığını belirlemeyi amaçlayan, kapsayıcı yasa modelinin “olasılıksal” bir sürümünü savunmaya çalışmıştı.¹⁴ Sonunda babaların ve oğulların toplumsal statüleri arasındaki ilişkiyi virgülden sonra iki basamağa kadar hesaplayabilecekler mi? Bunun gerçekleşmesini pek beklemeyin eğer bekleyecekseniz de daha çok beklersiniz…

Şimdi de yorumcu hermeneutik yeniden kurma idealini ele alalım. Yine, kaç kültür sosyoloğu ya da sosyolojik etnograf, bunun sosyal bilimin bütün olanaklarını tükettiğini; koridorun öbür ucunda katmanlaşmayı, ağları ve benzerlerini inceleyen meslektaşlarının yalnızca zaman kaybettiğini içtenlikle düşünüyor? Hatta kaçı bunun kendi yaptıkları işi bile bütünüyle betimlediğine gerçekten inanıyor? İyi bir yorumlayıcı çalışmanın her zaman çeşitli “bağlamsallaştırma” biçimlerini içerdiğini herkes bilir. Üstelik bu yerindedir; çünkü insanların yaptıklarının nedenleri, hem dile getirdikleri nedenlerden hem de dile getirebilecekleri nedenlerden farklı olabilir. Kendimize bütünüyle saydam olmadığımız gibi, toplumsal dünya da bize bütünüyle saydam değildir. Aksi halde sosyolojinin ne anlamı kalırdı?

Toplumsal inşacıların hakkını teslim etmek gerekir: İktidar, dil ve gerçeklik arasındaki bu karmaşık iç içe geçişleri fark etmişlerdir. Araştırmacıların tek bir anomali nedeniyle kuramlarından hemen vazgeçmediğini bilirler. Dünyaya ilişkin gözlemlerimizin dil aracılığıyla dolayımlandığını bilirler. Toplumsal yapıların dilsel yapılar barındırdığını bilirler. Ne yazık ki bu karmaşık iç içe geçişleri çoğu zaman basit bir nedensellik zincirine dönüştürürler: Gerçeklik (yalnızca) dil tarafından kurulur ve dil (sadece) (kişisel olmayan) bir iktidarın aracıdır. Mantıksal sonuçlarına kadar götürüldüğünde, toplumsal inşacılığın güçlü bir biçimi nihayetinde şu tür sonuçlara yol açar: (1) İnsan failler, söylemsel güçlerin vantrilok kuklalarıdır; (2) toplumsal ve doğal gerçeklik, insan dilinin salt yan görüngüleridir; (3) insan dili, “söylem” ya da “iktidar” denen, maddi olmayan, her yerde bulunan ve kişisel olmayan bir ortam tarafından yönetilir.

Ancak bu konumlar ciddi “performatif çelişkiler” üretir: İnsanların bunları ileri sürebiliyor olması bile, daha en baştan bunların altını oyar. Çünkü bunlar doğru olsaydı, herhangi birinin sosyal bilimci olmayı özgürce nasıl seçebileceği, sosyal bilimin nasıl bilgi üretebileceği ya da bu bilginin ne işe yarayabileceği izah edilemezdi. Belki de bu yüzden toplumsal inşacılığın güçlü biçimleri sosyal bilimler içinde örneğin kültürel antropolojinin ve kültür sosyolojisinin bazı köşelerinde ancak marjinal bir varlık gösterebilmiş, esas olarak disiplinlerarası programlarda ve beşeri bilim disiplinlerinde örneğin kültürel çalışmalar ve bilim çalışmaları ile dil ve edebiyat bölümlerinde kök salmıştır.

Bhaskar’ın belirttiği üzere, pozitivist ve yorumcu sosyal bilim tasavvurları ne kadar farklı olursa olsun, ikisi de aslında doğa bilimlerine ilişkin ortak bir anlayışı paylaşır. Ne yazık ki, diye ekler Bhaskar, bu anlayış oldukça hatalıdır. Gerçekte fiziksel bilimler (physical sciences) bile pozitivist türden “kapsayıcı yasalar” üretmez.¹⁵ Bilimsel bilgi de ampirik olayların edilgin biçimde gözlemlenmesine dayanmaz. Doğa bilimlerinin çoğunlukla yaptığı, dünyaya etkin müdahaleler diğer adıyla “deneyler” yoluyla nedensel mekanizmaları yalıtmaktır; bu müdahaleler, dünyaya ilişkin dolaylı gözlemler üretir (“araçlar” vasıtasıyla).¹⁶ Tek büyük istisna olan astronominin, kuralı doğruladığına dikkat edin: Görünüşe göre astronomi kapalı bir sistemle, yani evrenle ilgilenmektedir.

Sosyal bilimcilerin herhangi bir “kapsayıcı yasa” keşfedememiş olmalarının bir nedeni, deneysel kapalılığı sağlayamamalarıdır. Başka nedenler de vardır. Toplumsal yapılar insan etkinliğine ve kültüre bağımlı olduklarından, mekan ve zaman içinde fiziksel yapılardan çok daha büyük ölçüde değişir. İnsan doğası bir istisna gibi görünebilir; sosyal bilimlerde metodolojik bireyciliğin “bitmek bilmeyen cazibesi” buradan gelir. Fakat evrimsel biyoloji, davranışsal esnekliğin yüksek derecede olmasının insan türünün ayırt edici bir özelliği olduğunu öğretir. Dahası toplumsal yapılar, bireylerin basit bir toplamından fazlasıdır; sosyal bilimlerde metodolojik bireyciliğin sürekli başarısızlığı da buradan gelir. Toplumsal yapıların öznelerarası örneğin kültürel ve maddi örneğin insan yapımı nesnelerle ilgili bileşenleri de vardır. Ayrıca genellikle, bireysel aktörlerin sahip olmadığı beliren özelliklere sahiptirler. Sosyal bilimlerin doğuşu belirim keşfine dayanmış, bu bilimlerdeki büyük ilerlemeler de tipik olarak beliren özelliklerin örneğin ekonomik piyasaların, toplumsal sınıfların, kolektif bilincin, değer alanlarının, toplumsal alanların vb. özelliklerinin keşfini içermiştir. İnsan toplumlarının deneysel kapalılık sağlama girişimlerine direnmesinin dördüncü ve son nedeni, insanların bizzat iletişim, yaratıcılık ve direniş yeteneğine sahip açık sistemler olmasıdır. Totaliter rejimler veya toplama kampları gibi kapalı sistemler oluşturarak  davranışı denetlemeye yönelik en acımasız girişimlerin bile nihayetinde başarısızlığa uğramasının nedenlerinden biri bu olabilir. İşte bu nedenle deney, sosyal bilimde fiziksel bilimde oynadığı türden bir rolü (umarız) hiçbir zaman oynamayacaktır.

Bugün sosyal bilim felsefesi ile sosyal bilim pratiği arasında derin bir uçurum bulunmaktadır. Mantıksal pozitivizmin hayaleti, çağdaş metodoloji tartışmalarında hala dolaşmaktadır. Bir “kapsayıcı yasalar” bütünü arayışı terk edilmiştir; ancak “yanlışlamacılığın” ruhu, “araştırma mantığı” seminerlerinde ve lisans düzeyindeki metodoloji kitaplarında yaşamayı sürdürmektedir. Yorumsamacılar ve inşacılar bu hayaleti kovmaya çalışmışlardır. Ne var ki bu süreçte, sosyal bilimlerin asıl varlık nedenini, yani toplumsal yapılar aracılığıyla nedensel açıklamalar yapma olanağını inkar ederek kendi ayaklarının altındaki zemini çekmişlerdir. Felsefenin perili evindeki bütün bu karışıklık ve kargaşanın ortasında, gündelik işlerini yapan araştırmacılar rutinlerini sakince sürdürürler. Modeller çalıştırılır, etnografiler yazılır, görüşmeler yapılır ve arşivler taranır. Çalışmaların bir kısmı çok iyidir. Bilgi artıyor gibi görünmektedir. Ancak kimse bunun nasıl veya neden olduğunu gerçekten bilmez. Belki Roy Bhaskar dışında.

Roy Bhaskar Kimdir ve Eleştirel Realizm Nedir?

Roy Bhaskar, 15 Mayıs 1944’te Londra’da doğdu. Babası Hint kökenli bir doktor, annesi ise İngiliz bir hemşireydi. Her ikisi de Teozofi inancını aktif olarak yaşayan kişilerdi. Özel yaşamlarında Hint yaşam tarzını sürdürüyorlardı. Bundan dolayı Bhaskar, savaş sonrası İngiltere’sinde bir ölçüde yabancı biri olarak görülüyor ve okulda sık sık zorbalığa uğruyordu; belki de bunun bir nedeni, aynı zamanda bir tür dahi çocuk olmasıydı. Önce St. Paul’s özel okuluna, ardından Oxford’daki Balliol College’a gitti ve 1966’da “PPE” (Siyaset, Felsefe ve İktisat) programını birinci sınıf onur derecesiyle bitirdi. Hemen ardından, “Üçüncü Dünya kalkınmasına” odaklanan bir iktisat doktorasına başladı. Ortodoks iktisat kuramına duyduğu hayal kırıklığı giderek arttı ve neorealist filozof Rom Harré ile yakın biçimde çalışarak dikkatini yavaş yavaş bilim felsefesine çevirdi.

1971’in sonlarında Bhaskar, “Sosyal Bilimlerde Açıklamaya İlişkin Bazı Sorunlar” başlıklı bir doktora tezi sundu. Jüri üyeleri tezi reddettiler. Resmi gerekçe, aşırı uzunluğuydu. (Gerçek gerekçe ise aşırı heterodoks oluşu olabilir.) Bhaskar’ın realist görüşleri o dönemde analitik ana akımın oldukça dışındaydı ve hala da öyle görülmektedir. Yılmadan, birkaç yıl daha tez projesi üzerinde çalışmayı sürdürdü. Tez, o zamana kadar yaklaşık altı cilde ulaşmış olmasına rağmen, nihayet 1974’te kabul edildi. Bu altı cilt daha sonra yeniden işlenerek ilk üç kitabına dönüştürüldü: Realist Bir Bilim Kuramı (1975), Natüralizmin Olanaklılığı (1979) ve Bilimsel Realizm ve İnsanın Özgürleşmesi (1986). Bunlar, erken dönem denemelerini bir araya getiren Gerçekliği Geri Kazanmak (1989) ve Richard Rorty’nin çalışmalarının kitap uzunluğunda bir eleştirisi olan Felsefe ve Özgürlük Fikri (1991) ile birlikte, Bhaskar’ın gelişiminin ilk evresini, yani ününü sağlayan “temel” ya da “özgün eleştirel realizm”i oluşturur. Bhaskar’ın kuşkusuz en zor eseri olan Diyalektik: Özgürlüğün Nabzı’nın (1993) yayımlanması, düşünsel gelişiminde “diyalektik eleştirel realizm” olarak bilinen ikinci ve daha kısa bir evreyi başlatır. Diyalektik ER’nin temel fikirlerinin çoğu, ikinci döneme ait denemelerden oluşan Platon vb.’de (1994) daha kısa ve daha okunabilir biçimde sunulmuştur. Diyalektik’in güçlüğü bazı okurları uzaklaştırmıştır. Ancak Diyalektik ER, yapısal değişimi betimlemek için önemli araçlar sağlar; İlk dönem eleştirel realizm ve diğer çağdaş realizmlerde bu araçlar eksiktir. Ardından Güney Asya’nın düalist olmayan metafizik geleneğiyle hemhal olmak, Bhaskar’ın çalışmalarının üçüncü ve son evresine, “transandantal” Diyalektik ER’ye yol açmıştır. Bhaskar şimdiye kadar transandantal diyalektik eleştirel realizm üzerine dört kitap yayımlamıştır: Doğu’dan Batı’ya (2000), Meta-Gerçekliğin Felsefesi (2012), Meta-Gerçeklik Üzerine Düşünceler (2002) ve Bilimden Özgürleşmeye (2011). Üçüncü dönem eserleri, din ve bilim ile maneviyat ve çevrecilik hakkındaki güncel tartışmalar üzerine düşünmek için bir bağlam sunsalar da sosyal bilimcilerin çoğunun, en azından sosyal bilimci sıfatıyla, büyük ilgisini çekmeyecektir. Bhaskar, Mervyn Hartwig ile yapılan bir dizi söyleşiden oluşan Eleştirel Realizmin Oluşumu’nda (2010) kişisel ve düşünsel gelişimini anlatır. Hartwig ayrıca Eleştirel Realizm Sözlüğü’nü (2007) derlemiştir. Eleştirel Realizmin Oluşumu genel okur için iyi bir giriş kapısı olurken Sözlük ise Bhaskar’ın sistemini zaten iyi bilenlere göre hazırlanmıştır.

