Kemalist Düşünce Dergisi

Değerli okurlarımıza eğer okumadılarsa Solidarizm’in İzinde serisinin I. yazısı olan Hafıza Zayıflığının Tarihçesi’ni okumalarını öneririz.

Hem sıkı takipçileri hem de ona kaftan gömlek biçmeye çalışan yabancılar tarafından Kemalizm’in -Ahmet Taner Kışlalı’nın ifadesiyle- “altı ilkenin alt alta sıralanmasından oluşan bir dogma” zannedilmesi; ekonomi-politiği olan solidarizme/devlet sosyalizmine yönelik, Kadro ve Ülkü dergilerinin nihayete ermesinden beri süregelen bir hafıza kaybına dayanmaktadır. Bu silinişin nedensellik silsilesi içinde daha altında ise başka bir unutkanlık boylu boyunca uzanmaktadır. Avrupa’da bilhassa 18. yüzyıldan itibaren belli bir düşünsel mıntıkadaki gözelerden çıkarak merkez sol havzasını oluşturan düşünce akıntıları; en belirgini Alman “sosyal demokrasi” hareketi olmak üzere solidarizmin de içinde yer aldığı farklı ulusal ekolleri beslemiş ve John Maynard Keynes’ten Thomas Piketty’ye kadar geniş bir yelpazedeki birçok aktörün de yetiştiği verimli toprakları insanlığa bahşetmiştir.

Öte yandan, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde “sosyal demokrasi” terimi, Gerassimos Moschonas’ın da belirttiği üzere “özgüllük kaybı” ve anlam genişlemesi (“semantic widening”) yaşayarak belli bir politik hareketin ötesinde merkez solun genelini tanımlayacak jenerik bir kavram hâline gelmiştir ¹. Buraya kadar bir sorun yokken; beraberinde -ama kasten ama sehven- bu terimin kullanımında yaygın bir şekilde her iki anlamı da içerecek şekilde bir tür cinas (“equivocation”) yapılması ve eş zamanlı olarak “hareket olarak” sosyal demokrasinin -popülerite nedeniyle- propaganda edilmesi, terminolojik kafa karışıklığı yaratmıştır. Ayrıca bu yolla, söz konusu havzadaki şahsına münhasır akımların hafızalardaki varlığına ilk darbeyi vurmuştur. Tüm bunların dışında; 1968’deki öğrenci eylemlerinin baş döndürücü atmosferinde SPD (Almanya) gibi merkez sol partilere doluşan gençler her ne kadar geleneksel sol jargonu kullansalar da -John Callaghan’ın Gerard Braunthal’e atıfla değindiği gibi- iktisadi hassasiyetler yerine cinsiyet, çevre gibi konuları önceleyen post-materyalist söylemi 1970’ler itibarıyla beraberinde taşımışlardır ². Aynı yıllarda Fransa-ABD güzergâhında beliren post-yapısalcılık, çok geçmeden Laclau ve Mouffe’un elinde siyasi bir biçme yoğrularak sosyal demokrasinin klasik birikimine karşı reddiyeye girişecektir ³. Tüm bunlara ve destekleyici faktörlere bağlı olarak “sosyal demokrasi” etiketi altında meydana gelen ideolojik belirsizlik ⁴, post-yapısalcılıktan gelen ölü toprağını tarihsel havzanın önüne yığarak hafızayı yoklamaya karşı son seti çekmiştir.

Sonuç olarak; solidarizm/devlet sosyalizminin Türkiye’deki unutulmuş yolculuğu olan “Klasik Kemalizm”i ele almadan evvel daha geriye giderek Avrupa’daki membadan çıkan akışın izini sürmek yerinde olacaktır. Bir önceki yazıda da bahsi geçen 1977 tarihli bir sempozyumda Zafer Toprak’ın bu türden ilk girişimleri üzerine Sina Akşin’in söylediği “Ben daha çok Zafer Toprak’ın yapmakta olduğu işin önemine işaret etmek istiyorum. Sanırım Türk düşünce tarihi oldukça ihmal edilmiş bir konudur ve bu konuyu işlemek hayli güç bir iştir. İlk olarak Türkiye’deki düşünce akımlarının taranması gerekir. İkincisi, bu akımlar içinde batının payını saptamak ve tabii bunun için de batıdaki düşünce akımlarını bilmek gerekir.” şeklindeki sözlerini ⁵ yaklaşık 50 yıl geçmesinin ardından dikkate almanın vakti gelmiştir.

Sosyalizm-Kapitalizm İkiliği

Avrupa’daki merkez sol akımların evrimi incelenirken “sosyalizm-kapitalizm” eksenindeki terminolojik karışıklık yol boyunca eşlik edeceği için ilk elden üzerinde durulması gerekmektedir. Günümüzde ortodoks iktisatta ve heterodoks yaklaşımlarda (örneğin Kalecki) da kabul edildiği üzere üretim faktörleri; emek (“labor”) ve üretim araçları (“means of production”) olmak üzere iki ana unsurdan müteşekkildir. Buradaki ikincisi ise, genel kabule göre ekipman ve tesis gibi üretilmiş fiziki varlıklara karşılık gelen sermaye/anamal (“capital”) ile -toprak bileşenini saymazsak- büyük oranda örtüşmektedir. “Sermaye” kavramının söz konusu bu anlamını Adam Smith’in 1776 tarihli “Ulusların Zenginliği” isimli eseriyle kazanmasına karşılık daha önceleri ve günümüz iş çevrelerinde hâlâ “para” anlamını taşıması, Geoffrey Hodgson’ın da “Bir Ulusun Zenginliği” adlı kitabında ele aldığı gibi, biri üretim faktörü olan diğeri olmayan iki anlamın yaygın olarak karıştırılmasına neden olmaktadır ⁶. K.H. Hennings, Christopher Bliss’in “İktisatçılar sermaye teorisi hakkında uzlaştıklarında, geri kalan tüm konularda da kısa sürede uzlaşacaklardır.” şeklindeki sözlerine atıfta bulunarak ⁷ “sermaye” kavramının tarihsel süreçteki bu belirsizliğinin merkezi konumuna dikkat çekmektedir. Çünkü buradan doğan muğlaklık sermayenin türevi olan “kapitalizm” kavramına da bulaşacaktır.

Kapitalizm; -klasik iktisatçılar tarafından benzer temalar işlense de- ilk olarak Marx’tan olmak üzere günümüze kadar çeşitli ekollerden iktisatçılar tarafından, üretim faktörlerinin alınıp satılabilmesinde (takasında) piyasanın (arz ve talebin bir araya getirilmesi) etkin olması ve dolayısıyla emek üzerinden edinilen değerden kâr kazanma yoluyla gerçekleşen sermaye birikimi (“capital accumulation”) olarak tanımlanmaktadır ⁸,⁹,¹⁰. Ne yazık ki, fiziki mi finansal mı hangi sermayenin biriktiği sorusuna yönelik kafa karışıklığı çok vakit geçmeden baş göstermiştir. Daha en başında; “kapitalizm” kavramının mucidi sayılan Louis Blanc, “İş Organizasyonu” isimli eserinin dokuzuncu baskısında sermayeyi açıkça üretim araçlarına eşitlemesine rağmen yine aynı kitabın muhtelif bölümlerinde paranın yerine de kullanmaktadır ¹¹. Blanc’ın bu mantıksal cinas hatasını Bas van Bavel de dâhil olmak üzere günümüze kadar birçok isim tekrarlamıştır. Öte yandan bir başka kesim (neoklasiklerin yanında post-Keynesyenlerden Joan Robinson dâhil ¹²) ise sermayeyi yalnızca üretim araçlarına indirgeyerek radikal bir tutum sergilemiş ve neoklasik iktisat cephesinde “kapitalizm” kavramına yönelik baş ağrıtacak sorunlara yol açmıştır. Hodgson’ın da ifade ettiği üzere; özel girişim, ticaret ve dolayısıyla üretim araçlarının birikimi yüzlerce yıldır var olduğundan söz konusu indirgeyicilik, “kapitalizm”in tanımını anlamsızlaştıracak kadar genişletmektedir ki bazı neoklasik iktisatçılar kavramın gereksizliğini -yaptıkları hatayı görmeden- zikredecektir ¹³,¹⁴,¹⁵. “Kapitalizm” kavramının gerçekten kastedildiği şekliyle 17-18. yüzyıllarda beliren meşhur iktisadi büyüme patlaması olgusuna spesifik olarak sınırlarının çizilebilmesi/demarkasyonu için adres, Hodgson’ın da işaret ettiği gibi Schumpeter’den başkası değildir ¹⁶.

  1. yüzyılın Avusturya’lı iktisatçısı Joseph Schumpeter, sermaye konusunda Smith ile yerleşen anlama açıkça karşı çıkarak bu terimin sadece finansal varlıklara uygulanması gerektiğini keskin bir dille ortaya koymuştur. Buna göre 17-18. yüzyıldan itibaren karakteristik bir özellik kazanan “sermaye” kavramı; bir kişi veya şirketin tüm varlıklarının mevcut veya gerçekleştirilebilir para değerini ifade ettiğinde “kapitalizm” kelimesi anlamlı hâle gelmektedir. Burada maddi varlıklar, teminat (“collateral”) işlevi görerek yeni yatırımlar için kredi alma (borç satma) imkânı sunar; nakit ise zaten nakittir. Schumpeter’e göre, böylece ilgili kanunların düzenlenmesi -Katharina Pistor’ın tabiriyle “sermaye” kavramının hukuki olarak kodlanması- ile kredi yaratan kurumların serpilmesi ve bu yolla oluşan para piyasalarının etkinliği, “kapitalizm”i spesifik bir biçimde tanımlayacaktır. Bu kavramsallaştırma, Hodgson’ın belirttiği üzere aslında az bir zaman önce Werner Sombart ve Max Weber tarafından da dile getirilmiştir. Schumpeter ve bu isimlerin bahse konu olan merkez sol havzayla ilişkili Alman tarihselci okulu kökenli olmaları da Hodgson’a göre elbette tesadüf değildir ¹⁷,¹⁸. Yine bu havzaya yakın olan John Stuart Mill’in de çok daha erken tarihlerde (1800’lerin ortaları dolaylarında) parasal tanımı kullanması dikkat çekicidir ¹⁹.

Terminolojik belirsizliğin bir diğer uzantısı ise daha önce de ifade edildiği gibi “sosyalizm” kavramı içinde yatmaktadır. Polonya’lı ünlü Marksizm tarihçisi Leszek Kołakowski’nin de söylediği gibi; her ne kadar daha önceleri (19. yüzyıl ilk yarısı) “sosyalizm”in anlam bakımından derin bir mazisi olsa da üretim araçlarının ortak mülkiyeti ilkesi, Marx ve Engels’in söylemlerinin etkisiyle kavramın tanımlayıcı koşulu hâline gelmiştir ve bu anlamlandırma sosyalist örgütlere günümüze kadar güçlü bir şekilde sirayet etmiştir. Kołakowski de Marksizm’in kavram üzerindeki bu normatif etkisini tasdik ederek 1800’ler başındaki -çokça çeşitlilik içerdiği için belirsiz bulduğu- tarihsel anlamlara yeğ tutmaktadır ²⁰,²¹.

Amma velakin, Schumpeter’in kapitalizm kavramsallaştırmasına ilaveten sosyalizme yönelik ortak mülkiyet ilkesi öncül olarak kabul edildiğinde oldukça dar bir sosyalizm tanımı ortaya çıkmaktadır. Öyle ki Çin’de devlet tarafından kontrol edilen baskın bir piyasaya dayalı sistemin bile bu tanıma sığıp sığmayacağı tartışma konusu olacaktır ²². Kołakowski’nin yaptığı hata, Marx öncesi sosyalizm akımlarını “belirsizlik” etiketli bir çuvala atıp gözlerden ırak ederken bunlardan bazılarının aslında reşit birer ekol olduğunu ıskalamasıdır. Bunları; Hodgson “dar ölçekli sosyalizm” ²³ ve James T. Kloppenberg “via media” diye tabir edecektir. Solidarizm’in Avrupa’lı köklerinin hikâyesi de tam olarak burada başlamaktadır. Bu hikâye; özel mülkiyetin kaldırması yerine kooperatif mülkiyetin teşvikini veya sosyal devleti savunan, kapitalizmdeki sermaye birikimiyle uyumlu bir merkez solun hikâyesidir ve hiç şüphesiz ta en geride Pierre Leroux’nun gayretleriyle başlamaktadır.

Devrimciler ve Devrim’in Çocukları

Fransız filozof Pierre Leroux’nun da 1797’de içine doğduğu post-Jakoben Thermidor Rejimi ve akabindeki Napoleon ve Restorasyon dönemleri; Devrim’in siyaset sahnesini çoktan geri dönülmez bir noktaya getirdiği zamanlardır. Her ne kadar Aydınlanma’nın etkisiyle daha öncesinde belli bir felsefi ve iktisadi kuramsal birikim oluşmuş olsa da; ilk defa ideolojiler -Andrew Vincent’a göre- belirgin hüviyet kazanmış ²⁴, ilk defa ideoloji fiili siyasetin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş ve ilk defa eğilimler ilerleme-statüko ekseninde sol-sağ ile sembolize edilerek ayrışmıştır ²⁵. Bu süreç; Devrim’in ilk yıllarında birçok milletvekilinin üye veya ilişikli olduğu en ünlü örgütlenmesi Jakoben Kulübü’nün belli olaylar karşısında yaşadığı bir dizi bölünme sonrasında içeride geriye kalan radikal (sol) çekirdek ile ayrışmış grupların yaşadığı tartışmalara paralel seyretmiştir.

Jakobenlerden ilk olarak meşrutiyetçi grup (Feuillantlar) 1791’de ayrıldığında kalanlar cumhuriyet lehine ²⁶, savaş yanlısı grup (Jirondenler) 1792’de ayrıldığında kalanlar (Robespierristler/Montagnardlar) halkın çıkarları lehine tutum takınmıştır ²⁷. Her iki ayrılıktan sonra da Jakoben Kulüp’te kalan ve mecliste ise sol taraftaki sandalyelerden şaşmayan Robespierristler, bilhassa Jirondenler ile Konvansiyon döneminde yaşadıkları tartışmalarda Jakobenizm’le özdeşlecek iktisadi görüşlerini iyice şekillendirmiş ve ortaya koymuşlardır ²⁸. Her iki de cumhuriyetçi ve özel mülkiyet yanlısı olan Robespierristler ile Jirondenler arasındaki görüş farklılığı, özel mülkiyetin dokunulmazlığı etrafında büyümüştür. Jirondenler geldikleri toplumsal tabakaya bağlı olarak tüccarlara yakın olmaları ve klasik liberalizme (Smith’in etkisi o tarihlerde Fransa’da oturmuştur) muhabbet beslemeleri nedeniyle herhangi bir sebeple özel mülkiyet hakkının ihlaline karşı daha net bir tutum takınmışlardır. Öte yandan başta Robespierre olmak üzere Jakobenler -deli fişek merkezi kadrodan mutedil taşra mensuplarına kadar- Rousseau’dan gelen egaliteryanizm etkisiyle eşitliği dayatmaktan ziyade eşitsizliği adilane azaltma konusuna kendilerini adamışlardır ²⁹. Her ne kadar günümüzde bile özgürlük ve eşitlik kavramlarının belli bir tezatlık yarattığı düşünülse de Rousseau’nun anlayışına göre eşitlik özgürlük için gerek şarttır. Aynı şekilde Jean-Pierre Gross’un ifade ettiği gibi Jakobenlerin yoksullara yaşamak için asgari şartları sağlamaya çalışması da yaşama özgürlüğü kapsamındadır ve kendilerini Jakobenizm’e dayandırmaya çalışan Bolşeviklerin zannının aksine mülkiyet özgürlüğüyle ilgili duruşları liberal Jirondenlerden çok da uzak değildir ³⁰. Aynı şekilde Marquis de Condorcet gibi bazı Jirondenlerin, hatta bunun da gerisinde liberalizmin babalarından Turgot gibi bir ismin hayır atölyelerini (“ateliers de charité”) içeren egaliteryan görüşleri de Jakoben projesine dayanak sağlayan kaynaklardan olmuştur ³¹.

Devrim deneyiminin kötü bir sonla bitmesi ve cumhuriyet kazanımlarının akabinde gerilemesi; ardında hayal kırıklığı bırakmış, Devrim civarında doğanlara da büyük bir belirsizlik emanet etmiştir. Alan B. Spitzer’in “1820 kuşağı” diye nitelendirdiği bu gençler; -Max Milner’ın da ifade ettiği gibi- müesses nizama olan hıncını ilk olarak, onunla özdeşleşen ve Antik Roma mükemmelliğini empoze eden neoklasik sanata baş kaldırarak sergilemiştir. Öte yandan mühendishane öğrencileri; Devrim’den nasiplerini alamadıkları için değişime öncülük etmeyi düşlemiş, ancak mezuniyet sonrası emir erinden fazlası olamayacaklarının da farkında olmuşlardır. Bu sıkışıklık onları, Henri de Saint-Simon adındaki bağımsız bir filozofun eteklerinin dibine sürüklemiştir. Oldukça özgün düşünceleri olan Saint-Simon; mülk sahipliğini yücelttiği ve liberallerin ilgisine mazhar olan erken çalışmalarından uzaklaşarak üretkenliği merkeze almıştır. Fizyolojideki gelişmelerden hareketle bir tür organisizm geliştirmiş ve toplumu “üreticiler” (“industriels”), “bilim adamları” (“savants”) ile “sanatçılar” (“artiste”) olmak üzere organlara ayırmıştır. Condorcet ve Turgot’tan etkilenerek demokrasi yerine işbu zihin ve beden emekçilerinden oluşan elitlere dayalı bir yönetimi savunmuş, bu sistemin topyekûn yeni bilimsel bir din olarak sanatçılar eliyle topluma aşılanması gerektiğini düşünmüştür ³²,³³,³⁴. Geriye kalan aristokratlar ve rantiyenin oluşturduğu “aylaklar” (“oisifs”) sınıfını suçlamıştır -ki bu ayrım “sınıf çatışması” kavramının da temellerindendir ³⁵. Böyle bir düzende ek olarak, “ulusal atölyeler” aracılığıyla herkesin birer iş sahibi olmasını tasarlamıştır ³⁶,³⁷.

Saint-Simon’un ölümünden sonra çevresindeki donanımlı gençlerden oluşan topluluk dağılmamış, üstatlarının öğretisine sıkı sıkıya sarılarak bilimsel bir tarikata ilerletmiştir. Devrim’in ön planda tuttuğu özgürlük (“liberté”) ve eşitlik (“égalité”) ilkeleri yerine bu sefer göz ardı edildiği düşünülen kardeşlik (“fraternité”) ilkesinin üzerine düşmeye sıra gelmiştir. Bu sayede, üstadın ön gördüğü gibi iş birliği (“cooperation”) tesis edilebilecek, egoizmin üstesinden gelinebilecektir. Öte yandan; Saint-Simon’un üretkenlik odaklı görüşlerinden hareketle özel mülkiyetin korunması, ancak miras yoluyla değil bireylerin çalışmasıyla orantılı dağıtılması öngörülmüştür. Kredi de yeni kurulacak bankalarla özellikle üreticiye verilecektir. Saint-Simonistlerin tahayyül ettiği bu sistem, dolayısıyla komünizme yakın değildir ³⁸ ve sermaye birikimini kabul ettiği için Mario Bunge’nin ifade ettiği gibi kapitalizmin dışında da değildir ³⁹. Bu kapsamda topluluğun işçilere yönelik olanaklara (lojman, eğitim ve sağlık hizmeti vb.) önayak olmaları gibi faaliyetleri Pamela Pilbeam’a göre ütopik değil oldukça realisttir.

O zamana kadar matbaacılıkla uğraşan Pierre Leroux, kendi yağında kavrulan liberal dergisinin kapılarını -üstadın ölümünden beş yıl sonra- 1830’da Saint-Simonistlerin kullanımına açtığında etkilerini de benliğine almıştır. Topluluğun cinsel özgürlük konusundaki görüşlerinin sansasyonel taraflara kaymasıyla bu iş birliği kısa sürmüş ⁴⁰, yol ayrımı Leroux’yu heybesine koyduklarıyla farklı bir ferdaya yöneltmiştir. Saint-Simonizm’in toplumsal hassasiyeti ⁴¹ ile hiçe saydığı özgürlük ve toplum iradesini tekrar gün yüzüne çıkarıp ⁴² sentezleyen Leroux, Pierre-Henri Lagedamon’un deyişiyle Rousseau ve Robespierre’den gelen özgürlük-eşitlik uyumunu yeniden yakalamıştır ⁴³. Akabinde takvimler 1834’ü gösterirken, o zamana kadar sadece bir tabir olan “sosyalizm” kavramına tarihte ilk kez tanım kazandırmıştır. İlk kullanımında, bunun “mutlak” hâlinden dert yanarken daha sonra kendi konumunu “Sosyalizmden, özgürlük, kardeşlik, eşitlik ve birlik gibi kavramların hiçbirini feda etmeyen, aksine hepsini uzlaştıran bir doktrin anlaşılıyorsa, biz sosyalistiz.” sözleriyle açıklamıştır ⁴⁴. Leroux, aynı zamanda Rousseau’nun toplum sözleşmesinin (“contrat social”) temelinde yatan bağı da ilk kez “dayanışma” (“solidarité”) şeklinde kavramlaştırmıştır ⁴⁵. Leroux ile başlayan bu Jakoben sosyalizm geleneği, asıl rafine hâlini Louis Blanc’ın kooperativizmiyle alacaktır.

Devamı gelecektir…

Referanslar

  1. Gerassimos Moschonas (2002 [1994]). In the Name of Social Democracy: The Great Transformation. Verso, s.15-16.
  2. John Callaghan (2000). The Retreat of Social Democracy. Manchester University Press, s.19, 77.
  3. Stuart Sim (2000). Post-Marxism: An Intellectual History. Routledge, s.45.
  4. William E. Paterson & James Sloam (2009) “The SPD and the Debacle of the 2009 Federal Elections: An Opportunity for Renewal”. Friedrich Ebert Stiftung.
  5. Kolektif (1977). Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal Sorunları. İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi Mezunları Derneği, s.36.
  6. Geoffrey M. Hodgson (2023). The Wealth of a Nation: Institutional Foundations of English Capitalism. Princeton University Press, s.5.
  7. K.H. Hennings (1990). “Capital as a factor of production”. Capital Theory. Macmillan Press, s.108.
  8. R.M. Hartwell & Stanley L. Engerman (2003). The Oxford Encyclopedia of Economic History (ed. Joel Mokyr). Oxford University Press, c.1, s.319-320.
  9. Bas van Bavel (2016). The Invisible Hand?: How Market Economies have Emerged and Declined since AD 500. Oxford University Press, s.273.
  10. E.K. Hunt (2005 [2002]). İktisadi Düşünce Tarihi. Dost, s.45, 93.
  11. Louis Blanc (1850). Organisation du travail (9. baskı). Nouveau Monde.
  12. Geoffrey M. Hodgson (2019). Is There a Future for Heterodox Economics?: Institutions, Ideology and a Scientific Community. Edward Elgar Publishing.
  13. Geoffrey M. Hodgson (2023). A.g.e. s.5, 8-9.
  14. Geoffrey M. Hodgson (2015). Conceptualizing Capitalism: Institutions, Evolution, Future. The University of Chicago Press, s.183.
  15. Jürgen Kocka (2016). “Introduction”. Capitalism: The Reemergence of a Historical Concept. Bloomsbury, s.1.
  16. Geoffrey M. Hodgson (2015). A.g.e. s.255.
  17. Geoffrey M. Hodgson (2015). A.g.e. s.183-184, 255-256.
  18. Katharina Pistor (2019). The Code of Capital: How the Law Creates Wealth and Inequality. Princeton University Press, s.2.
  19. K.H. Hennings (1990). A.g.e.
  20. William A. Edmundson (2017). John Rawls: Reticent Socialist. Cambridge University Press, s.33.
  21. Geoffrey M. Hodgson (2019). Is Socialism Feasible?: Towards an Alternative Future. Edward Elgar Publishing, s.VI.
  22. Geoffrey M. Hodgson (2019). A.g.e. s.10.
  23. Geoffrey M. Hodgson (2019). A.g.e. s.VIII.
  24. Andrew Vincent (2010). Modern Political Ideologies. Wiley, s.20.
  25. Andrew Heywood (2022). Political Ideologies: An Introduction. Bloomsbury, s.10, 13.
  26. Mehmet Ali Ağaoğulları (2020). Fransız Devrimi’nde Siyasal Düşünceler ve Mücadeleler 1789-1794. Dipnot Yayınları, c.1, s.262.
  27. Mehmet Ali Ağaoğulları (2020). Fransız Devrimi’nde Siyasal Düşünceler ve Mücadeleler 1789-1794. Dipnot Yayınları, c.2, s.77.
  28. Jean-Pierre Gross (1997). Fair Shares for All: Jacobin Egalitarianism in Practice. Cambridge University Press, s.10.
  29. Jean-Pierre Gross (1997). A.g.e. s.1-2, 64-65.
  30. Jean-Pierre Gross (1997). A.g.e. s.10-12, 94.
  31. Thomas McStay Adams (2023). Europe’s Welfare Traditions since 1500: Reform Without End. Bloomsbury, c.2, s.11.
  32. Frank E. Manuel & Fritzie P. Manuel (1979). Utopian Thought in the Western World. The Belknap Press of Harvard University Press, s.596-601.
  33. Neil McWilliam (1993). Dreams of Happiness: Social Art and the French Left, 1830-1850. Princeton University Press, s.38-43.
  34. Organisizm ile ilgili olarak bknz: Mario Bunge (1996). Finding Philosophy in Social Science. Yale University Press, s.258-263.
  35. Pamela Pilbeam (2013). Saint-Simonians in Nineteenth-Century France: From Free Love to Algeria. Palgrave Macmillan, s.9.
  36. Donald Morris (2020). Taxation in Utopia: Required Sacrifice and the General Welfare. State University of New York Press, s.131.
  37. Frank E. Manuel & Fritzie P. Manuel (1979). A.g.e. s.602.
  38. Frank E. Manuel & Fritzie P. Manuel (1979). A.g.e. s.630.
  39. Mario Bunge (2009). Political Philosophy: Fact, Fiction and Vision. Transaction Publishers, s.157.
  40. Pamela Pilbeam (2013). A.g.e. s.70.
  41. Neil McWilliam (1993). A.g.e. s.166.
  42. Leo A. Loubère (Aralık 1959). The Intellectual Origins of French Jacobin Socialism. International Review of Social History, c.4, sayı 3.
  43. Pierre-Henri Lagedamon (2021). Pierre Leroux, entre socialisme et République. Fondation Jean-Jaurès.
  44. Bruno Viard (2007). Anthologie de Pierre Leroux inventeur du socialisme républicain. Le Bord de l’Eau, s.13.
  45. Thomas Fiegle (2003). Von der Solidarité zur Solidarität: Ein französisch-deutscher Begriffstransfer. Lit Verlag, s.63-64.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir