Din, devrim ya da yeni bir hükmetme biçiminin ortaya çıkışından sonra başa geçen her muktedir kendi insanını yaratmaya mecburdur. Bu yaratım yer yer sancılı olmakla beraber genellikle homo-novus’un (yeni insan) yaratımı zorlayıcı bir deneyimdir. 19. yüzyılın başından itibaren modern anlamda birçok homo-novus’un (ve hatta bazılarının ölüm ve sürgününü) ortaya çıkışını görmekteyiz. Bunlar mevcut dünyamızı şekillendirdiği gibi başta biz bireylerin ve sonrasında modern ulusların dünyayı algılama biçimlerine de yön verdi.
İlk esaslı yeni insan yaratımı ve ruhuna da şekil verilmesi Fransız Devrimi sırasında olmuştur. Hatta bir ismi de vardır ‘’Le Citoyen’’ Vatandaş sadece egemen olan değildir, yeni bir insanın kanlı canlı halidir. Reform, laikleşme ve ulusal sembollerle bir nevi Ancien Régime’in lanetinden kurtarılıp kutsanmıştır. Robespierre ise bu insanın kulağına erdemlerini fısıldamıştır. 1789’da doğan bu insan sonrasında Napolyon’un Grande Armée’sinin çekirdeğini de oluşturmuştur. Kulaktan kulağa asırlardır gelen Galyalı, Norman ve Frenk anlatılarını Şovenist ruhla birleştirmiş ama zihni ilerlemeciliğin örsüne yatırılmış, aydınlanmacı despotizmin çekiciyle dövülmüştür. Ortaya çıkan ise 1789-1815 arası hem fikirsel hem de fiziksel olarak Avrupa’yı domine eden bir ulusun yeni insanıdır. Bu yeni insana gıpta eden de hatta hasmı olan da kendi Le Citoyen’inini yaratma telaşesine düşmüştür. Devrim bir hareket anlamında dünyanın ilgisini çekmiş ve sonrasında bu yeni insanın yapıp ettiklerine şahit olmak diğer ulusların içindeki muktedir adayı söz üstatlarının zihinlerinde bir şimşek çaktırmayı başarmıştır. Üstelik Le Citoyen günümüze ulaşabilenlerdendir. Napolyon sonrası yaşadığı iyi ve kötü (kimisi travmatik) deneyimlere rağmen özünü koruduğunu günümüzde ufak bir vergi arttırımı ya da egemenliğine zeval geldiğini düşündüğü heyecanlı bir protestoda görmekteyiz.
Devrim ve aydınlanmanın ışığında 19. yüzyıl bir yaratım(lar) sürecine sahne oldu. Herkes bir şekilde yeni insanını yaratmaya giden yolları arşınlama peşine düşmüştü. Osmanlı, Avusturya-Macaristan, Rusya gibi ülkelerde de benzer süreçler başlamış ama devleti oluşturan asıl unsurun yanında diğer unsurların da benzer çabaları vardı. Bu bir yeniden doğum ve köklenme arayışının çağıydı. Fakat kökler ve ötekinin de dallarını uzattığı yer olduğunda adının başına ‘’Pan’’ gelen fikirler de çoğalmaktaydı.
Anglo-Sakson dünya çok zorlanmadı; coğrafi anlamda izole olmaları, sömürgelerin de sayesinde uzun planlama-programa dayanan anlayışları ve kapitalin getirilerine odaklanan Sanayi Devrimi’nin yarattığı durum kendilerine gayet uygun bir köklenme ve doğum alanı sağladı. Monarşi aynı Magna Carta’da olduğu gibi belirli aristokratik bağlar sayesinde yerini korudu. Kentlerin nüfusu astronomik bir şekilde artarken; adanın sakin çiftçileri artık lav dereleriyle bezenmiş ağır sanayinin bir dişlisi olmuş, Aristokrasi ise eski düzendeki gibi toprak sahipliğinin yanında şirket yönetimlerinde de söz sahibi olan birine dönüşmüştü. Buhar gücü aynı zamanda kentleri ve gettolarını yarattı. Bu da İngiliz işçi insanının doğuşu oldu. (İşçiye dönüşen çiftçinin hali ise başka bir yeni insanın yaratımına neden olacaktı) Kontrol artık sadece toprağın zaptından da ibaret değildi, işçi de kontrol edilmesi gereken bir metaydı. Amerika’da olan biten ise maceracı yabancıların bir kıtayı keşfederken elde ettiği deneyimler ile yeni insanı oluşturmasıydı. Bir devlet telakkisi olmadan büyük bir coğrafyada çoğunlukla tehlikeye girerek hayatlarını idame ettirmeye çalıştıkları için bugün de sıradan bir Amerikalı için özel mülkiyet ve bireysel silahlanma kavramları modern devletten çok daha fazlasını ifade eder.
Birleşmelere öncülük eden büyük ağabeyler olarak Prusya ve Sardinya ise öncelikle yeni insandan ziyade ‘büyük vatan’ dedikleri köklenme alanlarını belirlemeliydi. Çünkü ellerindeki ulusun bir araya gelip yeni insanı oluşturması için ‘’vatanın’’ (yani ana köklenme alanının) bütünlüğü coğrafi ve siyasi anlamda sağlanmalıydı. Varlıklarının dönüşüm geçireceğini ve geleneklerinin kısmi olarak yitip gideceğini biliyorlardı ama bütünlüğün kurulması için öncü oldular.
Osmanlı İmparatorluğu’nda “yeni insan” fikrine giden süreç II. Mahmud döneminde başlamış, en belirgin adımlar ise eski ordunun yok edilmesi, yeni ordunun kurulması (Asker bir insan tipini belirtir) ve kılık-kıyafet reformu olmuştur. Bu dönemden bakınca tarihsel bir anekdot gibi görünse de döneminde dogmatik halk kitleleri gözünde dinsel buyruklara aykırı görülen bu değişim(ler) modernleşmenin sembolik başlangıcıdır. Ardından gelen Tanzimat, dönüşümün devlet tarafından resmen onaylanması anlamına gelir. Bu dönemde “vatandaş” bilinci filizlenmiş, Islahat Fermanı ile birlikte bu bilincin “Osmanlı vatandaşı” yaratma amacına yöneldiği anlaşılmıştır. Gayrimüslim unsurlara verilen ek haklar, imparatorluk içinde çok katmanlı ve sıkıntılı bir kimlik inşasının başladığını gösterir.
Aynı yüzyılda Avrupa da “yeni insanına” uygun bir ruh arayışındaydı. Kıta Avrupa’sı, Attike’de binlerce yıl önce kurulmuş Antik Yunan’da bu ruhu bulabileceğini düşünmüş; bu bölgeye entelektüeller, askerler ve seyyahlar akın etmiştir. Ancak karşılaştıkları halk, tahayyüllerindeki “Yunan’dan çok uzaktı: Ortodoks kimliğine sıkıca tutunan, Slavlaşmış bir Yunanca veya Arnavutça konuşan bir topluluk ile karşılaştılar. 19. yüzyıl başındaki sözde Yunan Devrimi’nin önderleri (Markos Botsaris, Laskarina Bouboulina) dahi ana dil olarak Arnavutça konuşuyordu. Buna rağmen Avrupalılar, kendi yaratımlarını tamamlamak için Antik haliyle hiçbir alakası olmayan bu halkın da uluslaşması gerektiğine inanmışlardır.
Yunan ulusal kimliği, Navarin ve Tripoliçe katliamlarıyla yani Türk soykırımı üzerine inşa edilmiştir. Bu olay ve sonrasında gelişen süreçte (Sırasıyla Sırpların da isyanı, ilk meclisin kapatılması ve istibdat vb.) Osmanlı içindeki asli unsur olan Türklerin hem Batı’ya hem azınlıklara hem de Osmanlı’daki müesses nizama karşı yeni bir reaksiyon geliştirdiği süreci de başlatmıştır.
Genç Türkler bizim proto-homo novus’umuz olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Kendi dönemlerinde, tıpkı Fransız Devrimi’nde olduğu gibi, dönemin mevcut basiretsiz baskıcı düzenine karşı ölümü pahasına bir başkaldırı ve “yeni nizam” ile “yeni insan” fikrinin somutlaşmış biçimini temsil ettiler. 19. yüzyıl Osmanlı siyasi ve sosyal hayatını derinden etkileyen bu hareket, aynı zamanda 20. yüzyılın ilk çeyreğinde doğacak “yeni insan” anlayışının da öncül halini barındırıyordu. Genç Türkler, Osmanlı’nın sıkıntılı kimlik inşasına bir istibdattın gölgesinde şahit olmuş, İmparatorluk coğrafyasının farklı bölgelerindeki kopuşları engellemeye çalışmış ve Türk’e karşı amansız saldırıların çığ olduğu bir dönemde de Türklük fikrinin kaidelerini belirlemişlerdi.
Kan aktığı damarda durmamış, tarihin o zamana kadar gördüğü en yıkıcı büyük savaş yaşanmış ve kutsal kaidelerine sarsılmaz bir inançla bağlı imparatorluklar çökmüştü. Bu büyük tarihsel travmanın ardından uluslar, ancak yeniden doğuş ve kurtuluşla varlıklarını sürdürebilecekti. Bu bağlamda, 1920’ler dört farklı “yeni insan” tipinin ortaya çıkışıyla tarihte benzersiz bir dönem olarak öne çıkmıştır. Daha savaş bitmeden, dünyanın başka bir ucunda, bambaşka bir insan tipi doğdu: SSCB ve Homo Sovieticus. Görünüşü kaybedecek başka hiçbir şey olmayandı; içinde ise Kuzey Avrasya’nın sert, kolektivist rüzgârlarını taşıyordu. Marx’ın hayalindeki işçi, Yorkshire’lı fabrika emekçisinden değil, Rus obşinasının dayanıklı ve artık bıkmış köylüsünden doğmuştu. Bu yeni insan, materyalist, üretken, çevik ve ateistti. Sadece Sovyetleri kalkındırmadı; “Büyük Vatanseverlik Savaşı’nda da bir ulusun iradesine dönüştü. Ancak bu irade salt sosyalist değildi — ruhlarında Aleksandr Nevsky’nin, hatta Ilya Muromets’in ruhunu taşıdıkları bizzat Stalin tarafından kendilerine söylendi. Sovyet sanatında dahi insan bedeni mekanik bir kudrete, çeliğe bürünmüş üst-insana dönüşürken, ideolojik olarak biçimlenmiş bir bireye de evriliyordu. Zinovyev’in tanımıyla bu insan “sadık ama düşünmeyen” idi; devletin sadakatiyle donanmış, fakat sorgulama yetisi kendisinden koparılmıştı. Geçen süre içinde Bolşevik İhtilali sırasındaki halinden eser kalmamıştı. Daha 1991’e gelmeden Homo Sovieticus öldü; yerini, dağılmış bir birliğin topraklarında şekillenen yeni Avrasya (başta Rus) insanları aldı.
Bir diğer yaratım, savaşın galipleri arasında olup da kazançtan yoksun kalan bir ülkede belirdi: İtalya ve Uomo Nuovo. 1920’lerin sonunda, kayıplarla dönen Arditi gazileri ve ideolojik arayıştaki elit entelektüeller ‘’Faşizm’’ adı altında bir araya geldi. (Kelime kökeni bir arada toplamak manasına gelir) Bu dağınık kitleyi birleştiren şey, bir “ruh çağrısı”ydı: Roma’nın mirasına dönüş. Mussolini’nin sıkça tekrarladığı “Yeni İtalyan, Romalı atalarının ruhunu yeniden canlandıracaktır” sözü, bu çağrının özüdür. Uomo Nuovo, disiplinli, cesur, savaşçı bir yurttaş idealiydi; bedeni ve ruhu aynı anda terbiye edilmeliydi. Foro Mussolini kompleksindeki heykeller erkekler duruş, bakış ve varlıkları ile Roma insanına bir atıftı. Faşizmin estetiği, antik Roma’nın görkemini modern endüstriyel düzenle birleştirmeye çalıştı. Ancak bu arayış ilerici bir dinamizmden, rejimsel bir dogmaya dönüştüğünde Uomo Nuovo da kendi içinde eriyip gitti. 1943 ile birlikte, o “yeni insan” çoktan sadece taştan ibaret olmuştu bile.
Üçüncü yaratım, mağlup bir ulusun içinde gerçekleşti: Almanya ve Volkskörper. “Ulusal Beden” kavramı 19. yüzyıldan gelmekteydi ama kavramın içini biyolojik, antropolojik ve ideolojik olarak dolduran Nasyonal Sosyalizm oldu. Irk, sağlık, doğa ve beden kültü üzerinden bir yeniden doğuş miti kuruldu. Cassirer’in ifadesiyle: “Nasyonal Sosyalist ideoloji, modern insanın mitik düşünceyi terk ettiğini sandığı bir anda onu yeniden keşfetti — ama artık tanrısız bir mit olarak.” (Myth of State, 1946) Leni Riefenstahl’ın filmlerinde ışık, beden ve doğa, “ırksal ruhun” sembollerine dönüştü. Arno Breker’in heykellerinde insan bedeni, ırkın ideal anatomisini temsil ediyordu. Kant’tan beri hesaplayıcı türden aklın(!) rehberliğinde yürüyen Alman insanı, sonunda mitin esiri oldu. Bu “mitos” tabiri caizse Ragnarök’teki Jörmungandr’a dönüştü. Her şey teknik, planlı ve modern görünse de aklın yerini lider kültü ve mistik inanç aldı. Lider öldü; mit marazlı bir şekilde kaldı ve Rittergeist’a zarar verdi. Almanya’daki insan ikinci kez mağlup olduğu büyük savaştan sonra (Jünger’in tabiriyle) Der Arbeiter’a dönüşmüştür.
Ve son olarak, savaşın küllerinden; mağlubiyetten değil iradeden doğan bir ulusun yeni insanına geliriz: Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Vatandaşı. Bilimsel düşünen, laik, çalışkan, ulusal kimliğini gururla taşıyan, bozkırlardaki ruhunu modernle harmanlayan bir yurttaş. Cumhuriyet, bu insanı bilinçli bir inşa projesi olarak tasarladı. Anadolu’nun tarihsel (Sümer ve Hitit deneyimi stratejik bir köklenme çabası idi ama sonrasında bu tezlerden uzaklaşıldı) katmanları, dil ve sanat aracılığıyla yeniden yorumlandı. Güneş Dil Teorisi (O dönem için Güneş aynı zamanda Atatürk’ü de temsil eder) ve Türk Tarih Tezi, sadece birer ideolojik girişim değil, köklerin bilimsel olarak bilinçli bir şekilde aranışıdır. Avrupa’nın meşruiyetini Attika’da hala daha aradığı dönemde, Türkler kendi köklerini Asya’nın kadim derinliklerinde aradı ve buldu. Bu hareketi de Gökalp’ın “Batı’nın tekniğini al, ruhunu değil” sentezinin özü olarak görebiliriz: Zihnen modern, ruhen arkaik bir ulus.
Dildeki kök arama çabası da bu ruhu yansıttı: Kurultay, Töre, Yurt, Ulus vb. gibi sözcükler Türk-Moğol köklerinden yeniden dirildi. Kadın ve erkek, tıpkı eski Türklerde olduğu gibi mücadelenin ortak aktörleri oldu. Afet İnan’ın “Türk kadını, inkılâbın en canlı şahididir” sözü, Cumhuriyet’in cinsiyet idealiyle birlikte yeni insanının toplumsal boyutunu da ortaya koyar. Heykeller ve sanat eserlerindeki — sert mizaçlı, efendi ve muktedir Türk — anlatısı Halaskargazi Atatürk’ün görünümü üzerinden bir milletin vücut bulmuş halidir. Beden terbiyesi, sanat, estetik ve yurttaşlık eğitimi, bu bütüncül inşanın diğer parçalarıydı.
1923–1938 arasında bu yeni insan, enerjik, üretken ve yaratıcıydı. Atatürk’ün bedenen bu dünyadan ayrılması ile birlikte ivme azaldı; fakat ruh sönmedi. Her ne kadar bu yeni insan bürokratik bir tiplemeye dönüştürülmeye çalışılsa da olmadı. Çünkü bu insan ideali, devrimlerle Türk gencine miras bırakılmıştı. Bugün ivmenin tekrar artmasıyla Türk’ün yüce eseri olan Cumhuriyet’in değeri ve faziletlerinin farkındalığını ulusa hatırlatan Türk gençliğidir. Arkaik ruh modern bilince karışmış, geçmişin gücüyle geleceği taşıyan o “yeni insan”, ‘damarlarındaki asil kanın’ farkında olan Türk gencinin her hücresinde yaşamayı sürdürecektir.