İlk dönem eleştirel realizm için en iyi başlangıç noktası Andrew Collier’in Eleştirel Realizm (1994)¹⁷ kitabı. Diyalektik ER için de Alan Norrie’nin Diyalektik ve Fark (2010)¹⁸ faydalı bir giriş kitabı. Bhaskar’ın yazılarının yinelemeli bir niteliğe sahip olduğunu belirtmek gerekir. Buna bağlı olarak, ilk dönem eleştirel realizm en açık ve özlü tartışmaları Diyalektik ER’yi tanıtan giriş tartışmalarında, Diyalektik ER’ninkiler ise transandantal diyalektik eleştirel realizmde bulunur. Dolayısıyla ilk dönem eleştirel realizm ile ilgilenenler Platon vb.’nin bazı bölümlerini okumak isteyecek, Diyalektik ER ile ilgilenen biri ise Bilimden Özgürleşmeye’nin ilk bölümlerine bakmak isteyecektir.

Yine de Bhaskar’ın eserlerini sırasıyla okumak en iyisidir. Çoğunlukla doğa bilimleriyle ilgili olan ilk kitabı Realist Bir Bilim Kuramı’nda, yaklaşımını “transandantal realizm” olarak tanımlar. “Transandantal” sözcüğünü, daha amiyane bir Kantçı anlamda, şu soruyu soracak biçimde kullanır: “Doğa biliminin olduğu gibi olabilmesi için doğal dünyanın nasıl olması gerekir?” “Zihinden bağımsız” bir doğayı, doğa biliminin temel bir “olanaklılık koşulu” olarak kabul ettiği için genel anlamda “realisttir” [5]. Ancak bilimi, insan dili ve toplumsal iktidar tarafından kaçınılmaz biçimde dolayımlanan, belirlenmese bile bir insan etkinliği olarak gördüğü için “eleştirel” anlamda da realisttir.

Weber’in bir yüzyıl önce belirttiği gibi, modern bilimin temel özelliklerinden biri uzmanlaşma ve durmadan artan uzmanlaşmadır. Bunun nedeni nedir? Kuşkusuz, çeşitli disiplinlerin tarihsel oluşumunda rakip epistemolojiler ve yetki alanı mücadeleleri rol oynamıştır. Ancak hikayenin tamamı, hatta başlıca kısmı bu mudur? Bhaskar böyle düşünmez. Her biri gerçekliğin belirli bir ölçeğinden veya düzeyinden sorumlu disiplinlerden oluşan bir hiyerarşi varsa, bu kısmen dünyanın kendi gerçek yapısını yansıtır. Başka bir ifadeyle, gerçeklik çeşitli farklı mekansal-zamansal ölçeklerde başarıyla incelenebiliyorsa ve fiziksel ve biyolojik bilimler birbirlerinden görece özerkse, bunun nedeni en azından kısmen doğanın gerçekten de bu şekilde, farklı katmanlar ve alanlar halinde örgütlenmiş olmasıdır.

Bilim tarihinin bir diğer kalıcı özelliği, indirgeme girişimleridir. Bu girişimler, özellikle yeni alt katmanlar keşfettiklerinde, epistemik kazanımlar sağlayabilir ve sağlamaktadır. Ancak epistemik hedeflerine, yani gerçekliğin bir katmanını daha alt düzeydeki bir katman üzerinden açıklama hedefine, her zaman tam olarak ulaşamazlar. Neden? “Belirim” yüzünden. Gerçekliğin bir düzeyindeki varlıkların ve özelliklerin birleşimi ve etkileşimi, diğer düzeylerde beliren varlıklar ve özellikler üretir.¹⁹ Ders kitaplarının tipik örneği sudur. Su, kendisini oluşturan parçalardan, yani hidrojen ve oksijenden oldukça farklı nedensel güçlere örneğin yangınları söndürme gücüne sahiptir. Su yangınları söndürme eğilimindedir. Hidrojen ve oksijen ise onları hızlandırma eğilimindedir. Toplumsal dünya, bu türden beliren yapılarla doludur. Sosyal bilimlerin görevlerinden biri aslında başlıca görevi bunların işleyişini betimlemektir.

Modern bilimin üçüncü önemli özelliği hatta gözden kaçırabileceğimiz kadar açık olan bir özelliği, bilginin zaman içinde artmasıdır. Bu nasıl gerçekleşir? Olguların basitçe birikmesi yoluyla mı? Kuramların durmaksızın yanlışlanmasıyla mı? Transandantal realizm farklı ölçütler önerir. Doğa katmanlıysa ve katmanlar belirim yoluyla oluşuyorsa, bilimsel bilgi daha önce bilinmeyen katmanların örneğin kuantum düzeyinin, varlıkların, Higgs bozonunun ve bunların arasındaki etkileşimlerin örneğin moleküler genetiğin keşfi yoluyla artacaktır. Ancak hikayenin bütünü bu olamaz. Öyle olsaydı der Bhaskar, bilginin artışı “monist” bir biçim alırdı; yani salt birikimsel ve sürekli olurdu. Oysa artık bildiğimiz gibi bilim tarihi, Batlamyus’tan Kopernik’e, Newton’dan Einstein’a, Linnaeus’tan Darwin’e ve benzerlerine uzanan sıçramalar ve kopuşlarla, Thomas Kuhn’un çok kullanılmış ifadesiyle “paradigma değişimleriyle” doludur. Bu nedenle Bhaskar, bilimin “geçişsiz” ve “geçişli” boyutları arasında, gerçekte olduğu haliyle doğal dünya ile ona ilişkin değişen kavramlarımız arasında ayrım yapar. Naif realizm ile eleştirel realizm arasındaki fark budur. ER, ontolojilerin yanılabilir olduğunu kavrar.

Modern bilimin dördüncü özelliği, keşfettiği nedensel yasaların, biz bu dünyayı çoğunlukla görece düzenli ve anlaşılabilir olarak deneyimliyor olsak bile, deneyimlediğimiz hâliyle duyulur dünyada geçerli görünmemesidir. Bhaskar şöyle seslenir: 

“Bildiğimiz dünya üzerine bir an düşünün: Her türden şeyin gerçekleştiği ve yapıldığı, bunları çeşitli biçimlerde açıklayabildiğimiz fakat bunlara ilişkin tümdengelim olarak gerekçelendirilmiş bir öngörünün çok nadiren mümkün olduğu, belki de hiç mümkün olmadığı bir dünya gibi görünmektedir. En azından ilk bakışta, eksik betimlenmiş bir failler dünyası gibi görünmektedir. Rüzgarların ve denizlerin; mürekkep şişelerinin devrildiği ve kapıların itilerek açıldığı; köpeklerin havladığı ve çocukların oynadığı bir dünya; zebraların ve yaya geçitlerinin, kriket karşılaşmalarının ve satranç oyunlarının, göktaşlarının ve mantık derslerinin, montaj hatlarının ve derin deniz kaplumbağalarının, toprak erozyonunun ve nehir yataklarının taşmasının iç içe geçtiği bir dünya. Oysa bunların hiçbiri herhangi bir doğa yasası tarafından betimlenmez. Belki daha da sarsıcı olanı, bunların hiçbirinin doğa yasaları tarafından yönetiliyor bile görünmemesidir. Kalemimin izlediği yolun hiçbir fizik yasasını ihlal etmediği doğrudur. Fakat bu yol herhangi bir fizik yasası tarafından belirlenmiş de değildir” (95).

Öyleyse nedensel yasalar kavramından bütünüyle vazgeçmeli miyiz? Kuşkusuz, nedensel yasaların “gözlemlenebilir olaylar” arasındaki “sürekli birliktelikler” olarak pozitivist tanımından vazgeçmeliyiz. Bhaskar, nedensel yasaları belirli “faillerin” veya “varlıkların” “güçleri” ve “eğilimleri” hakkında “normik önermeler” olarak tanımlamamızı önerir. Bilimin başlıca nesneleri bu failler ve güçlerdir; bunlara ilişkin mantıksal “önermeler” değil.²⁰ Dahası, faillerin ve güçlerin birden çok katmanı bulunduğundan, gözlemlenebilir olaylar “katmanlaşmış” bir nitelik taşıyacaktır; bunlar aynı anda çeşitli düzeylerdeki normik yasalar tarafından yönetilir. Bunun nedensel çıkarım açısından önemli sonuçları vardır. Belirli bir eylemin belirli bir yasayı ihlal etmemesi, o yasa tarafından bütünüyle belirlendiği anlamına da gelmez. Örneğin parmaklarımın bu klavye üzerindeki hareketi, fiziğin, nörokimyanın, İngilizce dilbilgisinin veya akademik yaşamın hiçbir yasasını ihlal etmez. Aksine, bunların tümü tarafından eşzamanlı olarak ve birlikte belirlenir. Bu, “katmanlaşmış” bir süreçtir. Dolayısıyla iyi nedensel çıkarımlar, mantık kurallarından çok yapıya ilişkin bilgimize bağlı olacaktır.

Bhaskar, ikinci kitabı Natüralizmin Olanaklılığı’nda (1979), üç “ontolojik alan” arasında yararlı bir ayrım ortaya koyar: “gerçek”, “edimsel” ve “ampirik”. Nedensel yasalarla gözlemlenebilir olaylar arasındaki ilişkiyi daha da açıklığa kavuşturur. Gerçek alanı, dünyada var olan bütün “mekanizmalar”dan, başka bir deyişle çeşitli güçleri ve eğilimleriyle birlikte farklı düzey ve türlerdeki bütün varlıklardan oluşur. Edimsel alan, gözlemlenmemiş olsalar bile etkinleşmiş bütün mekanizmalardan oluşur. Son olarak ampirik alan, etkinleşmiş ve gözlemlenmiş bütün mekanizmalardan oluşur. Bu üç alanın gündelik deneyimde genellikle “faz dışı” olduğuna dikkat edin. Bilimsel bir deneyin asıl amacı, bunları “aynı faza” getirmek ve böylece belirli bir varlığın ya da katmanın güçlerini ve eğilimlerini etkinleştirmek, yalıtmak ve gözlemlemektir. Dolayısıyla deneyler gerçekten de yasaları açığa çıkarır. Fakat bu yasalar olayları değil, varlıkları yönetir; düzenlilikleri değil, eğilimleri betimler.

Ancak Natüralizmin Olanaklılığı’nın temel odağı sosyal bilimler ve onların doğa bilimleriyle ilişkisidir. Bhaskar kendi görüşünü “eleştirel natüralizm” olarak nitelendirir. Doğa bilimleri ile sosyal bilimler arasındaki her türlü keskin ayrımı reddettiği ölçüde “natüralisttir”. Toplumsal olanın doğal olana her türlü indirgenmesini reddettiği ölçüde de “eleştireldir”. Bu yönüyle yorumsamacılığın ve inşacılığın tuzaklarından kaçınır. Hangi tuzaklardan? Bhaskar, yorumsamacılığın ve inşacılığın güçlü düalist biçimlerini ya açıkça varsaydığını ya da örtük biçimde ürettiğini ileri sürer. Yorumsamacılığın bu düalizmi tipik olarak epistemolojiktir. Yorumsamacılık, kişiler hakkında, kişi olmayan varlıklar hakkında bilemeyeceğimiz şeyleri bilebileceğimizi varsayar. Örneğin bir kişinin düşüncelerini veya niyetlerini bilebiliriz, fakat bir kuarkınkileri bilemeyiz. Bhaskar bunun gerçekte yalnızca bir kategori hatası olduğunu savunur. Maddenin temel bileşenlerinden biri olan kuarklar ile kişiler arasındaki fark ontolojiktir, epistemolojik değil. Bu fark, kuarklar ve kişiler hakkında sahip olabileceğimiz bilgi türüyle değil, onların özgül özellikleri ve güçleriyle ilgilidir. Kuarkların düşünceleri ve niyetleri olmayabilir; fakat kişilerin de “spini” veya “çeşnisi” yoktur. Bir kişinin düşüncelerini ayırt etmek, bir kuarkın spinini ayırt etmekten daha mı kolaydır? Her zaman değil!

Peki ya inşacılık? İnşacılık tipik olarak insan kişilere ilişkin düalist bir görüş üretir. Bir yandan insanları fiziksel nesneler olarak ele alır; bazen bedeni “yazma”, bedene “kazıma” ve bedeni “inşa etme” metaforları aracılığıyla örtük olarak, bazen de erken dönem Richard Rorty’nin “eleyici materyalizminde” olduğu gibi açıkça.²¹ Öte yandan onları “kendini biçimlendirme”, “özerklik”, “performans” vb. yetilerine sahip bedensiz güçler olarak tasavvur eder. Bu iki görüş birbiriyle nasıl bağdaştırılabilir? Gerçekte bağdaştırılamazlar ve Kant’tan beri de bağdaştırılamamışlardır. Eleştirel natüralizm bu tür bir antinomi üretmez. Kuarkların ve kişilerin oldukça farklı özelliklere ve güçlere sahip olması ER için şaşırtıcı değildir; bunlar gerçekliğin bütünüyle farklı katmanlarında yer alırlar. Beden ile benlik ya da beyin ile zihin arasındaki ilişki de ER için temel veya çözülemez bir sorun yaratmaz; biri diğerinden belirir.

Doğa ile toplum arasındaki ontolojik fark, doğa bilimi ile sosyal bilim arasında epistemolojik bir farka yol açar: Toplumsal yapıları ancak insanların etkinlikleri ve kavramları ya da ürettikleri maddi izler ve insan yapımı nesneler aracılığıyla gözlemleyebiliriz. (Yorumsamacılar bu kadarı hakkında haklıdır: Toplumsal fizik düşü boş bir düştür.) Doğal gerçekliğin aksine, toplumsal gerçeklik insan zihinlerinden bağımsız değildir. İfadenin özenle seçildiğine dikkat edin. Toplumsal gerçeklik, belirli herhangi bir insan zihninden bağımsızdır. Bir bireyin zihnindeki toplumsal harita, en iyi ihtimalle kısmidir ve çoğu zaman hatalıdır; bazen sistematik olarak hatalıdır, çünkü bazı toplumsal yapıların yeniden üretilebilmesi için yanlış anlaşılması gerekir. Bir toplumsal yapının doğru kavramsallaştırılması, o yapının başlangıçta içinden belirdiği çoklu perspektiflerin bir araya getirilmesiyle oluşturulmalıdır. Ayrıca “bağımsız olmak”, “bütünüyle kapsanmak” anlamına gelmez. Toplumsal yapıların unsurları arasında “ekilebilir toprak” ve “idari binalar” gibi maddi varlıklar ve insan yapımı nesneler de bulunur; bu yapılar sadece insan kişilerden oluşmaz. Buna karşılık ve paradoksal olarak, faillikleri ve niyetleri zihinsel ve fiziksel emekleri ve yarattıkları aracılığıyla toplumsal yapılarda “yaşamaya devam eden” ölü kişileri de içerebilirler. Toplumsal yapının insan zihinlerinden ve etkinliklerinden bağımsız olmadığını söylemek, “tam burada” veya “tam şimdi” bulunan “bu zihin” ya da “şu etkinlik” demek değildir.²²

Eleştirel natüralizmin bilim ile etik arasındaki ilişki açısından da önemli sonuçları vardır.²³ Weber’den bu yana “olgular” ile “değerler”in birbirinden ayrı tutulabileceğinde ve tutulması gerektiğinde ısrar etmek yerleşik bir alışkanlık haline gelmiştir. Ancak Weber’in bunların ayrı tutulması gerektiği iddiası, son derece göreci ve öznelci bir etik anlayışından türemektedir. Weber’in ima ettiği üzere değerler, yalnızca bireylerin seçimlerinden ve tarihin olumsallıklarından kaynaklanır. Başka bir dayanakları yoktur. Dolayısıyla sosyal bilimciler insanların benimsedikleri değerleri betimleyebilir ve bunların tarih tarafından nasıl koşullandığını açıklayabilir. Yurttaşlar olarak da kendi değerlerini savunma hakları, hatta bunu yapma yükümlülükleri vardır. Ancak bilim, bilim olarak, nasıl yaşamamız gerektiği hakkında hiçbir şey söyleyemez.

Weber haklı mıydı? Bhaskar böyle düşünmez. Bhaskar’a göre, insanları belirli içkin ihtiyaçlara ve kapasitelere sahip, evrimleşmiş bir tür olarak kavrarsak, biyolojik ve sosyal bilimlerin nasıl yaşamamız gerektiği hakkında gerçekten de söyleyecekleri olacaktır belki “yapmayacaksınlarla” dolu bir yasa levhasının buyurucu anlamında değil, ancak kesinlikle “şöyle yapmak akıllıca olur” biçimindeki öğütleyici veya sağduyuya dayanan anlamda. Sosyal bilim, akademik etikçilerin üzerinde kaygıyla durmayı sevdiği son derece düşük olasılıklı ahlaki ikilemleri örneğin meşhur “tramvay problemini” nasıl çözeceğimizi söyleyemese de, bireysel ve toplumsal iyi oluşun nasıl göründüğü ve bunları nasıl geliştirebileceğimiz hakkında kuşkusuz bir şeyler söyleyebilir. Daha özel olarak, iyi oluşun ya da insanın serpilip gelişmesinin toplumsal belirleyicilerini anlamamıza katkıda bulunabilir. Böylece ER, ahlaki realizmin zayıf bir biçimine yol açar. Buna “etik natüralizm” diyelim.

Fakat sosyal bilim olan/olması gereken ayrımını nasıl aşabilir? Bhaskar’a göre olası köprülerden biri “açıklayıcı eleştiri”dir. Daha önce belirtildiği gibi, belirli türden toplumsal yapıların yeniden üretimi, çarpıtılmış ya da hatalı toplumsal inançların üretilmesine bağlı olabilir. Hatalı inançlarla baskıcı toplumsal yapılar arasında sistematik bir bağlantı gösterilebilirse, hem inançlar açıklanmış hem de yapıları değiştirmek için bir güdü sağlanmış olur. Olgulardan değerlere sıçrama gerçekleştirilmiştir. Toplumsal araştırmanın tam olarak ne tür değer yargılarını gerekçelendirdiği, Bhaskar’ın üçüncü kitabı Bilimsel Realizm ve İnsanın Özgürleşmesi’nin (1986) konusudur. Bhaskar, sosyal bilimin tek başına “değerleri belirleyebileceğini veya onlara yegâne temel sağlayabileceğini” ya da açıklayıcı eleştirinin eylemi güdülemek için kendi başına yeterli olduğunu iddia etmez; çünkü “bu her zaman inançların yanı sıra irade, arzu, duygu, kapasiteler, olanaklar ve fırsatlarla da ilgili bir meseledir.” Olgu ve değer alanlarının aynı sınırlara sahip olduğunu ileri sürmez; sadece bunların örtüştüğünü ve etkileştiğini savunur.

Şimdi Bhaskar’ın sisteminin ikinci evresine geliyoruz. Bhaskar’ın Diyalektik’i pek hafif bir okuma sayılmaz; anlatımı yoğundur, yeni türetilmiş sözcükler boldur, şemalar kafa karıştırıcıdır. İlgilenen okurlar, Platon vb.’deki denemelerle veya Alan Norrie’nin kitabıyla başlamayı daha kolay bulabilirler. Her iki durumda da temel ER’yi iyi bilmek kesin bir ön koşuldur. Peki neden diyalektiğe yöneliş? Bhaskar da Hegel gibi düşüncelerimizin hareketinin gerçekliğin kendi hareketlerini izlemesi gerektiğine inanır. Kendi diyalektiğini Hegel’inkiyle karşılaştırır. Hegel’de üç “uğrak” vardır: “özdeşlik”, “olumsuzlama” ve “aşarak içerme” ya da “sentez” (Aufhebung). Bhaskar’da ise dört diyalektik vardır: “özdeş olmama”, “olumsuzlama”, “bütünlük” ve “praksis”. İlk uğrakta, zamanda askıya alınmış tekil varlıklar olarak yapıların birbirinden farklılığını kavrarız. İkinci uğrakta onları zaman içinde etkileşen failler olarak kavrarız. Üçüncüde, bu faillerin içindeki ve arasındaki ilişkileri sistemsel terimlerle anlarız. Dördüncü ve son uğrakta, öğrendiklerimiz üzerinde düşünür ve buna dayanarak nasıl hareket edeceğimize karar veririz.

Bhaskar’ın diyalektiği, dünyadaki değişim üzerine düşünmek için genel bir şema sağlar. Dünyayı “kişiler” veya “toplumsal ağlar” gibi ayrı yapılara çözümleyerek başlarız. Bu yapılar arasındaki etkileşimlerin, onların özelliklerinde veya ilişkilerinde değişimlere, hatta yeni yapıların belirmesine nasıl yol açtığını düşünerek ilerleriz. Ardından, bir sistemin parçası olarak bu etkileşimlerin zamansal, mekansal ve kültürel kapsamı üzerinde düşünürüz. Son olarak, kendi düşüncelerimizi ve eylemlerimizi o sistemin bir parçası olarak kavrar, kendimizi sistemi değiştirme gücüne bir ölçüde sahip failler olarak görürüz. Bhaskar’ın görüşüne göre bütün öğrenmeler bu temel biçime sahiptir.

Belki bütün bunlar sağduyu gibi görünmektedir. Ancak sosyal bilimcilere değişimi bu şekilde kavramaları öğretilmez. Bugüne kadar alışılagelmiş tasavvur, zaman içinde birbirini izleyen iki anda alınan iki “gözleme” dayanan ampirist bir tasavvurdur. “T1” ile “T2” arasındaki değişim, daha sonra gözlemlerden “soyutlanan” bir “boyut” üzerindeki “varyasyon” olarak kavramsallaştırılır. Değişim hakkında bu düşünme biçimi iki nedenle son derece yetersizdir. Birincisi, ampirik düzeye odaklandığı için gerçek düzeyindeki yapısal değişimi ve belirimi örter, nedensellik ile genelliği birbirine karıştırır. İkincisi, “soyutlama” işlemini vurgulayarak kendi bağlamını, yani iç ilişkileri ve mekansal-zamansal sınırları olan belirli bir sistemi belirtmekte başarısız olur [6].

Giderek daha fazla sosyal bilimcinin açıklamaların “nedensel mekanizmalara” başvurması gerektiğini savunmasının nedenlerinden biri budur. Gördüğümüz gibi Bhaskar, Boudon, Elster veya Hedström’den çok önce, daha 1970’lerin başlarında bu görüşü savunuyordu. Ancak o zamandan bu yana mekanizmalar kavramını bir ölçüde yanıltıcı ve yetersiz görmeye başlamıştır. Bir saatin akrep ve yelkovanının mekanizması tarafından hareket ettirilmesi gibi, makronun mikro tarafından harekete geçirildiğini düşündürdüğü ölçüde potansiyel olarak yanıltıcıdır.²⁴ Bunun tersi de mümkündür: Daha üst düzeydeki bir mekanizma, daha alt düzeydeki bir mekanizmayı da harekete geçirebilir tıpkı bir saatin akrep ve yelkovanının insan eliyle ayarlanmasında olduğu gibi. Ayrıca yapısal durağanlığı ve yinelenen hareketi ima ettiği ölçüde kesinlikle yetersizdir.

Dolayısıyla diyalektik ER, değişim üzerine düşünmek için yalnızca daha iyi bir “heuristik yaklaşım” değildir. Aynı zamanda daha yeterli bir değişim ontolojisi, değişimin gerçek biçimlerine ve süreçlerine ilişkin daha iyi bir açıklama ve belirimin radikal sonuçlarına temel ER’den daha uygun bir yaklaşımdır. Temel ER, değişimin ilk uğrağının, mevcut yapıların özdeş olmamasının ötesine geçmekte önemli güçlük yaşar. Bunun nedeni kısmen, kuramsal tahayyülünün, küçük, sert ve yok edilemez kürelerin birbirine çarpışmasına dayanan nedensellik tasavvuruyla birlikte Newton fiziğine hala fazlasıyla saplanmış olmasıdır. Bir yapının özelliklerindeki değişim örneğin bir parçacığın hareketi kuşkusuz değişimin bir biçimidir, fakat tek biçimi değildir. Etkileşimler bir yapının çözülmesine örneğin bir parçacık hızlandırıcısında veya yeni bir yapının belirmesine veyahutta bir kimyasal tepkimeye de yol açabilir. Bu, doğal dünyada olduğu kadar toplumsal dünyada da geçerlidir. Bhaskar’ın diyalektiğindeki “olumsuzlama” uğrağı budur. Dahası, yeni yapıların belirmesi, yapıların sistemler içinde var olduğunu örneğin maddi bir tözde veya kültürel bir pratikte hatırlatır; buna karşılık eski yapıların çözülmesi, yapıların kendilerinin de sistemler olduğunu hatırlatır: Örneğin bir atom, temel parçacıklardan oluşan bir sistemdir; tıpkı biçimsel bir örgütün failler, kurallar ve insan yapımı nesnelerden oluşan bir sistem olması gibi. Bhaskar’ın diyalektiğindeki “bütünlük” uğrağı budur. Bu üç uğrak, en azından doğal süreçler söz konusu olduğunda, herhangi bir dış gözlemden bağımsız biçimde gerçekleşebilse de, insan faillerin zihinlerinde içselleştirilerek düşünüm ve eylem üretir hâle gelebilirler; hatta toplumsal süreçler söz konusu olduğunda bu şekilde örneğin senaryolarda veya alışkanlıklarda içselleştirilmeleri gerekir. Diyalektiğin dördüncü uğrağı budur: “praksis”. Bu yolla gözlemin kendisi de değişimin diyalektiğine dahil edilir.

Sonuç

Bhaskar’ın sistemi, bugün sosyal bilime ilişkin pozitivizm sonrası ve postyapısalcılık sonrası bir tasavvurla ilgilenen herkes için mevcut en iyi başlangıç noktasını sunmaktadır. Başlangıç noktası diyorum zira durulacak nokta değil; ER’nin bazı yönleri Bhaskar’ın kendi yazılarında yeterince geliştirilmemiştir. Bu meselelerin bazıları diğer eleştirel realistler tarafından ele alınmıştır. Örneğin faillik, yapı, kültür ve düşünümsellikle ilgili temel kuramsal sorular, Margaret Archer’ın çalışmalarında uzun uzadıya ele alınır.²⁵⁻²⁸ Kavram oluşturma, nedensel çıkarım, araştırma tasarımı, veri toplama ve istatistiksel modellemeyle ilgili temel metodolojik sorular hem giriş düzeyinde²⁹ hem ileri düzeyde³⁰ incelenmiştir; yine de bu alanda yapılacak çok iş vardır. Sosyal bilimin normatif ve açıklayıcı yönleri arasındaki ilişki de yakın tarihli çeşitli çalışmalarda daha kapsamlı biçimde ele alınmıştır.³¹˒³² Felsefi yönelimi daha güçlü okurlar, analitik metafizikçilerin “yeni özcü” ekolünün yakın tarihli çalışmalarında belirim, nedensellik, yasalar ve güçler üzerine özenli tartışmalar bulacaktır.²⁰˒³³˒³⁴ Toplumsal ve ekonomik politikaya etik natüralist bir yaklaşımın nasıl görünebileceğini merak edenler, Martha Nussbaum³⁵ ve Amartya Sen³⁶ tarafından savunulan “kapasiteler yaklaşımı”nda bazı ilk yanıtlar bulacaktır. Son olarak, toplumsal ontolojiye ilişkin sorular da sosyal bilimcilerin ve filozofların çeşitli önemli çalışmalarında ele alınmıştır.³⁷⁻³⁹

Birlikte ele alındığında bu yazılar, sosyal bilimler için yeni bir kendini anlama biçiminin felsefi gerekçesini sağlar. Bitirirken, eleştirel realist tasavvurun yerleşik kabulleri aştığı ve açıklığa kavuşturduğu çeşitli alanları vurgulamama izin verin. (1) Nedensellik: Açık sistemlerde nedensellik, olaylar arasında “sürekli birliktelik” olarak hiçbir zaman kendini göstermez. Toplumsal dünyadaki nedensellik de toplumsal aktörlerin niyetleriyle tüketilemez. Aksine nedensellik, ister doğal ister toplumsal olsun, yapıların güçlerinden kaynaklanır. (2) Faillik: Bir “yapı/faillik sorunu” yoktur. İnsan failler, beliren yönelimsellik güçlerine sahip biyopsikososyal yapılardır. Buna karşılık toplumsal yapılar da failliğe sahiptir; kendilerini birlikte oluşturan bireysel faillerin niyetlerini aşan ve etkileyen bir faillik. Önemli sorunlar, “yapı/yapı” veya “fail/fail” sorunlarıdır. (3) Açıklama: Bir şeyi açıklamak, onu üreten yapıları ve güçleri belirlemektir. “Yasalar”, olaylar hakkında değil, güçler hakkındaki önermelerdir. İnsan kişilerin rasyonalite ve yönelimsellik güçlerine sahip olması, tek başına, mantıksal olarak pek az şey hatta belki hiçbir şey “gerektirmez”. Açıklamaların biçim veya amaç bakımından genel olması gerekmez. (4) Bilgi: Bilimsel bilgi, olaylara veya fenomenlere ilişkin “önermeler”den ya da “ifadeler”den oluşmaz; daha ziyade yapıların ve güçlerin (geçici ve yanılabilir) betimlemelerinden oluşur. Ontoloji ve taksonomi, bilimsel ilerleme açısından epistemoloji veya genellikten daha merkezi bir konumdadır. (5) Değerler: Sosyal bilimler “değer bakımından tarafsız” değildir. İnsanın iyi oluşuna aksiyolojik bir bağlılığı varsayarlar. Sosyal bilim, yaşamlarımızı veya toplumlarımızı nasıl düzenlememiz gerektiğine ilişkin özgül yönergeler üretemez. Ancak basiretli davranmaya yönelik ilkeler üretir.

Dipnotlar
[1]: Bhaskar’ınki, tek ‘eleştirel realizm’ değildir. Terimin soykütüğü ve ER’nin daha geniş tarihi için Hartwig’deki ilgili maddeye bakınız.

[2]: Failliğin ve zihnin materyalist indirgemelerine yönelik felsefi eleştiriler için bkz. Kim 2010 ve Nagel 2012.

[3]: Bu, günümüzdeki yegane düşünce ekollerinin bunlar olduğu anlamına gelmez; sosyal bilimcilerin tümünün, hatta çoğunun pozitivizmin ve yorumsamacılığın temel ilkelerini onaylayacağını ileri sürmek de değildir. Daha ziyade, pozitivizmin ortodoksinin, yorumsamacılığın ise heterodoksinin egemen biçimi olduğunu ve sosyal bilimcilerin çoğunun, örtük biçimde de olsa, kendilerini metodolojik olarak bunlarla ilişki içinde konumlandırdığını söylemektir.

[4]:  İlginçtir ki yakın zamana kadar mantıksal pozitivizmin en yüksek sesli savunucuları, bazı rasyonel seçim takipçileriyle birlikte neoklasik iktisatçılardı. Bunların daha sert konuşanları, insan rasyonalitesinin bir tür yasa olduğunu ileri sürüyorlardı. Belki de öyledir. Fakat hangi anlamda? Kuşkusuz pozitivist anlamda değil. ‘Rasyonalite varsayımı’ kapsayıcı bir yasa değildir. Kütleçekim yasasının gök mekaniği için ürettiği türden kesin öngörüler üretmez. Gerçekte, normal ve sağlıklı insanlarda bulunan bir davranış eğiliminin stilize edilmiş betimlemesinden ibarettir; üstelik bu eğilimin genelliği, davranışsal iktisat tarafından haklı olarak sorgulanmıştır.

[5]: Bu niteliğiyle şu yaklaşımlara karşıdır: 1) Dış gerçeklik hakkında köklü şüphe içeren kuşkucu yöntemler (örneğin Descartes’ın Meditasyonlar’ı); 2) bilimsel bilginin duyu izlenimlerinden, ya çağrışım (Locke) ya da tümevarım (Hume) yoluyla inşa edildiğini düşünen ampirist epistemolojiler; 3) nedenselliği dünyanın kendisinin değil, insan anlama yetisinin bir özelliği hâline getiren transandantal idealizmler (yani Kant).

[6]: Yorumcu ve inşacı alternatifler de daha iyi değildir. Yorumsamacılar, toplumsal yapıyı bireysel etkileşimlere indirgeme eğiliminde olduklarından, yapısal değişimi çoğu zaman kültürel değişime indirgerler. Ayrıca nedensellik bakımından açıklamayı reddettikleri için, değişimi ancak yönelimsellik açısından açıklayabilirler; yönelimselliği de hatalı biçimde nedensellikten ayrı görürler. İnşacılık ise yapısal değişimi kültürel ‘kopuş’ olarak ele alır. Bu tür kopuşları da kişisel olmayan bir ‘iktidar’ ve/veya gizemli bir ‘olumsallık’ açısından açıklar.

*Editör Notu: Bilim felsefesinde “kara kutu”, iç işleyişi bilinmeyen ve yalnızca girdi-çıktılarıyla incelenen sistemleri ifade eder. Analitik sosyologlar, toplumsal olayları açıklamak için bu kara kutuyu açıp içindeki en temel parçacığa, yani bireysel aktöre ulaşılması gerektiğini savunur. Yazar burada, sihirbazların gösterilerinde kullandığı altından başka şeylerin saklandığı çift dipli hileli kutulara gönderme yapmaktadır. Nasıl ki sihirbazın kutusunda ulaşılan taban aslında gerçek zemin değilse, analitik sosyologların açıklamanın son durağı olarak sunduğu “birey” tabanı da sahte bir zemindir. Yazar, bu çift dipli zemin kaldırıldığında indirgemeciliğin bireyde durmayacağını, psikolojik ve biyolojik alt katmanlara doğru sonu gelmeyen bir şekilde gerilemeye devam edeceğini vurgulamaktadır.

Kaynakça
  1. Hedström P. Dissecting the Social: On the Principles of Analytical Sociology. Cambridge University Press; 2005.
  2. Hedström P, Bearman P. The Oxford Handbook of Analytical Sociology. Oxford University Press; 2009.
  3. Kim J. Philosophy of Mind. 2nd rev ed. Westview Press; 2010.
  4. Nagel T. Mind and Cosmos. Oxford University Press; 2012.
  5. Powell WW, Padgett JF. The Emergence of Organizations and Markets. Princeton University Press; 2012.
  6. Sawyer RK. Social Emergence: Societies as Complex Systems. Cambridge University Press; 2005.
  7. Hempel CG. Aspects of Scientific Explanation and Other Essays in the Philosophy of Science. Free Press; 1965.
  8. Popper KR. The Logic of Scientific Discovery. Basic Books; 1959.
  9. Geertz C. The Interpretation of Cultures: Selected Essays. Basic Books; 1973.
  10. Winch P. The Idea of a Social Science and Its Relation to Philosophy. Routledge; 1958.
  11. Feyerabend P. Against Method: Outline of an Anarchistic Theory of Knowledge. Humanities Press; 1975.
  12. Rorty R. Philosophy and the Mirror of Nature. Princeton University Press; 1979.
  13. Gorski PS. The poverty of deductivism: a constructive realist model of sociological explanation. Sociol Methodol. 2004;34:1-33.
  14. Lieberson S. Small N’s and big conclusions: an examination of the reasoning in comparative studies based on a small number of cases. Soc Forces. 1991;70:307-320.
  15. Cartwright N. How the Laws of Physics Lie. Clarendon Press; 1983.
  16. Hacking I. Representing and Intervening: Introductory Topics in the Philosophy of Natural Science. Cambridge University Press; 1983.
  17. Collier A. Critical Realism: An Introduction to Roy Bhaskar’s Philosophy. Verso; 1994.
  18. Norrie AW. Dialectic and Difference: Dialectical Critical Realism and the Grounds of Justice. Routledge; 2010.
  19. Miller JH, Page SE. Complex Adaptive Systems: An Introduction to Computational Models of Social Life. Princeton University Press; 2007.
  20. Groff R. Revitalizing Causality: Realism About Causality in Philosophy and Social Science. Routledge; 2008.
  21. Rorty R. In defense of eliminative materialism. Rev Metaphys. 1970;24:112-121.
  22. Archer MS. Realist Social Theory: The Morphogenetic Approach. Cambridge University Press; 1995.
  23. Gorski PS. Beyond the fact/value distinction: ethical naturalism and the social sciences. Society. In press.
  24. Gorski PS. The ECPRES model: a critical realist approach to causal mechanisms. Unpublished manuscript. Yale University; 2007.
  25. Archer MS. Culture and Agency: The Place of Culture in Social Theory. Cambridge University Press; 1988.
  26. Archer MS. Being Human: The Problem of Agency. Cambridge University Press; 2000.
  27. Archer MS. Structure, Agency and the Internal Conversation. Cambridge University Press; 2003.
  28. Archer MS. Conversations About Reflexivity. Routledge; 2010.
  29. Danermark B. Explaining Society: Critical Realism in the Social Sciences. Routledge; 2002.
  30. Olsen W, ed. Realist Methods. Vol 2. Sage; 2010.
  31. Ellis B. Social Humanism: A New Metaphysics. Routledge; 2012.
  32. Sayer RA. Why Things Matter to People: Social Science, Values and Ethical Life. Cambridge University Press; 2011.
  33. Molnar G, Mumford S. Powers: A Study in Metaphysics. Oxford University Press; 2003.
  34. Mumford S, Anjum RL. Getting Causes From Powers. Oxford University Press; 2011.
  35. Nussbaum MC. Frontiers of Justice: Disability, Nationality, Species Membership. Harvard University Press; 2006.
  36. Sen AK. Development as Freedom. Oxford University Press; 1999.
  37. Lawson C, Latsis J, Martins N. Contributions to Social Ontology. Routledge; 2007.
  38. Searle JR. The Construction of Social Reality. Free Press; 1995.
  39. Searle JR. Making the Social World: The Structure of Human Civilization. Oxford University Press; 2010.

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir