Bilimin bize dünya hakkında verdiği bilginin dünya ile ilişkisine yönelik görüşler arasında; muarızı olan anti-gerçekçilik ile birlikte iki ana akımdan biri olan bilimsel gerçekçilik; en genel haliyle bilimin bizlere dünyanın gerçekten nasıl olduğunu gösterdiğini iddia eden yaklaşımdır. Gerçekçiler nezdinde bilimsel teorilerin doğaya dair açıklamalarında yer alan gözlemlenebilir veya gözlemlenemez olan varlıklar dünyanın gerçek birer parçası sayılmalıdır. Bu varlıkların sadece epistemolojik olarak kullanışlı birer araç olduğu düşünülmemeli, onlara gerçekliğin bileşenleri arasında yer verilmelidir.
Gerçekçilerin bu genel eğilimlerinin temeli olarak görülebilecek çeşitli ana tezler bulunmaktadır. Bunlardan ilki bilimsel teorilerin ilerlemeci olarak doğruya yaklaştığı görüşüdür. Buna göre erginleşmiş bir eşiği aşmış olan bilimlerde birbirlerinin yerini alan teoriler arasında yakınsama bulunmaktadır ve bu bilimler giderek dünyanın daha doğru bir resmini vermeye yaklaşmaktadır. Bu bilimlerde büyük ölçekli teorilerdeki terim ve varlıkların salt kuramsal ihtiyaçlara bağlı nicelemenin ötesine geçer ve zihinden bağımsız şekilde gerçek bir varlık olarak görülmeye başlanır. Bu iki nitelik bilimlerin sağladığı ontolojiyi gözleme açık olma ölçütünden bağımsız şekilde onaylamayı teşvik eder. Gerçekçiler bilimsel ilerlemenin elde ettiği başarıyı açıklamanın en iyi yolunun buradan geçtiğini düşünürler. Onlara göre bilimsel teoriler gerçekliğin doğru bir resmini sunuyorsa, ki onlara göre bilim tarihi bize bunu göstermektedir, o halde bilimin elde ettiği açıklama başarısı beklenen bir durumdur.
Günümüzde denk düştüğü anlamda bilimsel gerçekçiliğin kökleri çok eskiye dayanmamaktadır. Antik dönemden başlayan ve Aydınlanmaya uzanan uzun yüzyıllar boyunca gerçekliğin bilgisini veren faaliyetin doğruluğu apaçık önermelerden tümdengelimli olarak türetilen çıkarımlardan oluşması gerektiği düşünülmekteydi. Bu ideal bilim tasavvuru kuramsal varlıklar ve terimleri gözleme açık olmamaları dolayısıyla gerçeklikten dışlama, onları daha çok olgularla uyumlu kurgusal birer vasıta gibi görme eğilimindeydi. Duhem’in Thomas Aquinas’a dayandırdığı görüşler bu yaklaşımın tipik bir numunesini sunar. Aquinas astronomların gök cisimlerinin hareketlerini açıklamaya yönelik girişimlerinin hareketin doğasını yansıtmadığını düşünmüştür. Duhem’in okumasına göre Aquinas, epicycle/eccentric gibi varsayımların yalnızca görünümleri kurtarmaya yaradığını belirtir. Yani teorilerde koyut olarak yer alan terimler ve varlıkları gerçek dünyanın parçası saymamaya yatkındı.
Aydınlanma’da gözlem dışı varlıkları niceleme anlamında bilimsel gerçekçilikle paralel görüşlere kısmen Kant’ta rastlanmaktadır. Kant, Hume’da görülen nedensellik ve yasalara karşı şüpheciliği aşmaya çalışmış ve Newton fiziğinin nesnelliğini benimsemiştir. Ona göre Newton Teorisinin nesnel olduğunu söylemek hem bu nesnelerin belirli uzamsal-zamansal konumları işgal etmeleri, hem de birbirleriyle nedensel olarak etkileşime girebilmeleri bakımından, teorinin zihinden bağımsız olan nesneler için geçerli olduğunu söylemektir.
Mantıksal Pozitivizmin etkili olduğu 20. Yüzyılın ilk yarısında bilimsel gerçekçilik yine çok revaçta bir görüş olarak karşımıza çıkmamaktadır. Doğrulama ilkesinin en karakteristik özellik olarak belirdiği bu akımın savunucusu olan Viyana Çevresi mensupları ampirik doğrulamayı anlamlı önermelerin gerek şartı saymışlardır. Protokol önermeler adı verilen ve doğrudan gözleme dayanan bir tümce sınıfına ayrıcalıklı bir konum verilmiş ve bu çevrede psikolojik öğelerden arındırılmış ya da onlara indirgenebilen önermelerin anlamlı olabileceği düşüncesi hâkim olmuştur. Protokol önermelerin nesne dilinde farklı özneler tarafından denetlenebilir olması gerekli görülmüştür. Elektronlar veya kütleçekim alanları gibi gözlemlenemeyen varlıklar sadece gözlemlenebilir olguları bir araya getirme yöntemleri olarak görülmüş, gerçekliğin parçası olarak değerlendirilmemişlerdir.
Mantıksal Pozitivizm, türlü kusurları dolayısıyla hızla gözden düşmüştür. Doğrulama ilkesinin bilimsel bilginin tamamını kapsayacak kadar güçlü olmayıp, evrensel yasaların çoğunun sonlu sayıda gözlem önermesinden türetilemeyecek olması başlıca bir sorundur. Örneğin “Bütün metaller ısıtıldığında genleşir” gibi bir evrensel yasa doğrulama ilkesi ile sağlama alınamaz. Yanı sıra ilkenin kendisinin de metafiziksel bir karaktere sahip olması, doğrulama ilkesinin kendisinin de protokol önermeler ile doğrulanamaması bu durumda rol oynamıştır. Kendisi de bir mantıksal pozitivist olan Otto Neurath protokol önermelerin düzeltilebilir olduğuna işaret etmiştir. Bu durum bilimsel bilginin temeli olan ve ayrıcalıklı, temel bir epistemolojik pozisyona sahip bir önerme sınıfının olmayışının itirafıdır. Tüm bunların dışında mantıksal pozitivistlerin iddia ettiği gibi teorik varsayımlardan arındırılmış bir gözlem önermeleri sınıfı da yoktur. En basit gündelik deneyimlerimiz bile belirli bir kuramsal arka plan içermektedir. Necker Küpü, Ördek-Tavşan Çizimi, Ames Odası gibi örnekler görme duyusuyla elde edilen sıradan gözlemlerin bile salt veriye dayanmayıp belirli bir kabule göre şekillendirildiğini göstermektedir. Bu bakımdan saf gözlem önermeleri yoktur. Bu da mantıksal pozitivizmin gözlem önermelerini protokol dil olarak değerlendiren epistemolojik arka planını ıskat eder.
İzleyen dönemde Thomas Kuhn kuram seçimlerine ilişkin süreci olağan bilim ve bunalım dönemleri şeklinde bir ayrıma gitmiş, teorilerin ardışık olarak birbirlerinin gelişmiş sürümleri olduğu inancını sarsarak onları birbirlerini yerinden eden yapılar şeklinde tarif ederek devrimci anlayışı savunmuştur. Kuhn’a göre olağan bilim belirli bir paradigmaya bağlı kalınarak onun çizdiği sınırlar içinde süregiden bilimsel çalışmaları ifade eder. Böyle bir dönemde bilim adamları genel kabul görmüş teorilerin yapısına sadıktır. Bu paradigmatik dönem epistemik topluluğun konsensüs halinde olduğu varsayım ve inançları benimseyerek içsel sorunlara odaklanır.
Kuhncu devrimci bilim anlayışının bir diğer merkezi kavramı bunalım dönemleridir. Bu yerleşik yöntemlerle belirlenmiş beklentilere aykırı düşen ve uzun süre çözülemeyen anomalilerle karşılaşılması sonucu baş gösteren süreci ifade eder. Bu türden sapmalar biriktikçe mevcut paradigmada dereceli olarak çözülmeler yaşanır. Böylelikle paradigmaya bağlı içsel sorunların dışına çıkılarak temeller sorgulanmaya başlanır. Kuhn’a göre paradigma seçiminde nesnel ölçütler değil epistemik topluluğun tercih ve eğilimleri baş rolü oynar. Bunalım dönemleri ana hatları itibarıyla üç türlü neticeye gebedir. Ya paradigmatik dönüşüm yaşanır ve yerleşik kabuller terk edilir. Ya da bu da istenilen çözümlere ulaştıramıyorsa sorunlar sonraki aşamalarda çözüleceği beklentisiyle yüz üstü bırakılır. Yahut da yeni ortaya çıkan bir paradigma ile eskisi arasında bir çekişme başlar.
Kuhn’un standart örneklerinden olan Kopernik Devrimi bağlamında Batlamyus’un dünya merkezli modeli takvimlerin düzenlenmesi işinden astrolojik faaliyetlere kadar geçerliliğini sürdüren olağan bilimi temsil eder. Bu uzun asırlar boyunca kabul görmüş bir dünya görüşü olarak pozisyonunu korumuştur. Ancak zamanla gözlemsel veriler ve Batlamyusçu model arasında uyumsuzluklar fark edilmiş, gezegen hareketleri ve parlaklık düzeyleri gibi olguların açıklanamadığı görülmüştür. Bu bunalım ise Kopernikçi güneş merkezli modelin doğumuyla sonuçlanmıştır. Bu gezegen hareketlerini daha başarılı şekilde izah eden yeni bir paradigma olarak bir bilimsel devrime denk düşmektedir.
Kuhn’a yönelik eleştiriler onun modelinin merkezi kavramlarını ve süreksizlik arz eden izafiyet içeren tavrını hedef almıştır. Olağan bilim bu şekliyle bilimsel topluluğun dogmatik ve gelişmeye kapalı bir zihniyette olduğunu ima eder gibidir. Ayrıca bunalım dönemlerine geçişte zuhur eden sapmaların eşik sorunu vardır; öyle ki hangi derecede çözümsüzlüklerin bunalıma yol açtığını keskin bir şekilde belirlemek pek olası değildir. Öte yandan kuramlar arasında süreksizliğe varan devrimsel geçişler varsa ortaya çıkacak yeni paradigma ve teoriler arasında aktarılan öğelerin varlığının sorun olduğunu dile getirir. Yeni teoriler seleflerinden bazı unsurları miras alıp onların eleştirisini yaparak doğar gibidir. Bu eski kuramın başarısını sağlayan öğelerin yenisinde korunması dolayısıyla Kuhn’un devrim tezini yıpratır. Popper, Kuhncu devrim görüşünün bazı münferit örneklere uymasına rağmen bilim tarihinin genelini layıkıyla temsil etmediğini düşünmektedir.
Tarihi süreçte mantıksal pozitivizmin düşüşü ve Kuhn’un devrimci bilim çıkışını; teorik varlıkları niceleyen tipte bir bilimsel gerçekçiliğin yükselişi izlemiştir. Tarafsız gözlemin yokluğu ve gözlemlenebilir olmayan varlıkların gözleme açık olanlara indirgenmesi koşulunun reddi, gözlemlenemez kuramsal varlıklara varoluşsal taahhütte bulunmayı teşvik etmiştir.
Mantıksal pozitivizm dönemi sonrası bilim felsefesinde gerçekçi eğilimler filozoflar arasında artış göstermiş, bilimin başarısını gerçeklikle olan bağı aracılığıyla açıklamaya olan ilgi artmıştır. J.J.C. Smart, araçsalcı yaklaşımların, teorilerin doğru ve öngördükleri gözlemlenemeyen varlıklar gerçek olması halinde sağladıkları açıklama gücüne ulaşamadığını ve söz konusu başarıları kozmik bir rastlantıya bağlamak durumunda olduklarını iddia etmiştir. Gerçekçiliğin açıklamasız ve rastlantısal olarak bıraktıkları araçsalcılığa nazaran daha az olduğundan ilkini ikinciye tercih etmek akla yatkın sayılmalıdır.
Smart’ın makullüğe dayalı argümanıyla paralel bir sonucu G. Maxwell önsel olasılığa dayalı bir çerçeveden savunmuştur. O, gerçekçiliğin önsel olasılığının araçsalcılığa göre yüksek olduğunu ileri sürmüş ve bunu gerçekçiliğin olguları diğer teorilere kıyasla çok daha iyi açıklıyor oluşuna dayandırmıştır. Maxwell bilimin başarısına yönelik aday hipotezler olan gerçekçilik ile araçsalcılık birer tekil hipotez olduğu için, yani teori seçimi sonsuz tekrara düşmeyen tekilleştirici durumlar olduğu için buna yönelmiştir. Maxwell’e göre olasılığın gerçek değeri arka plan bilgisi tükendiğinde sezgi, tahmin veya başka kanıtsal olmayan yollarla belirlenir, ancak bu pratik tahmin süreci olasılığın nesnel doğasını değiştirmez. Bu yöntemler öznellik içerse de Maxwell olasılıkların nesnel önsel değerleri yitirmediğini düşünür.
Tartışmanın başka bir boyutu da elektronlar gibi gözlem dışı varlıkların gözleme açık hale gelebileceği haller hakkındadır. Putnam’a göre teori oluşum süreci sadece gözlemlenebilir varlıklara doğru ilerlemez bilakis teorik iddialar gözlemlenemez varlıklar aracılığıyla güçlendirilerek kimi gözlemsel bulgular açıklığa kavuşturulabilir. O gözlemsel terimin yalnızca gözlemlenebilir şeylere uyarlanabilir ifade olarak tanımlanması halinde ortada gözlem terimi diye bir şeyin kalmayacağını çünkü her türlü terimin ilkece gözlem dışı varlıklara tatbik edilebilir olduğunu savunmaktadır. Putnam bunu Newton’un kırmızı terimini (red corpuscles) ışığı oluşturan akış halindeki parçacıkları ifade etmek için kullanması ve terim algısal nitelikte olduğu halde salt teorik bir terim işlevi görmesiyle örneklendirir. Bu bağlamda renk bir gözlem terimi değil tanecikler arasındaki etkileşime ait bir teorik terimdir.
Bundan başka Putnam pozitivist anlayışa göre gözlemsel sayılmayacak psikolojik yüklemlerin (kızgın, sevgi dolu vb.) kuramsal türde olmadığı buna karşılık kimi gözlemsel terimlerin (uydu gibi) ise kuramsal karakterde olduğunu belirtmiştir. Yani gözlemlenemez olup kuramsal olmayan ve de gözlemlenebilir olup kuramsal olan terimler bulunmaktadır. Bu da gözlem kriterinin kendi başına kuramsal-kuramsal olmayan ayrımını belirleyemeyeceğini düşündürür. Öte yandan kuramsal terimlerin gözlem raporlarında yer alabiliyor olması da ayrımı zayıflatan bir faktördür. “Bahçedeki çiçeklerin fotosentez sayesinde canlandığını gözlemledik.” gibi bir ifadede kuramsal terim olan ‘fotosentez’ bir gözlem raporunda yer almıştır. Oysa hâkim görüş olan mantıksal pozitivizm bilim dili dağarcığındaki mantıksal olmayan ifadeleri gözlemsel ve kuramsal olarak ikiye ayırmakta ve kuramsal terimlerin ilkinde yer alamayıp yalnız ikincisinde yer alabileceğini varsaymaktadır.
O, tüm bunlardan başka mantıksal pozitivistlerin teorilerin anlamına dair tasavvuruna da karşı örnekler sunar. Onların zihninde teoriler ilk başta matematiksel bir sistem gibi sembollerden oluşan anlamını ise yalnız gözlemsel ifadelerle kazanan bir yapıdır. Önce sadece soyut bir çerçeve iken gözlem ifadelerinin eklenmesiyle ampirik içerik kazanır. Gözlemsel-kuramsal ayrımı tam ve kısmi yorumlanmayı doğurur; gözlemsel ifadeler tam bir yoruma sahipken kuramsal olanlar sadece kısmi olarak anlamlıdır. Algısal ifadeler doğrudan eksiksiz olarak yorumlanır ve kuramsal olanlara anlam adeta bunlardan sızarak nüfuz eder. Bu dikotomi kuramsal terimlerin yorumlanması meselesine asli ve zorunlu bir karakter kazandırır. Putnam ise bunun aksini düşünür ve Darwinci evrim teorisi gibi sadece gözlemsel terimlere atıfta bulunan ve başarılı olan teorileri örnek gösterir. Eğer ilkece bu dikotomiden kaçınabilen teoriler varsa ki Darwin’in teorisi buna bir örnek teşkil eder, o halde gözlemsel olmayan terimlerin yorumlanması bağlam duyarlı ve olumsal bir durumdur.
Putnam, nedensel gönderim aracılığıyla kuramlardaki çeşitli değişikliklere rağmen kuramsal varlıkların kararlı şekilde dış dünyaya referans verebilme başarısını sürdürdüğünü savunur. Terk edilmiş kuramlarda bile bu nedensel istikrara rastlanabilir. Örneğin kalorik kuramında bu varsayımsal madde ısıyı aktaran sıcak nesnelerden soğuk nesnelere geçen bir sıvıydı. Bu kuram terk edilmiş olsa da gönderimde bulunduğu ısı aktarımı olgusu korunmuş ve moleküler hareketler aracılığıyla referans verilmiştir. Bu kuramsal varlıkların dünyayla olan ilişkisel bağına vurgu yapan etkili bir argümandır. Her ne kadar Putnam’ın görüşleri zaman içinde farklılaşsa da onun görüşleri bilimsel gerçekçilik tartışmalarında oldukça belirleyici olmuştur.
Smart, Maxwell, Putnam ve onları izleyen başka düşünürlerin ardından bilimsel gerçekçilik bugün bilim felsefesinde ana akım pozisyon konumuna ulaşmıştır. Bu bakımdan muarızları olan ampirik gerçekçilik ve araçsalcılık ile karşılaştırıldığında bilimsel gerçekçilik filozoflar nezdinde en çok kabul gören konum olarak göze çarpmaktadır. Bunu destekleyen istatistiki çalışmaların var olduğu da söylenmelidir. Filozofların felsefi eğilimlerinin saptandığı bir ankete göre profesyonel filozofların yaklaşık %72’si bilimsel gerçekçiliği kabul ediyor ya da ona eğilim gösteriyor. Ancak genel bir gerçekçi çatı içinde bölünmüş farklı yaklaşım ve ekoller vardır. Doğrudan kuramsal varlıkları niceleyen bir akıma ilaveten varlıkların içinde bulunduğu örüntüleri taahhütte bulunup varlıkların doğası hakkında sükût eden yapısal gerçekçilik gibi bir tür de bulunmaktadır. Bunun dışında gerçekçiliğin; hakikati her türlü kanıtın toplandığı, bilimsel soruşturmada ihtiyaç duyulan tüm bilgilerin elde edildiği bir idealize bir vasatta rasyonel onaylanabilirlik ile tarif eden içsel gerçekçilik (internal realism) diye anılan ancak kısmen gerçekçilikten ayrılan bir dalı da bulunmaktadır. Bilimsel gerçekçilik güncel manzarada hem ana tezleri olan kuramsal varlıkların zihin bağımsız varoluşu ve birikimli ilerlemecilik yönünden; hem alt dalları olan çeşitli yaklaşımların temel tezleri bakımından; hem de kendisine muhalif olan ana görüşlerle olan rekabeti açısından günümüz felsefe tartışmalarının merkezinde yer almaktadır.