Giriş
Modern manada Millet tanımı yapılıp anlam sınırları belirlenmeden önce halklar kendi kimliklerini ortak atalara duyulan nostaljik bir özlemle şekillenen mit ve anlatılarla oluşturuyorlardı. Kendi geçmişlerine dair oluşturdukları ortak ata anlatıları aynı zamanda da içlerinde olmak istedikleri kültür dünyasını işaret ediyordu. Örnek vermek gerekirse Antik Roma kendi köklerini Truva Savaşı sonrası İtalya kıyılarına gelen Aeanas’ın mitolojik macerasına dayandırmıştı. Kaldı ki Roma’nın kendisi de çökmesinden sonra Avrupa’da kendine meşruiyet arayan Germen kralları için mitik bir nostaljii olacaktı. Ortak ataya atıf aynı zamanda ortak dini doğurmaktaydı. Çok Tanrılı toplumlarda tapılan tanrılar genellikle İlahi evrende yaşayan ancak insanların yaşadığı aleme etki eden varlıklardı. Bir ülke ele geçirildiğinde onun tanrısı da ele geçirilmiş oluyordu. Hititler ele geçirdikleri ülkelerin tanrılarını kendi başkentlerine getirdikleri için ülkeleri “ Bin Tanrılı Ülke” olarak anılmaktaydı.
Avrasya bozkırlarında yaşayan konar-göçer Türk halkları da içlerinden çıkıp başarılı olan ailelere kutsiyet atfederek kendilerine özgü bir kimlik inşa ediyorlardı. Özellikle Oğuz Türkleri’nin ortak atası olan Oğuz Han’ın hayatıını ve seferleri anlatan Oğuz Han Destanı , Maveraünnehir’de kümelenerek teşkilatlanan Oğuzların yaşadığı ve yaşamak istediği yerlerin, aralarındaki boy hiyerarşilerini anlamdıran bir metindir. Özellikle destanın sonunda Oğuz Han’ın topraklarının oğulları tarafından paylaştırılması daha sonra Selçuklu, Osmanlı ve Akkoyunlu gibi devletlerin kendi kimliklerine dair anlattığı hikayelerin kök noktası olmuştu. Köktürk İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra teşkilatlı olarak tarih sahnesine çıktığı anlaşılan Oğuzlar birbirleri arasında efsanevi ataları olan Oğuz Han’ın “ Gün, Ay, Yıldız, Gök, Dağ, Deniz” isimli oğullarını temel alan bir hiyerarşi oluşturmuşlardı. Bu hiyerarşi kendi içinde bir ritüel kültürü de yaratmıştı. Oğuz boy beyleri yılda bir kez av merasiminde buluşurlardı. Bu av merasiminde her boy beyi kendi ongunu olan yırtıcı kuşu kullanırdı. Av sonrası verilen ziyafette av etinin vücudu ziyafete katılan boy beyleri arasında bölünmüştü. Bölünen bu yerler her merasimde aynı olup boyların kendi aralarındaki mevkilerine göre belirlenmişti. Bu ortak av ve ziyafet gibi ritüellere uyulması Oğuz beyleri için oldukça önemliydi.Oğuz boylarının yaşamından bize bilgiler sunan Dede Korkut Hikayelerinde yer alan “ İç Oğuz’a Dış Oğuz’un Asi Olması Ve Beyrek’in Ölmesi Destanı” isimli hikaye Oğuz boylarının birbirine nasıl ritüelistik bir hiyerarşiyle bağlandığını bize göstermektedir. Anlatıya göre Oğuzların lideri olan Kazan Han yılda bir kez eşinin elinden tutup hanesini yağmalatmaktaydı. Bir keresinde hanesini yağmalatma ritüeline Dış Oğuz Beyleri’ni çağırmadı. Her sene yağmaya çağrılıp bu sefer çağrılmayan Dış Oğuz beyleri başlarında lider kabul ettikleri Kazan’a asi olmuşlardı. Bu hikayeden hareketle Oğuzlar’ın ortak hiyerarşi, ortak inanç, norm ve değerler etrafında birleşerek özgün bir kültür yaratıp bu kültürün manevi sınırlarının titizlikle takip edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Boyların kendi aralarındaki güç ilişkisi ve boyların kendilerina ait olan tarihsel arka planı “ Oğuzname” adı verilen kitapta belirlenmişti. Oğuz Han’ın efanevi öyküsü etrafında kendi aralarında oluşturdukları hiyerarşik düzeni titizlikle takip eden Oğuzların arasından sivrilen Selçuklu yahut Osmanlı gibi hanedanlar kendi merkezi idarelerini kurabilmek için gayet kalın sınırları olan bu hiyerarşik düzeni yıkmak zorunda kalacaklardı. Nitekim Oğuzların sosyal ve siyasi hayatını düzenleyen Oğuz hiyerarşisi Osmanlı İmparatorluğu ve Safeviler arasında gerçekleşen Çaldıran Savaşı’ndan sonra bölünmüştür. Oğuz hiyeyarşik düzeninin devamını isteyen Türkmen aşiretleri Safevi tarafına gitmiş olsa da önemli bir konar-göçer Türkmen nüfusu da Osmanlı idaresi altında yaşamaya devam etmiştir.
Oğuzların Kayı boyuna mensup olan Osmanlılar özellikle II. Mehmet ‘in hükümdarlığından sonra tam anlamıyla İmparatorluk haline gelmişlerdir. Osmanlılar’ın cihanşümul İmparatorluk haline geldiği 16. Asır ve onu takip eden 17. Asırda Osmanlı entelektüellerinin kendilerini nasıl adlandırdıkları, kimlik anlayışlarının ne olduğu geçmişten bugüne dek hep tartışma konusu olmuştur. Bazı görüşler zikredilen dönemlerde Osmanlı entelektüellerinin Türk kimliğine karşı olumsuz bir fikir içinde olduklarını savunmuştur. Osmanlı entelektüel zihninde ortak kimliğe görüşleri tetkik etmeyi amaçlayan bu çalışmada Osmanlı seçkini olarak kabul edilebilecek olan üç şahsiyetin ( Derviş Ahmet Aşiki, Hoca Sadeddin Efendi, Evliya Çelebi) Osmanlı hanedanını kökeni hakkında verdiği bilgiler değerlendirilecektir.
Birinci Bölüm: Osmanlı Entelektüellerinin Kaleminden Osmanlıların Kökenine Dair Görüşler
Kısa zamanda küçük bir beylikten büyük bir devlete dönüşen Osmanlılar’ın yönetim anlayışı büyük ölçüde Türk -İslam devlet geleneğinin bir devamıydı. Örnek vermek gerekirse Osmanlı düzeninin temel taşlarından olan Tımar sistemi, Abbasi ve Selçuklu devletlerinde mevcut olan İkta sisteminin bir başka haliydi. Konar-göçer bir topluluktan önce bir beylik sonra da tam teşekküllü bir devlet tesis eden Osmanlılar erken dönemde kendi tarihlerini hususi nesir olarak neşretmemişlerdi.Her ne kadar bahsi geçen dönemde kaleme alınıldığı düşünülen Yahşi Fakih Menakıbnamesi’nin söz edilse de mezkur eser günümüze ulaşmadığından eserin içeriği tam olarak bilinememektedir. Bu eserden de faydalandığından bahsederek okuruna Osmanlı devletinin kuruluş dönemine dair bilgiler veren ilk mensur eser ise Aşıkpaşazade Tarihi’dir. Soyunun Anadolu Selçuklu devletine isyan etmiş olan Baba İlyas’tan geldiğini aktaran Derviş Ahmet Aşiki tekke kültürü altında yetiştikten sonra sırasıyla I.Mehmet, II. Murat ve II. Mehmet’in yaptığı seferlere katılarak devletin sınırlarını genişletmesine bizzat şahit omuştur. Hayatının son döneminde eserini kaleme almaya karar veren Derviş Ahmet Aşıki, kitabı yazma sebebini Osmanlı hanedanının aslının anlaşılmasını istemesi olarak açıklar. Derviş Ahmet Aşiki “Oğuz’dan olan Gökalp’e kadar “ giderek Osmanlı hanedanının şeçeresini aktarmıştır. Eserinin Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş dönemine dair bölümü yukarıda bahsedilen Yahşi Fakıh Menakibnamesi’nden bilgiler alınarak yazılmıştır. Eserde aktarılana göre Osmanlı hanedanının kurucusu Osman Gazi’nin atası Süleyman Şah’ı Türkmen ve ev sahiplerinin ulularındır. Acem Padişahları ( burda bahsedilen Büyük Selçuklu İmparatorluğu olabilir) göçebe Türkmenleri’nden çekindikleri için Süleyman Şah ‘ı lider olarak bu kitlelerin başına geçirerek Rum’a ( yani Anadolu’ya) göndermiştir. Süleyman Şah’ın önderliğinde hareket eden göçebe kitleler “Rum’un dağından ve taşından incindikleri” için Suriye’ye inerler. Liderleri olan Süleyman Şah Caber kalesi önünde Fırat Irmağı’na kapılarak hayatını kaybetmiştir. Aşıkpaşazade’nin Osmanlıların atalarının Anadolu’ya gelişini anlattığı bölüm ile Anadolu Selçuklu devletinin kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın hayat hikayesi parallelik göstermektedir. Selçuklu hanedanının kurucusu olan Selçuk ‘un torunu olan Kutalmış’ın oğlu olan Süleyman Şah’ın babasının 1064 senesinde ölümünden sonra Sultan Alparslan’ın maiyetine girdiği düşünülmektedir. Sultan Alparslan ‘ın ölümünden sonra oluşan siyasi krizden faydalanarak kardeşleriyle beraber Anadolu’ya geçen Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın bir süre Birecik- Urfa havalisinde sıkıntılı bir hayat sürdükleri tarihi kayıtlarda geçmektedir. Bir süre Suriye ve Filistin’de yine Selçuklu hanedanından olan Şöklü ile beraber Filistin’e hakim olan Atsız idaresine karşı mücadele ettikten sonra Anadolu’ya yönelen Kutalmışoğlu Süleyman Şah Bizans İmparatorluğu’un iç kargaşalarındann faydalanarak iktidar sınırlarını Doğu Anadolu’dan Marmara sahillerine dek genişletmiştir. 1084 senesinde Antakya’yı fethettikten sonra bölgede giriştiği mücadelenin sonunda 5 Haziran 1086 tarihinde Halep önlerinde girdiği savaşta hayatını kaybetti. Anadoluya seri halde akın eden Türkmen aşiretleri Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ı saygıyla anmışlardır. Nitekim dönemin seçkinlerinden olup devlet ricaliyle yakın olan Derviş Ahmet Aşiki de Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ı Osmanlı hanedanının atalarından saymaktadır. Hatta Karacahisar fethinin sonrası olanları anlatırken Osman Gazi’nin dilinden “ Eğer o, ben Selçuklu hanedanıındanım derse ben de ona Gök Alp oğluyum derim, Eğer bu ülkeye önceden geldim derse Süleyman Şah dedem de ondan evvel geldi. “ ifadelerini yazar.
Osmanlı hanedanının kökeni hakkında başvuracağımız ikinci şahsiyet ise Hoca Sadeddin Efendi’dir. Büyükbabası Hafız Muhammed Osmanlılar ile Safeviler arasında gerçekleştirilmiş olan Çaldıran Savaşı’nda Osmanlı himayesine geçmiş olup oğlu Hasan Can ise I. Selim’in has nedimi hizmetinde bulunup padişahın vefatına dek sırdaşı olmuştur. Dedesi ve babası Osmanlı devletinin kanburüstü isimlerinden olan Hoca Sadeddin Efendi’nin kendisi de hem Şeyhülislamlık hem de hace-i sultanilik sıfatlarını edinerek Osmanlı bürokrasinin üst mevkilerinde bulunmuştur. Askeri seferler için toplanan meşveret meclislerinde de bulunan Hoca Sadeddin Efendi aynı zamanda dış politikada da etkili bir isimdi. Devlet için bu kadar mühim bir isim olan Hoca Sadeddin Efendi tarih kitabı olan “ Tacü’t Tevarih” eserinin telif sebebini anlatırken kendisinden önce kaleme alınan Osmanlı tarihi hakkındaki eserlerin ağdalı ve anlaşılmaz şekilde yazıldığından bahsetmekteydi. Kendi eserini bu özelliklerin aksine basit ve anlaşılır bir dille kaleme alan Hoca Sadeddin Efendi, Osmanlı hanedanının kökenini anlatırken onların Türk kabileleri arasından Kayı kabilesine mensup olduklarını söylemekteydi. Hoca Sadeddin Efendi’nin anlatısına göre Osmanlılar bugünki İran’ın doğusunda bulunan Mahan’da yaşamaktayken Moğol istilası tehdidinden uzaklaşmak için Anadolu’ya gelmişlerdir. Görüldüğü gibi Hoca Sadeddin Efendi, Aşıkpaşazade’nin aksine, Osmanlıların atalarının Anadolu’ya gelişini Moğol istilası dönemine çekmiştir. Moğol tehdidinden uzaklaşmak için Anadolu’ya gelen Kayı kabilesinin başında reis olarak Süleyman Şah’ın zikredilmesi ise Hoca Sadeddin’in yetiştiği çevrede Süleyman Şah’ın hala kutsal bir ata olarak kabul edildiğine dair güçlü bir delildir. Bu anlatıdaki başka bir detay da Aşıkpaşazade Osmanlıların atalarının tarihini Selçukluların tarihiyle birleşik anlatırken Hoca Sadeddin Efendi’nin Osmanlıların atalarının tarihini Moğol istilası dönemiyle başlatmış olmasıdır. Bu tarihsel olarak Osmanlıların ataları olarak kabul edebileceğimiz topluğunun zaman çizgisinde en az iki yüz yıl ileriye taşınması demektir.
Eserini inceleyeceğimiz son şahsiyet ise Evliya Çelebi’dir. Miladi 1611 tarihinde İstanbul’da doğan Evliya Çelebi’nin babası Saray-ı Amire’nin kuyumcubaşısı Derviş Mehmet Zilli olup kendi anlatısına göre büyük dedesi İstanbul’un fethine katılan Yavuz Er Bey’di. Çocukluğunu Osmanlı İmparatorluğunun başketinde geçiren Evliya Çelebi eğitimini döneminin tanınmış din adamlarından almıştır. Genç yaşında IV. Murad’ın yakın çevresine giren Evliya Çelebi padişahın ölümüne dek onun musahibi ve nedimi olmuştur. Onun ölümünden kısa bir süre sonra seyahatlerine başlayan Evliya Çelebi, yaklaşık elli bir yıl süren seyahatleri boyunca Melek Ahmet Paşa gibi devlet adamların maiyetinde bulunmuştur. Gezdiği memleketlerin tarihi hakkında bilgiler veren Evliya Çelebi, Seyahatnamesinin üçüncü ve dördüncü kitabında Osmanlıların kökeni hakkında da çeşitli bilgiler vermektedir. Seyahatnamenin üçüncü kitabının birinci cildinde Söğüt, Konya ve Maraş şehirlerini gezerken Osmanlıların kökeni ve Türk kavminin menşei hakkında detaylı bilgiler vermiştir. Konya seyahatinde Anadolu Selçukluların kökenini anlatırken ilginç bilgiler vermektedir. Evliya Çelebi’ye göre Osmanlılar, Selçuklular, Danişmendliler ve Akkoyunlularla “amcazade” olup Mahan’dan beraber gelmişlerdi. Nitekim Seyahatnamenin dördüncü kitabının birinci cildindeki Ahlat bahsinde Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Osmanlıların atalarını mezarlarını ziyaret ederken yeniden bu üç hanedanın akraba olduğunu söylemiştir. Daha da dikkat çekici olanı Evliya Çelebi’nin bu üç hanedanın da Tatar kavminden olduğunu iddia etmesidir. Osmanoğullarının aslı Tatar kavmi olduğu için Kırım Hanlıkları ile akrabalık taşımaktadırlar. Evliya Çelebi’nin Akkoyunlu, Karakoyunlu, Selçuklu ve Osmanlı hanedanlarının akraba olduğunun altını çiziyor olması, 17. Asırda Osmanlı sarayına dahil olan aileden gelen bir seçkinin Oğuz Türklerinin tarihsel seyrine hakim olduğuna dair bir delil olarak kabul edilebilir. Bu hanedanların Tatar kavminden olduğu iddiası ise doğu coğrafyasından gelmelerine dayanıyor olabilir. Zira Evliya Çelebi öncesi yaşayıp Osmanlı tarihi yazmış olan Oruç Beğ, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan savaşları anlatırken askerleri “ Tatar” olarak nitelendirilmiştir. Bu isimlendirmenin hem doğudan gelen konar- göçer Türkmen aşiretlerini kapsayan biçimde kullanıldığı düşünülebilir. Sonuçta Evliya Çelebi bu tanımı doğudan gelip devlet kuran Türkmen aşiretleri için kullanarak hepsinin aynı kökenden geldiği görüşünü okuyucusuna sunmuştur.
Sonuç
Kitleler modernite öncesi ortak mit anlatılarıyla kendi aralarındaki bağlılığı tesis etmekteydi. Bu anlatılar onların kendi geçmişlerine nasıl baktıklarını gösterirken aynı zamanda kendilerini nasıl tanımladıkları konusunda yardımda bulunmaktaydı. Avrasya bozkırına yayılmış olan Türk halklarından biri olan Oğuzlar kendilerini efsanevi ataları Oğuz Han’a ve oğullarına dayandırıyorlardı. Kabul etmiş oldukları bu ortak mit,sosyal ve ekonomik yaşamlarını düzenleyen hiyeyarşinin kökenini oluşturmaktaydı. Bu hiyeyarşinin ritüel ve kurallarına sıkı sıkı bağlı olan Oğuzlar, bu hiyeyarşinin işleyişi konusunda birbirlerini sürekli takip etmekteydiler. Oğuz hiyeyarşisi olarak nitelendirilebilecek olan bu yaşam biçimi, Selçuklu ve Osmanlı gibi kökeni Oğuz olan hanedanların merkezi bir devlet kurma arzularına karşı bir nitelikteydi. Bundan dolayıiki hanedan da kendi tarihsel seyirleri içide gelişme gösterirken Oğuz hiyeyarşini oluşturan diğer Oğuz kitleleriyle mücadele haline girmiştir. Bu mücadelenin temel sebebi iki hanedanın da merkezi ve yerleşik bir düzen kurmayı amaçlamalarıdır.
Osmanlı İmparatorluğu, merkezinde Osmanlı hanedanının olduğu yerleşik hayat düzenine dayanmış olan özgün bir hiyeyarşik sistem yaratmış olsalar da geldiklerine inandıkları Oğuz geleneğini unutmamışlardır. Hatta unutmak şöyle dursun saray çevresinde yetişen seçkinlerin yazdığı eserlerde Oğuz Han kökeni tekrarlanarak vurgulanmıştır. Bu çalışma Aşıkpaşazade, Hoca Sadeddin Efendi ve Evliya Çelebi gibi üç Osmanlı seçkinin yazdığı eserlerdeki Osmanlı hanedanını kökenine dair karşılaştırarak inceleyip Osmanlı entelektüel çevresinin Oğuz kökeni anlatısının bir gelenek olarak devam ettirildiğini göstermiştir.
- Neil Faulkner, Roma:Kartalların İmparatorluğu, çeviri: Çağdaş Sümer, Yordam Kitap, İstanbul, Ekim 2015, sayfa 35.
- Hüseyin Namık Orkun, Oğuzlara Dair, Osmanlıların Aslına Dair, Peçenekler, Altınordu Yayınları, Ankara , Aralık 2022, sayfa 20.
- Prof. Dr. Necati Demir, Dede Korkut Destanı, Ötüken Yayınevi, İstanbul, Temmuz 2019, sayfa 276.
- Aşıkpaşazade, Aşıkpaşazade Tarihi, hazırlayan: Atsız, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2023, sayfa 16.
- Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, Ötüken Yayınevi,İstanbul,2020,sayfa 76.
- Aşıkpaşazade, a.g.e , hazırlayan: Atsız, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2023, sayfa 30.
- Hoca Sadeddin Efendi, Tac-üt Tevarih, haz: Mehmet İpşirli, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2024, sayfa XXI.
- Hoca Sadeddin Efendi, a.g.e, XXX.
- Hoca Sadeddin Efendi, a.g.e , haz: Mehmet İpşirli, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2024, sayfa 17.
- Evliya Çelebi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, III. Kitap Birinci Cilt, hazırlayan: Seyit Ali Kahraman, Yeditepe Yayınevi, 2022, sayfa 29.
- Evliya Çelebi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, IV. Kitap birinci cilt, hazırlayan: Seyit Ali Kahraman, Yeditepe Yayınevi,2022, sayfa 237.
- Atsız, Üç Osmanlı Tarihi, Ötüken Yayınevi, 2011, sayfa 98.