Kemalist Düşünce Dergisi

Yazan: Tej Gonza, Rachel Bachmann & David Ellerman

Çeviren: Enver Mete

Çevirmen Notu

İki gün önce sosyal medyada gördüğüm bir paylaşım beni uzun uzun düşünmeye sevk etti. Paylaşımda bir vatandaş “Yarın bir gün bir savaş çıksa ben savaşmam, kaçarım” diyordu. Sonra gerekçesini şöyle açıklıyordu: “Yani ben ev sahiplerinin evini korumak için, arsa sahiplerinin arsalarını korumak için ölemem. Benim bu ülkede bir avuç dahi toprağım yok, hiçbir şeyim yok.” Mithat Cemal Kuntay’ın klasik eseri Üç İstanbul’daki ünlü nutukta “üstünde ölüp altında gömülecek kadar toprak” ifadeleriyle betimlenen memleket ile bu konuşmadaki ülke, herhalde birbirlerini yakından tanıyor olmalı.

Mülksüzlük ortalama bir vatandaşı, ama özellikle de gençleri tanımlayan özellik haline geldi. Ancak kafamızı biraz yukarı kaldırdığımızda işler değişiveriyor. Türkiye, UBS’nin araştırmasına göre, yılda yeni dolar milyonerleri çıkarma hızında %6,4 ile 2. sırada [*]. Buna karşın, en zengin %10, toplam servetin %68’ine sahip ve en üst gelir dilimi ile en alt gelir dilimi arasındaki uçurum geçtiğimiz on yıllık bir bazda %8,05’lik bir artış göstermiş bulunmakta [**]. Buna benzer verileri saatlerce yazabiliriz elbette. Ancak saatlerimizi vermeye daha layık bir eylem varsa, o da bu soruna bir çözüm yolu tasarlamaktır. Neyse ki bu konuda yalnızlık çekmiyoruz. Dünyanın geri kalanında da en az Türkiye’deki kadar kuvvetli olan bu mülkiyet gerilemesine karşı siyasi yelpazenin birçok noktasından ses yükseltiliyor. Bu seslerden biri, birazdan okuyacağınız makalenin yazarlarından Tej Gonza’nın başkanlığını yaptığı İktisadi Demokrasi Enstitüsü. Örneğin, yürüttükleri “10-30 Vizyonu” Slovenya’da 2030 yılına kadar tüm özel sektör çalışanlarının %10’unu çalıştıkları firmaların ortağı haline getirmeyi hedefleyen bir inisiyatif.

Bu makalede ise yazarlar Tej Gonza, Rachel Bachmann ve David Ellerman, bugün yaşadığımız bu mülksüzleşme krizinin tarihsel köklerini Alexis de Tocqueville’in 1837’de yarım bıraktığı Düşkünlük [***] Üzerine İkinci İnceleme adlı eserinde arıyorlar. Toprağından kopan köylünün fabrikada mülksüz bir işçiye dönüştüğü bu dönemde Tocqueville, yükselen “sanayi aristokrasisi” karşısında demokrasiyi korumanın tek yolunun “işçiye, küçük çiftçinin mülkiyet alışkanlığını kazandırmak” olduğunu görmüş, ancak bunu sanayiye nasıl uyarlayacağını çözememişti.

​Yazarlara göre Tocqueville’in iki asır önce aradığı o kayıp halka, bugün ABD, İngiltere, Kanada ve son olarak Slovenya’da yasalaşan Çalışan Hisse Sahipliği Planı (ESOP) ile nihayet bulunmuş durumda. İşçilerin kendi ceplerinden tek kuruş çıkarmasına gerek kalmadan, bir kaldıraç mekanizması sayesinde çalıştıkları firmanın ortağı haline geldikleri bu model, servet eşitsizliğini vergilerle kısıtlamaya çalışan klasik ‘yeniden dağıtım’ politikalarının ötesine geçerek, mülkiyeti bizzat üretim kaynağında dönüştüren bir ‘ön-dağıtım’ (predistribution) alternatifi sunuyor. Daha fazla spoiler vermeden bu yazıyı çevirmemize izin verdikleri için yazarlara teşekkür ediyor, sizlere de iyi okumalar diliyorum.

Enver Mete, Ankara.

Giriş

Alexis de Tocqueville’in 1837 tarihli tamamlanmamış eseri Düşkünlük Üzerine İkinci İnceleme [1] bugünle şaşırtıcı bir bağa sahiptir. 1835 tarihli Yoksulluk Üzerine Birinci İnceleme’de [2] olduğu gibi Tocqueville, yoksulluğun ve kamu yardımlarının (günümüz ifadesiyle “evrensel temel gelir”in) insanı edilgen hale getiren etkilerine odaklanmıştır. Birinci İnceleme’de önceliği tarımdı. Bu eserde, tarım aristokrasisinin miras yoluyla desteklediği büyük tarımsal mülklerin karşısına küçük çiftlik mülkiyetinin erdemlerini ve verimliliğini yerleştiriyordu. Tocqueville, çağımızın en büyük kalkınma vakalarından birinin, 1989 civarında Çin’deki kollektif çiftliklerin, yerel mülkiyete dayalı küçük çiftliklerden oluşan “hane halkı sorumluluk sistemi” ile değiştirilmesini öngören toprak reformuyla başladığını öğrense herhalde çok sevinirdi [3].

Tocqueville, 1831’deki ziyaretinin sonucunda ortaya çıkan klasiği Amerika’da Demokrasi’de sanayi aristokrasisi konusunda (tarımın aksine) halihazırda tetikteydi:

“Geçmiş çağların toprak aristokrasisi, ya kanunlarca ya da geleneklere göre kendini, hizmetkarlarının yardımına koşmak ve sıkıntılarını gidermekle yükümlü sayardı. Oysa çağımızın imalat aristokrasisi, kendisine hizmet eden insanları önce yoksullaştırıp alçaltmakta, ardından da onları toplumun hayırseverliğine terk etmektedir. Bu, daha önce söylenenlerin doğal bir sonucudur. İşçi ile efendi arasında sıkı ilişkiler vardır, ancak gerçek bir ortaklıktan söz edilemez.”

Genel olarak, gözlerimizin önünde büyümekte olan imalat aristokrasisinin dünyada şimdiye dek var olmuş en acımasız aristokrasilerden biri olduğu kanısını taşıyorum. Ancak aynı zamanda kapsamı en dar ve en az tehlikeli olanıdır. Yine de demokrasi dostları, gözlerini endişeyle bu yöne çevirmelidir; zira kalıcı bir eşitsizlik ve aristokrasi dünyaya bir kez daha nüfuz edecekse, bunun hangi kanaldan gireceği öngörülebilir [4].

Bugün OECD tarafından raporlandığı üzere, dünya çapında işletme sahipliğinin giderek yoğunlaşmasına [5], bunun sonucunda sermaye geliri ve kazancındaki eşitsizliğin derinleşmesine ve sanayi kodamanlarının siyaset üzerindeki endişe verici nüfuzuna tanıklık ediyoruz [6]. Dolayısıyla, görünüşte “kalıcı bir eşitsizlik ve aristokrasinin” dünyaya gerçekten de nüfuz ettiğini söylemek herhalde abartı olmayacaktır.

Düşkünlük Üzerine İkinci İnceleme’de Tocqueville, sanayinin yeni ortaya çıkan sorunlarına yönelmiş ve aynı politikaların sanayiye nasıl uygulanabileceğini sorgulamıştır:

Temel ilkeler yeterince açıktır: Tarımda olduğu gibi sanayide de işçi sınıflarının, düşkünlüğün getirdiği olumsuzluklara yenik düşmemeleri için mülkiyette bir pay sahibi olmaları gerekir ve onların durumlarını iyileştirmek için alınacak her türlü önlem, devletin daha fazla güçlenmesine ve merkezileşmesine katkıda bulunmamalıdır [7].

Tocqueville, tarım arazilerinin bölünmesi yoluyla çiftçilere mülkiyet kazandırılmasını önermiş, ancak bunun sanayiye de uygulanamayacağını fark ederek orada aynı sonuçların nasıl elde edilebileceğine dair düşüncelerini tetiklemiştir:

Kanaatimce çözülmesi gereken sorunun özü şudur: İşçiye küçük çiftçinin ruhunu ve mülk sahibi olma alışkanlığını kazandırmanın bir yolunu bulmak [1].

Bir toprak parçasına ve kendi evine sahip olma şeklindeki toplumsal hedef, kişinin kendi işyerinin bir parçasına sahip olmasını da kapsayacak şekilde nasıl genişletilebilir? Bu fikir, tarımdan ziyade sanayiye dayalı bir ekonomiye nasıl uygulanabilir?

Çalışan mülkiyetini artırmanın yollarından biri, günümüzde Çalışan Hisse Satın Alma Planı (Employee Stock Purchase Plan/ESPP) olarak adlandırılan, çalışanların ikramiyeleri veya maaş kesintileri yoluyla -bazen şirketin de benzer katkılarıyla- kendi şirketlerinden hisse satın aldıkları yöntemdi. Tocqueville de bu doğrultuda düşünmüş ve işçilere yönelik tasarruf bankalarının faydalı olabileceğini ummuştu. Ancak o, kendi döneminde bu yaklaşımın bugün de geçerliliğini koruduğu üzere yalnızca mütevazı sonuçlar doğuracağını doğru bir şekilde öngörmüştü.

El yazması, sorunu çözüme kavuşturmadan sona erer. Tocqueville’in bu ikinci incelemeyi yayımlamayı ve hatta tamamlamayı dahi reddetmesi gayet anlaşılırdır. Belki de endüstriyel düşkünlük sorunu ona içinden çıkılmaz gibi görünmüştü. [7 s. 11]

20. Yüzyıl Amerika’sında Neo-Cumhuriyetçi Devrim: Çalışan Hisse Sahipliği Planları

Ancak bugün işler değişti. 20. yüzyılın ortalarında, hisseleri satın almak için kredi çekilen ve daha sonra bu borcun şirketin gelecekteki nakit akışıyla ödendiği kaldıraçlı satın alımları (leveraged buy-outs/LBO) görmeye başladık. İşlem birkaç kilit çalışanın yararına yapıldığında ise buna kaldıraçlı yönetim satın alımı (management buy-out/MBO) diyoruz.

San Franciscolu bir avukat olan Louis Kelso, esasen aynı fikri ama bu sefer sürecin sonunda yararlanıcıların faaliyet gösteren şirketin çalışanları olduğu şekliyle uygulama düşüncesini ortaya attı [8], [9]. Çalışan mülkiyeti inşa etmenin bu yeni biçimi, 1970’lerin ortalarında Amerika Birleşik Devletleri’nde Çalışan Hisse Sahipliği Planı (Employee Stock Ownership Plan/ESOP) adı altında vergi avantajlarıyla birlikte yasalaştı.

Bu modelde, çalışan hisselerini tutmak üzere bu özel amaca mahsus bir ESOP fonu kurulur. ESOP, mevcut sahiplerden belirli bir yüzdede hisse satın almak için faaliyet gösteren şirketin kredibilitesiyle teminatlandırılan bir kredi çeker. Ancak hisselerin bedeli, maaş kesintileriyle değil, krediyi kapatmak üzere şirketin gelecekteki gelirlerinden ESOP’a yapılan vergi avantajlı katkı paylarıyla ödenir. Bu durum, bir LBO’da borcu ödemek için şirket kârlarının kullanılmasına benzerdir. Kredi ödendikçe hisseler ESOP içindeki bireysel sermaye hesaplarında çalışanlara tahsis edilir ki bu da onu dolaylı bir çalışan mülkiyeti örneği haline getirir. Çalışanlar hisselerini satamaz, devredemez, miras bırakamaz veya ipotek edemezler. Çalışan emekli olduğunda veya işten ayrıldığında ise bu hisseler nihayetinde ESOP tarafından geri satın alınır ve mevcut çalışanlara yeniden tahsis edilir.

Birleşik Krallık, emekli olan şirket sahiplerini şirketlerini çalışanlarına satmaya teşvik etmek amacıyla 2014 yılında Çalışan Mülkiyeti Fonu (Employee Ownership Trust/EOT) yasasını çıkararak bu yolu izledi. Bu işlemler satıcı ve/veya banka tarafından finanse edilebilmekte ve cazip vergi teşvikleriyle birleştiğinde, emekli olan şirket sahipleri için tercih edilen bir çıkış stratejisi haline gelmektedir. Kanada, 2024 yılında benzer EOT mevzuatını vergi teşvikleriyle birlikte yürürlüğe koydu ve bunlar 2026 yılında kalıcı hale getirildi. Hem Birleşik Krallık hem de Kanada, hükümetlerinin vergi gelirlerindeki kısa vadeli kayıpların, köklü ve kârlı şirketleri kendi toplulukları içinde tutmanın ekonomiye sağladığı uzun vadeli kazanımlarla dengelendiğini fark etti. Son yıllarda Japonya, Avustralya, İrlanda ve birçok Avrupa ülkesi dahil olmak üzere dünya çapında artan sayıda ülke, çalışanların şirketlerini satın almalarına yönelik benzer bir modeli hayata geçirmekle ilgilenmektedir. 2025 yılında Danimarka ve Slovenya, her iki ülkede de EOT veya ESOP modellerinin ulusal versiyonlarını uyarlamak üzere yasal girişimler başlattı. Slovenya’daki düzenleme Ekim 2025’te yasalaştı.

Özel mülkiyete dayalı bir piyasa ekonomisinde geniş çapta benimsenen çalışan mülkiyetinin olumlu sosyal ve ekonomik sonuçlarını henüz yeni yeni anlamaya başlıyoruz. Düzinelerce ampirik çalışma, yaygın algının aksine, çalışanların sahip olduğu şirketlerin daha üretken [10] ve ekonomik daralma dönemlerinde daha dirençli olduğunu kanıtlamaktadır [11]. İşletme mülkiyetini çalışanlarla paylaşmak, çalışanların kendi topluluklarına ve kamu hizmetlerine daha fazla dahil olmasıyla birlikte çok sayıda olumlu yayılma (spillover) etkisi de yaratmaktadır [12]. Ek olarak, çalışan-sahipler arasında cinsiyete ve ırka dayalı servet farkları hâlâ var olsa da, bunlar genel nüfusa kıyasla çok daha az belirgindir.

Birleşik Krallık’ta ABD’nin aksine EOT modelinde çalışanlar özsermayeye (equity) doğrudan erişemezler ve bu nedenle çalışma süreleri boyunca şirketin büyümesinden faydalanamazlar. Yalnızca kâr paylaşımına dayalı bir model olduğu için, çalışanlar fondaki söz hakları aracılığıyla şirketi büyütmek için gereken uzun vadeli yatırımlar yerine temettülerden kısa vadeli ödemeler almayı tercih edebilirler. Kanada modeli esnektir ve ABD’deki gibi bireysel sermaye hesaplarının açılmasına olanak tanır. Ancak işlem sayısı henüz emekli olan şirket sahiplerinin özsermayeyi mi yoksa sadece kârı mı paylaşmayı tercih edeceği konusunda bir sonuca varmak için çok düşüktür. Slovenya modeli ise ABD deneyimini takip ederek sermaye yapısını, işçilerin sermaye kazançları üzerinde hak sahibi olacağı şekilde tanımlanmıştır.

2025 sonu itibarıyla küresel ölçekte sadece birkaç ülkenin bu tür bir servet yeniden dağıtımını teşvik etmek adına yasa çıkardığı göz önüne alındığında, bu tür girişimlerin ana akım haline gelmesi henüz oldukça uzaktır. Yine de, iki yıllık bir zaman dilimi içinde üç ülkenin bu tür yasaları yürürlüğe koyması, Tocqueville’in teorik çerçevesinin yeniden canlandığını göstermekte ve demokratik katılım ile ekonomik eşitliğe dair argümanlarının çağdaş siyasal söylemde yeniden dikkate alındığına işaret etmektedir.

Politik Değerlendirmeler

Amerika Birleşik Devletleri’nde ESOP’lara verilen destek, dikkat çekici bir şekilde iki partinin de uzun bir süredir uzlaştığı nadir konulardan biri olmuştur. Siyasi yelpazenin sağ tarafında Kelso, ünlü sözünde kapitalizmin tek sorununun yeterince kapitalist olmaması olduğunu söylemiştir. Solda ise ESOP’lar, Roosevelt’in Yeni Düzen’i (New Deal) ile başlayan sosyal haklar paketini tamamlayacak şekilde çalışanlara yönelik ek bir kazanım olarak görülmüştür.

Avrupa’da ESOP’lara ve genel olarak çalışan mülkiyetine yaklaşım daha karmaşıktır. 19. yüzyılda Kooperatif Hareketi, İşçi Hareketi’nin içinden doğmuş ve nihai hedef, Kooperatifler Topluluğu (Cooperative Commonwealth) içinde işçi kooperatifleri lehine ücretli emeği ortadan kaldırmak olarak görülmüştü [13]. Ancak 20. yüzyılda İşçi Hareketi, kendisini mülkiyet lehine ücret ilişkisini ortadan kaldırmaya değil, ücret ilişkisi içinde işverenlere karşı çalışanlar adına toplu pazarlık yapmaya adayan Sendikal Hareket’e dönüşmüştür. İşçi Hareketi’nin Sendikal Hareket’e bu dönüşümü göz önüne alındığında günümüz sendikalarının çoğu, çalışan mülkiyetini, şirketleri işçiler ve işverenler olarak ikiye bölen kendi dünya görüşlerine uygun bulmamaktadır. Örneğin, İsveç Avrupa’daki en yüksek sendikalaşma oranına (%95) sahiptir, ancak ana sendika olan LO işçi mülkiyeti üzerine neredeyse hiç kafa yormamıştır [14]. Bu durum, İsveç’te çalışan mülkiyetine yönelik hareketi önemli ölçüde yavaşlatmıştır [15].

İskandinav ülkelerindeki yüksek sendikalaşma oranlarıyla ittifak halinde olan bir diğer unsur da “beşikten mezara” refah sistemini destekleyen sosyal demokrat hükümetlerdir. Buradaki fikir, hükümetin işçi sınıfı için pek çok iyi şey yapması ve karşılığında yeniden seçilerek ödüllendirilmesidir. Tocqueville kendi döneminde bu tür hükümet programlarına sert bir şekilde karşı çıkmıştı. Yine de Tocqueville, o zamanın ve günümüzün ekonomik aristokrasisinin emek karşıtı kategorisine pek uymuyordu. Nitekim kendisi, çalışan mülkiyetini “işçilerin endüstriyel birlikleri” biçiminde öngörmüştü:

“Yine de, çok sayıda sanayi kolunun bu şekilde yönetilebileceği bir zamanın yaklaştığına inanma eğilimindeyim. İşçilerimiz daha geniş bilgi edindikçe ve dürüst ve barışçıl hedefler için bir araya gelme sanatı aramızda ilerleme kaydettikçe; siyaset de, bu endüstriyel birliklere burnunu sokmadığında ve hedefleri konusunda içini rahatlatan hükümet onlardan iyi niyetini ve desteğini esirgemediğinde, bunların çoğaldığını ve geliştiğini göreceğiz. Bizimki gibi demokratik çağlarda, her türlü birliğin yavaş yavaş birkaç güçlü kişinin buyurgan hareketlerinin yerini alması gerektiğini düşünüyorum.  Dolayısıyla işçilerin endüstriyel birlikleri düşüncesi bana verimli olmaya aday bir fikir gibi geliyor. Ancak henüz tam olarak olgunlaştığını düşünmüyorum.” [1]

Tocqueville nasıl olur da bir yandan çalışan mülkiyetinden yana olup aynı zamanda “insanlar için iyi şeyler yapma” şeklinde vücut bulan sosyal demokrat refah ve çalışma politikalarına karşı çıkabilirdi? Cevap, klasik liberalizmin temel ilkelerinden birinde yatmaktadır. Devletin gücü hakkında oldukça farklı iki tutum söz konusudur:

John Dewey, bu demokratik klasik-liberal bakış açısını harika bir şekilde ifade etmiştir:

“Başkalarına yapılabilecek en iyi yardım, mümkün olduğunca dolaylı olandır ve onların kendi başlarına kendilerine yardım edebilmelerini sağlayacak şekilde yaşam koşullarında ve genel geçim düzeyinde yapılan değişikliklerden ibarettir.” [17].

Üretimin örgütlenmesiyle ilgili sorunlara gelindiğinde, 19. yüzyıl liberalizminin en tipik temsilcisi olan John Stuart Mill bu konuyu çok iyi ifade etmişti.

“Bununla birlikte, insanlık gelişmeye devam edecekse günün sonunda hâkim olması muhtemel ortaklık biçimi, şef konumundaki bir kapitalist ile yönetimde hiçbir söz hakkı olmayan işçiler arasında var olabilecek olan değil; bizzat emekçilerin kendi aralarında eşitlik temelinde kurdukları, faaliyetlerini yürüttükleri, sermayeye ortaklaşa sahip oldukları ve kendileri tarafından seçilen ve görevden alınabilen yöneticiler altında çalıştıkları ortaklıktır.” [18].

Bu gelenek, 20. yüzyılın liberal-ilerici ikonlarından biri olan Yargıç Louis Brandeis tarafından sürdürülmüştür:

“Bugünkü medeni dünya, endüstriyel alanda özyönetimin imkânsız olduğuna; monarşik sistem yani efendi ve hizmetkâr sistemi ya da şimdiki daha kibar adlandırmayla işveren ve çalışan sistemi olarak bildiğimiz sisteme bağlı kalmamız gerektiğine inanmaktadır. Siyasi alanda özyönetimin neler başarabileceğini gösterdiğimiz gibi, endüstriyel alanda da aynı çizgiyi izlememiz gerektiğini kanıtlamak bu yüzyıla ve belki de Amerika’ya düşmektedir.” [19].

Hatta bir İngiliz Lordu ve Muhafazakâr Parti (Tory) milletvekili olan Lord Eustace Percy bile II. Dünya Savaşı sonrası yeniden yapılanma döneminde aynı sonuca varmıştır:

“İşte hukukçuya ve devlet adamına şimdiye dek sunulmuş olan, siyasi icat gerektiren en acil meydan okuma budur. Gerçekte serveti üreten ve dağıtan insani birliktelik, yani işçilerin, yöneticilerin, teknisyenlerin ve müdürlerin birlikteliği, yasalar tarafından tanınan bir birliktelik değildir. Yasaların tanıdığı birliktelik -hissedarların, alacaklıların ve müdürlerin birlikteliği- ise tek başına üretim yapma yeteneğinden yoksundur ve yasalar tarafından bu işlevleri yerine getirmeleri de beklenmez. Gerçek birlikteliğe yasal statü kazandırmak ve hayali olandan anlamsız ayrıcalıklarını geri almak zorundayız.” [20]

Bu umutlar, Marx, Lenin ve Rus Devrimi’nin sunduğu Soğuk Savaş’ın ikilemi karşısında bir kenara itildi. 20. yüzyılın büyük bir bölümünde yegâne seçim, özel işverenliği sistemi (“kapitalizm”) ile devlet işverenliği sistemi (“komünizm”) arasındaymış gibi göründü. Bu ikilem Margaret Thatcher’ın “Başka alternatif yok” (There is no alternative /TINA) söylemine yol açtı.

Bugün, komünizmin çöküşü ve (geniş anlamda) siyasi demokrasi ile liberalizmin zaferiyle birlikte 20. yüzyılın o savaşı sona ermiştir. Mill, Dewey, Brandeis ve Percy’nin temsil ettiği liberal düşünce geleneği, günümüzde “yeniden dağıtım”ın (redistribution) aksi olan “ön-dağıtım” (predistribution) [21], [22], [23] olarak adlandırılan anlatıya tam olarak uymaktadır. Yani bu yaklaşım, gelir ve servet dağılımını bizzat kaynağında, firmaların içindeyken değiştirir. Aynı mülkiyet yapısını olduğu gibi bırakıp ardından (ex post) vergilendirme yoluyla yeniden dağıtmaya çalışmaz.

Uzun yıllardan beri ilk kez kuşaklararası hareketlilikte bir düşüş yaşıyoruz. Örneğin, ABD’de 1940 yılında doğan çocukların yüzde 90’ından fazlası ebeveynlerinden daha fazla gelir elde ederken, 1980’lerin ortasında doğan çocukların ebeveynlerinden daha iyi bir yaşam sürme şansı yalnızca yüzde 50’dir. [24]. Mutlak hareketlilikteki düşüşün büyük kısmı, toplam büyüme oranlarındaki yavaşlamadan ziyade ekonomik büyümenin daha eşitsiz dağılımından kaynaklanmaktadır [24].

Aynı zamanda, emekliliğe ayrılan şirket sahiplerinin şirketi satıp yüksek getiri aramak yerine giderek daha fazla bir miras bırakma yolunu seçtikleri ve işletmenin amacının uzun vadeli sürdürülebilirliğini destekleyen modeller aradıkları bir kültürel dönüşüme de tanık oluyoruz [25].

Buna paralel olarak, kamu ve özel finans kurumları çalışanların firmalarını satın almalarını finanse etmeye hazırdır [26]. Zira araştırmalar, çalışanlarının sahip olduğu firmaların özel emsallerinden daha üretken ve dirençli olduğunu ortaya koymaya başlamış ve hükümetler de ekonomik egemenliği korumaya yönelmiştir [27].

Tocqueville’in, hükümetin işçilere “fabrikanın mülkiyetinde bir pay” vererek bireylerin kendini geliştirme kapasitesini kolaylaştırdığı işçi mülkiyeti yoluyla klasik liberal ilkeleri uygulama savunusu, kendi tarihsel bağlamı için henüz erkendi. Yine de Tocqueville’in gözlemlerinin çoğu şaşırtıcı bir biçimde ileri görüşlüdür ve çağdaş söylemde de aynı geçerlilikle dile getirilebilir. Ortalama bir işçinin şirket yönetimi karşısındaki göreli konumu, yaklaşık iki yüzyıl boyunca büyük ölçüde değişmeden kalmıştır.

Tüm işaretler, “işçiye… mülkiyet ruhu ve alışkanlığını kazandırma araçlarını” sağlayan yenilikçi mekanizmalara [28] halihazırda sahip olduğumuz veya bunların hayata geçirilişine tanık olduğumuz bir dönemde, hükümetlerde, kurumlarda ve girişimcilerde düşüncenin gittikçe yenilendiğini göstermektedir.

Tocqueville’in fikirlerinin vakti nihayet gelmiş olabilir mi?

Bu makalenin İngilizce orijinali, 1 Ekim 2026 tarihinde Review of Political Economy dergisinde “Employee Ownership: Tocqueville’s Idea Whose Time may Have Come” başlığıyla yayımlanmıştır. Söz konusu metne https://doi.org/10.1080/09538259.2026.2737839 bağlantısı üzerinden erişebilirsiniz.

Çevirmen Dipnotları

[*] UBS, “Global Wealth Report 2026.” Accessed: Oct. 18, 2026. [Çevrimiçi]. Erişim: https://www.ubs.com/global/en/wealthmanagement/insights/global-wealth-report.html⁠

[**] World Inequality Lab, World Inequality Report 2026. 2026. [Çevrimiçi]. Erişim: https://wir2026.wid.world/⁠

[***] “Pauperism” ifadesi için uygun karşılığı “düşkünlük” olarak düşündüm. Zira orijinal sözcük yoksulluğun, kişinin tam anlamıyla başkalarının yardımına bağımlı olduğu çok daha derin bir şeklini ifade ediyor.

Kaynakça

[1] A. de Tocqueville, Alexis de Tocqueville: Second Memoir on Pauperism, Çev. N. Psarros, ResearchGate, 2016. [Çevrimiçi]. Erişim: https://www.researchgate.net/publication/307593573_Alexis_de_Tocqueville_Second_Memoir_on_Pauperism

[2] A. de Tocqueville, Alexis de Tocqueville’s [First] Memoir on Pauperism, Çev. S. Drescher, London, UK: Civitas, 1997.

[3] J. Y. Lin, F. Cai, and Z. Li, The China Miracle: Development Strategy and Economic Reform. Hong Kong: Chinese University Press, 1996.

[4] A. de Tocqueville, Democracy in America Vol. I & II, Çev. H. Reeve, New York, NY, USA: Bantam Classic, 2002.

[5] A. Medina, A. de la Cruz, and Y. Tang, “Corporate Ownership and Concentration,” OECD Publishing, Paris, France, OECD Corporate Governance Working Papers, No. 27, 2022.

[6] D. Hourani and S. Perret, “Taxing Capital Gains: Country Experiences and Challenges,” OECD Publishing, Paris, France, OECD Taxation Working Papers, No. 72, 2025.

[7] G. Himmelfarb, “Introduction,” in Alexis de Tocqueville’s Memoir on Pauperism, London, UK: Civitas, 1997, pp. 1–16.

[8] L. Kelso and P. Hetter, How to Turn Eighty Million Workers into Capitalists on Borrowed Money. New York, NY, USA: Random House, 1967.

[9] L. Kelso and P. H. Kelso, Democracy and Economic Power: Extending the ESOP Revolution. Cambridge, MA, USA: Ballinger Publishing, 1986.

[10] E. O’Boyle, P. Patel, and E. Gonzalez-Mulé, “Employee Ownership and Firm Performance: A Meta-Analysis,” Human Resource Management Journal, vol. 26, no. 4, pp. 425–448, 2016.

[11] The Employee Ownership Foundation, Employee-owned Firms in the COVID-19 Pandemic: How Majority-Owned ESOP & Other Companies Have Responded to the Covid-19 Health and Economic Crises. Washington, DC, USA: The Employee Ownership Foundation and Rutgers School of Management and Labor Relations, 2020. [Çevrimiçi]. Erişim: https://assets-eof.s3.us-east-2.amazonaws.com/assets/public/2020-10/EOF_COVID_2020.pdf

[12] D. Kruse, “Does employee ownership improve performance?,” IZA World of Labor, no. 311, 2022.

[13] A. Gourevitch, From Slavery to the Cooperative Commonwealth: Labor and Republican Liberty in the Nineteenth Century. New York, NY, USA: Cambridge University Press, 2015.

[14] P. Witkowsky, Yönetmen, Can We Do It Ourselves?. Sweden: Friatidningar, 2015. [Çevrimiçi Video]. Erişim: https://www.youtube.com/watch?v=ZfaFriFAzlk&ab_channel=Friatidningar

[15] P. Witkowsky, Vi Kan Styra Oss Själva: En Bok Om Ekonomisk Demokrati. Stockholm, Sweden: Atlas, 2024.

[16] D. Ellerman, Helping People Help Themselves: From the World Bank to an Alternative Philosophy of Development Assistance. Ann Arbor, MI, USA: University of Michigan Press, 2005.

[17] J. Dewey and J. Tufts, Ethics. New York, NY, USA: Henry Holt, 1908.

[18] J. S. Mill, Principles of Political Economy. Harmondsworth, UK: Penguin Books, 1970.

[19] L. D. Brandeis, The Curse of Bigness. New York, NY, USA: Viking, 1934.

[20] E. Percy, The Unknown State: 16th Riddell Memorial Lectures. London, UK: Oxford University Press, 1944.

[21] A. Bozio, B. Garbinti, J. Goupille-Lebret, M. Guillot, and T. Piketty, “Predistribution Versus Redistribution: Evidence from France and the United States,” American Economic Journal: Applied Economics, vol. 16, no. 2, pp. 31–65, 2024.

[22] J. Hacker, “The Institutional Foundations of Middle-Class Democracy,” in Priorities for a New Political Economy: Memos to the Left, Policy Network, 2011. [Çevrimiçi]. Erişim: https://www.jacobhacker.com/assets/hacker_pn.pdf

[23] A. Thomas, Republic of Equals: Predistribution and Property-Owning Democracy. Oxford, UK: Oxford University Press, 2017.

[24] R. Chetty, D. Grusky, M. Hell, N. Hendren, R. Manduca, and J. Narang, “The Fading American Dream: Trends in Absolute Income Mobility Since 1940,” Science, vol. 356, no. 6336, pp. 398–406, 2017.

[25] H. M. Hachigian, “Alternative Organizations as Systems Hijacking: The Commercial Trust as a Thought Experiment,” Business & Society, vol. 63, no. 4, pp. 920–953, 2024.

[26] J. Menter, “The Trillion-Dollar Opportunity Hiding in Plain Sight: Why Investors Are Paying Attention to Employee Ownership,” Transform Finance, 2025. [Çevrimiçi]. Erişim: https://www.transformfinance.org/brief-the-trillion-dollar-opportunity-hiding-in-plain-sight-copy

[27] T. Gonza and T. Duverger, “Europe’s Businesses Face a Quiet Takeover as US Investors Capitalise,” Social Europe, May 30, 2025. [Çevrimiçi]. Erişim: https://www.socialeurope.eu/europes-businesses-face-a-quiet-takeover-as-us-investors-capitalise

[28] D. Ellerman, T. Gonza, and G. Berkopec, “European Employee Stock Ownership Plan (ESOP): The Main Structural Features and Pilot Implementation in Slovenia,” SN Business & Economics, vol. 2, no. 12, p. 186, 2022.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir