Kemalist Düşünce Dergisi

“Amerikan halkı, iş adamlarının basiretine oldukça derin, karşılıksız ve duygu dolu bir saygı duyar. Öyle ki, devrimci bir sapma için bu saygıyı ortadan kaldırmak veya yeterince dağıtmak uzun süreli ve acı verici olacaktır”

Thorstein Veblen, Mühendisler ve Fiyat Sistemi, 1921

Kooperatiflerin, Türkiye iktisat tarihine baktığımızda tartışmaların hep bir köşesini işgal ettiğini görürüz. “Sıra iktisadi zaferde” mottosunun benimsendiği günlerde kooperatiflerin, Türk kalkınmasının önemli bir aktörü olması gerektiğine duyulan inanç, sadece Solidarist kanatta değil liberaller arasında dahi kendine yer bulabiliyordu. Ancak Yusuf Akçura’nın tabiri ile “az sermaye kapitalizması” [1], hiçbir zaman ulusal ekonominin kilit bir aktörü olacak seviye ve güce ulaşamadı. Yıllar geçerken kooperatiflerin ihtiyaç duyulma sebebi de değişim geçirdi. Eskiden genellikle Batı’ya yetişme mücadelesinde yaşanan sermaye kıtlığına bir çözüm olarak sunulan kooperatifler, bugün içinde düşülen küresel ve ulusal çaptaki plütokrasi tahakkümüne karşı da bir çözüm olarak masada bulunuyor. Siyasal demokrasi üzerinde hep tartışagelmiş akademi, bugün yazılarında ve sözlerinde iktisadi demokrasiye de yer veriyor. Dahl, Piketty, Rawls gibi önde gelen isimler kooperatif ve/veya ortak yönetim biçimleri üzerine politika önerileri kurdular veya kuruyorlar. [2] Ancak bir problem var. Bahsettiğimiz öneriler, yerleşik iktisadın sac ayaklarını doğrudan hedef alıyor. Böylece “iktisat emperyalizmi” [3] ile “heterodoksi” arasında bir çatışma hali mevcut.

Bu yazıda ise tam olarak bahsettiğimiz bu çatışma halini inceleyeceğiz. Yerleşik iktisadın tezlerine yanıtlar verecek ve hatta karşı tezler üreteceğiz. Yazımızda kooperatiflerin tüketici, kredi ve tarım türlerini bilerek dışarıda bırakacağız. Daha çok hakkında pek konuşulmamış bir alana, sanayi ekonomisine eğilmeyi tercih edeceğiz. Yazının devamında göreceğimiz üzere modern sanayi ekonomisi kendine özgü dinamikleri ile ayrı bir incelemeyi hak eden bir konumdadır. Kooperatifler veya buradaki spesifik adıyla işçi sahipli firmaların bu alanda önemli bir konumu işgal edebileceğini iddia ediyoruz.

Tez 1: “İşçi sahipli firmalar ‘Ufuk Sorunu’ (Horizon Problem) yaşar.”

İşçilerin hisselerin tamamına veya önemli bir kısmına sahip oldukları firmalara karşı ana akımdaki en popüler tepki, işçilerin uzun vadeli yatırım kararları almak yerine kısa vadeli gelir artışını tercih etmeye meyilli olduklarıdır. Bu karşı çıkışın mantığı basittir. Hisselerini istedikleri zaman satıp işi bırakabilecek olan işçiler, bunun farkındalığı altında firmanın uzun vadeli geleceği için yatırımlara onay vermektense kısa vadede kendi kişisel gelirlerini en çoklayıcı yolu seçerler. Böylece firma, kısa sürede bekası için elzem olan faaliyetleri yürütemez hale gelir. Sonuç, işçi sahipli firmanın tabiri caizse “harakiri” yapmasıdır.

İşçilerin kaçınılmaz olarak buna meyilli olması bizce pek mantıklı sayılmaz. Birincisi, işçiler ücretlerinin yanında hisseleri yoluyla da bir gelir elde ederler. Yani firmanın artan geliri onların da artan geliridir. Bu durumda bir işçinin firmasına olan sabotajı kendisine karşı yapılmış bir sabotaj anlamına da gelir. İkincisi, bir işçi adına iş arama ve alım görüşmeleri genellikle uzun ve yorucu bir süreçtir. Üstelik işverenler ile aralarındaki güç ilişkisi kendi aleyhlerinde oldukça asimetriktir. İşçiler için bu rahatsız edici alana dönmek adına bir motivasyondan söz etmek zordur. Unutulmamalıdır ki günümüzde aşina olduğumuz esnek emek piyasası, işçilere rağmen oluşturulmuş bir kurumsal yapıdır. Üçüncüsü ve en önemlisi ufuk sorunu iddiasının tecrübelerle de yalanlanmasıdır. Örneğin, işçi sahipli firmalar adına önemli bir deney sahası olan Yugoslavya’da bunun tam tersi olmuştur. Laura Tyson ve Miladin Korać’ın verilerine göre firmalar, gelirlerinin %25-35’ini inatla yatırıma ayırdılar. [4] Kriz anlarında bile birikimi artırıp kişisel gelir artışını frenlediler. Yapılan çalışmalar Yugoslavya’daki işçi sahipli firmaların sorununun iddianın aksine yatırım eksikliği değil, aşırı yatırım olduğunu gösteriyor. Günümüzde de örneğin Mondragon kooperatiflerindeki ortaklar, firmalarına olan sadakatları ile bilinmektedirler. [5]

Bir karşı sav oluşturmak gerekirse söyleyebiliriz ki işçi sahipli firmalar için ortaya atılan “ufuk sorunu” aksine günümüz kapitalizminde en tepedeki devasa anonim şirketlerin (S&P 500) yapısal bir hastalığı gibi görünmektedir. Finansallaşmanın firma düzeyindeki öğüdü “Hissedar Değerini Maksimize Etme” (MSV) ideolojisi [6], kapitalist firmaları üretimden koparıp finansal mühendisliğe hapsetmiştir. William Lazonick’in verilerine göre, 2003-2012 yılları arasında S&P 500 şirketleri karlarının %54’ünü hisse geri alımlarına, %37’sini ise temettülere harcamıştır. Yani karların sadece %9’u şirketin “ufkuna” (gelecekteki üretimine, ArGe’ye, personel eğitimine) ayrılmıştır. Üstelik, kapitalist firmaların “sahipleri” olan hissedarların ufku, bir işçinin ufkundan çok daha dardır. 1945’te bir hisse senedi ortalama 4 yıl elde tutulurken, bu süre 2000’de 8 aya, 2008’de 2 aya, günümüzde ise yüksek frekanslı işlemlerle saniyelere düşmüştür. [7]

Hissedarların “saniyelerle”, yöneticilerin “çeyreklerle” düşündüğü bu yapıda, asıl yatırım yapmayan, inovasyonu riskli bulup kaçınan ve nakit akışını anında dışarı aktaran (extraction) yapı işçi sahipli firmalar değil, finansallaşmış kapitalist firmalardır. İşçi sahipli firmalardaki işçiler, işlerini ve topluluklarını korumak adına, saniye bazlı düşünen bir hissedardan çok daha sabırlı bir perspektife sahiptir.

Tez 2: “Fiyatlar Artarsa İşçiler Üretimi Kısar” (Ward Paradoksu)

Benjamin Ward’ın İlirya adını verdiği modeline göre, işçi yönetimli firma kapitalist firmalardan farklı olarak kârı değil işçi başına geliri ençoklamaya çalışır. Ürünün fiyatı artarsa, geliri daha az kişiyle bölüşüp kişi başı payı artırmak için işçi çıkarır ve/veya üretimi kısar. Bu, kendi tabiriyle “geriye bükülen arz eğrisi” yaratır. Tez, tam da işler iyi giderken yani ürünlerinin satış fiyatı artarken firmanın küçülme eğilimine gireceğini iddia ettiği için bir paradoks olarak adlandırılmıştır. [8]

Ward’ın sözünü ettiği işçi başına geliri artırma (ençoklamaya değil) prensibi doğrudur ancak vardığı sonuçta birtakım ampirik ve teorik yanlışlar bulunmaktadır. İzah edelim. Öncelikle Ward’ın teorisinde fiyatlar dışsal bir değişkendir. Yani fiyatlar piyasada oluşur ve firmalar buna kendilerine en çok uyan tepkiyi vermeye çalışırlar. Ancak bu sıralama birçok sektörün gerçek dinamiklerini yansıtmamaktadır. Ward’ın hatası, firmaların hepsinin “fiyat alıcı” (price taker) olduğunu ve marjinal maliyete göre hareket ettiğini sanmasıdır. Oysa örneğin modern sanayi firmaları “fiyat yapıcıdır” (price maker). [9] Fiyatları, pazar payı ve talep gibi uyaranlara uygun olarak maliyet-artı fiyatlama (cost-plus pricing) yöntemiyle belirlerler. [10] Bu sebeple imalat sanayinde faaliyet gösteren bir işçi yönetimli firmanın tepkisi de talepten ve pazar payından doğacaktır. Haliyle incelenmesi gereken olgu talep artışı ve azalışına verilen tepkidir.

Öncelikle talep artışını ele alalım. Neoklasik teoride, firmalar büyüdükçe bir noktadan sonra üretimi artırmaktan kaçınırlar çünkü marjinal maliyetleri artar. Ancak firmalar ile yapılan mülakatlardan da anlaşıldığı üzere sektörlerin ezici bir çoğunluğu için marjinal maliyetin azalan olduğu veya sabit kaldığı bilinmektedir. [11] Bu, üretim ölçeği arttıkça birim maliyetin düşmesi anlamına gelir. Bu dinamiği işçi sahipli bir firmaya uyguladığımızda şöyle bir tablo görürüz:

y = g / n

y: işçi başına gelir
g: toplam gelir
n: işçi sayısı

Eğer firmaya yeni bir işçi katılırsa:

y’ = g’ / (n+1) olur

(Kapasite sınırına kadar g’ > g)

Eğer y’ > y ise firma adına işçi almak rasyoneldir. Kısacası istihdam, olası bir talep artışından olumlu bir şekilde etkilenebilir.

Talep düşüşünde ise kapitalist firmalar ile işçi sahipli firmalar arasında bir ayrımı keşfederiz. Öncelikle her iki firma da fiyat kırmaz. Çünkü fiyatlar, daha önce de anlattığımız üzere kısa vadeli dalgalanmalardan bağımsız şekilde belirlenir. Sektörlerin ezici bir çoğunluğunda ürünlerin stoklanabilir olması, bu yolun izlenebilmesini mümkün kılar. Örneğin yakın zamanda ülkemizdeki gıda sektöründe yaşanan talep düşüşü tam da bu sebepten fiyat düşüşü olarak sonuçlanmamıştır.

Fark başka bir noktada ortaya çıkar. Kapitalist bir firma, böyle bir durumda üretimi azaltır ve stoklarını tüketir. Üretimin azalması durumunda bir maliyet kalemi olarak görülen işçiler, işten çıkarmalar ile yüzleşir. Örneğin şu günlerde beyaz eşya sektöründe yaşanan toplu işten çıkarmalarda, dış ve iç talepteki şok, önemli bir yer tutmaktadır. İşçi sahipli bir firmada ise durum çok daha farklı bir seyir izleyecektir. Kriz anında işçilerin işten çıkarılması kolay değildir. Zira işçiler arasındaki dayanışma ve yönetimde söz sahibi olma durumları, kurumsal etkisini gösterir. Firma, işçi sayısını azaltmak yerine şok süresince kişisel gelirleri kısmaya daha çok meyilli olacaktır. Kısacası talep şoklarında kapitalist bir firmada ücretler yapışkan, istihdam azalan bir görüntü çizerken işçi sahipli bir firmada ise kişisel gelirler azalan, istihdam yapışkan bir görüntü çizer.

Tez 3: “Kolektif Girişimcilik İmkansızdır ve İşçi Sahipli Firmalar Piyasada Hayatta Kalamazlar”

Bu tezin, temel dayanağı işçi yönetimli bir firmanın ekonomik hayatta oldukça nadir görülmesidir. Aslında bu tez, tipik bir hayatta kalma yanılgısı (survivorship bias) örneğidir. Tipik bir gözlemci piyasaya bakar ve “Her yer kapitalist firma dolu, demek ki en iyisi bu” diye düşünür. Ancak daha yakından baktığımızda farkın kapitalist firmaların daha iyi koşması değil yarışa daha kolay başlayabilmeleri olduğunu görürüz. Hâkim kanının aksine toplanan veriler sayesinde biliyoruz ki işçi sahipli firmaların medyan ömürleri, birçok ülkede kapitalist olanlardan daha uzundur. Erik Olsen’in resmi veriler ile oluşturduğu kıyaslama ise yazımızda özellikle yer almayı hak etmektedir. Öyle ki Kanadalı işçi sahipli firmaların medyan ömrü, ABDli kapitalist firmaların medyan ömrünün dört katından fazladır! [12] Gelişmekte olan ülkeler bazında baktığımızda ise örneğin Uruguay’da, işçi sahipli firmaların yine medyan ömürde 7’ye 5 oranında üstünlük kurduğunu görebiliriz. O halde sorun, işçi sahipli firmaların kapitalist olanlara kıyasla daha verimsiz olması değildir.

Nadirlik sorunu, başka bir yerde, kuruluş aşamasında yatmaktadır. Bu aşamadaki önde gelen sebeplerden biri sermaye sorunudur. İşçiler genellikle bir firma kurmak için yeterli varlığa sahip değildir ve teminat eksikliği nedeniyle kredi bulmakta da zorlanırlar. Bahse konu olan problem aşılsa bile hem sermayesini hem de emeğini aynı anda tek bir girişime yatıracak bir işçi için her şeyi kaybetme korkusu, girişim isteğini bastırabilecektir. Bu durum, var olan işçi sahipli firmaların neden büyük sermaye gerektiren sektörlerde çok daha nadir olduğunu da açıklar niteliktedir. Nihayet kolektif eylem zorluğu da bir etkendir. Kabul etmek gerekir ki bir kapitalistin bir işçiyi işe alması, işçilerden kurulu bir firmanın oluşturulmasından daha kolaydır. Özetle nadirlik sorunu, performans ve verimlilik eksikliğinden değil, kurulum aşamasındaki engellerden kaynaklanmaktadır.

Kolektif girişimciliğin imkansızlığı tezi ise bilimsel bir dayanaktan ziyade işçilerin yeniliği ve inovasyonu kovalamaktan uzak duracağına dair tutucu bir inançtan ileri gelmektedir. Aslında söz konusu yenilik ekonomisi olduğunda firma boyutunda kalmak fazlasıyla zordur. Zira inovasyon bir ekosistem işidir. Devlet kurumları, bankalar, risk sermayesi… Firmalar bu ekosistemdeki aktörlerden sadece birini oluşturur. Bu sebeple işçi sahipli veya kapitalist bir firmanın yenilik ekonomisine katkısı ekosistem ile kurduğu ilişkide yatar. Bir firmanın ulusal ekonomi bazında “verimli” kabul edilmesi adına maruz kalması gereken kurumsal teşvikler ve kurallar da söz konusu firmanın işçi sahipli ve kapitalist olup olmamasına göre değişkenlik gösterecektir. Örneğin yukarıda bahsettiğimiz üzere sermaye sorunu yaşayan işçi sahipli firmalar için kredinin niteliği [13], kapitalist olanlara göre çok daha fazla önem arz eder. Bu sebeple kapitalist firmalar için hazırlanmış bir ekosistemde işçi sahipli firmaların inovasyondan uzak kalacağını iddia etmek haksızlık olur. Dahası; yakın zamanda bir sayımızda da bahsettiğimiz Huawei deneyimi, işçi sahipli bir firmanın yenilik ekonomisinde yerinin olmadığına dair tezlere karşı tek başına cevap verir niteliktedir. [14] Huawei, her yıl kazancının büyük bölümünü başta ArGe olmak üzere yatırıma ve iyileştirme projelerine yönlendirmektedir ki firma, dünyanın sayılı teknoloji şirketlerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Tekrar mikro düzeyde düşünmeye karar verip firma içi dinamikleri ele aldığımızda ise cevabımızı güçlendiren bazı gerçeklere rastlarız. Bunlardan en önemlisi firmaların içinde de yeniliği yaratanların ve verimliliği kovalayanların başta mühendisler grubu olmak üzere yine işçiler olmasıdır. Veblen’in yıllar önce ortaya koyduğu üzere mühendisler, genel olarak maksimum kâr prensibinin ve yönetilen piyasaların “fiziki verimliliği” engellediğini dahi düşünüyorlardı. [15] Bu durum, işçi sınıfının muhtemel zinde gücü mühendisler ve kapitalist ekonomi (Veblen’in tabiri ile “fiyat sistemi”) arasında daimî bir gerilim yaratmaktaydı. Öyleyse diyebiliriz ki hem makro hem de mikro düzeyde yenilik, zaten kolektif bir süreçtir. Böylece fazlasıyla da işçiler ile ilgilidir.

Sonuç Yerine

Yukarıda değindiğimiz üzere modern kapitalist ekonomilerdeki sektörler, yönetenlerin piyasası ve piyasanın yönettikleri olmak üzere iki ana parçadan oluşur. Sanayi sektörleri ise ezici bir çoğunluğuyla ilk parçaya dahildir. Bu sebeple “Telekomünikasyonda Reform Bir Zorunluluktur” adlı yazımızda doğal tekeller için önerdiğimiz işçi + kamu yönetimli kurum (kamu-toplumsallaşma) planını, işçi sahipli firmalar olarak bu sefer sanayi sektörüne adapte etmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Bu adaptasyon sürecinin firmalar ayağında kurulacak çeşitli kamu girişimlerinde pilot uygulamalar şeklinde hayata geçirilebilineceğini, olumlu geri dönüşler edinilmesi halinde ise alınan derslerle birlikte özel işletmelerin de aşamalar halinde toplumsallaştırılmasını öngören planlara doğru genişletilebileceğini düşünmekteyiz. Gerek içeride plütokrasi tahakkümünü bertaraf edebilmek gerekse dışarıda ulusal bazda iktisadi kuvvetin güçlendirilmesini sağlayabilmek adına en yararlı yolun işçi sahipli firmaların gündeme alınmasından geçtiğini iddia ediyoruz. Bu hedeflerin ise yazı boyunca incelediğimiz üzere ancak yerleşik iktisat kuramlarını aşarak ve post-keynesyen ekole dayanarak tasarlanıp yürütülebileceğini ileri sürmekteyiz.

Dipnotlar

[1] “(…) Biz bu mutlakiyete tamamen müemmen değilsek de kooperatiflerin bir nevi az sermaye kapitalizması ihdas edip, mahdut büyük sermayedarlara karşı hayli muvaffakiyetle rekabete girişebilen bir vasıta-i içtimai olduğuna kailiz.”

Yusuf Akçura, İktisat, Türk Yurdu, yıl 6, c. 12, S. 12, s. 179-181. Aktaran: Zafer Toprak, Milli İktisat-Milli Burjuvazi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, s. 214.

[2] Sırasıyla Robert A. Dahl, A Preface to Economic Democracy, University of California Press. Thomas Piketty, Capital and Ideology, Belknap Press. John Rawls, Justice as Fairness: A Restatement.

[3] İktisat emperyalizmi (economics imperialism), iktisat bilimi içerisinde dogmatik ve dışlayıcı bulunan ana akımı eleştirmek adına özellikle Çinli akademisyenlerin kullanmayı tercih ettiği bir adlandırmadır. Örtüşen bir kanıya sahip olarak biz de bu adlandırmayı kullanmayı uygun bulduk. Bir örnek için bknz. Roland Boer, Socialism with Chinese Characteristics: A Guide for Foreigners, s 119-120, Springer.

[4] Her ne kadar Yugoslavya’nın 1980’lerde derin bir ekonomik krize girmesi, toplumsal mülkiyet ve özyönetim sisteminin kökten bir eleştirisine zemin hazırlamışsa da krizin kronik dış borç, merkez bankasının zayıflığı ve bölgesel otarşik eğilimler gibi birden fazla sorunun bir kesişimini ifade ettiğini söylemek mümkün. Bu sebeple işçi sahipli firmalar söz konusu olduğunda Yugoslavya, olumlu birçok tecrübeyi de barındırmaktadır. M. Grdesic ve M. Zitko, Socialist Economics in Yugoslavia: A Critical History, s 151, Routledge.

[5] Robin Hahnel, İktisadi Adalaet ve Demokrasi, çev: Yavuz Alogan, s. 401-402, Ayrıntı Yayınları.

[6] Mariana Mazzucato, The Value of Everything: Making and Taking in the Global Economy, s. 157, Penguin Books.

[7] a.g.e, s. 155-167.

[8] M. Grdesic ve M. Zitko, a.g.e, s. 137.

[9] Gardiner Means’ten bu yana fiyat-yapıcı fiyat-alıcı ayrımı, başta post-keynesyen olmak üzere heterodoks iktisat okullarında önemli bir yer tutmaktadır. Yazımız boyunca neoklasik fiyat teorilerine kıyasla gerçeğe çok daha yakın olduğunu düşündüğümüz bu yaklaşımı izledik. Bu ayrımın bir incelemesi için bknz. Frederic S. Lee, Post Keynesian Price Theory, s. 59-70. Cambridge University Press.

[10] Alfred S. Eichner, The Megacorp and Oligopoly: Micro Foundations of Macro Dynamics, Cambridge University Press.

[11] Alan Blinder vd., Asking About Prices: A New Approach to Understanding Price Stickiness, Russell Sage Foundation.

[12] Erik K. Olsen, The Relative Survival of Worker Cooperatives and Barriers to Their Creation, April 15, 2013.

[13] İşçi sahipli firmaların çoğunlukta olduğu bir ekonomide sermaye piyasasının yapısı ve banka reformunun içeriği şüphesiz önemli noktalardır. Yazının ana odağından sapmamak adına burada ele alamasak da finansın ve reel sektörün birbirlerinden ayrı düşünülmediğini belirtmek gerekiyor. Alternatif okumalar için bknz. Seth Ackerman, The Forgotten Vision of Market Socialism, The Institute for New Economic Thinking ve Xiaohuan Lan, How China Works, s. 87-122, Palgrave Macmillan.

[14] Toshio Goto, Huawei’s Employee Shareholding Scheme: Who Owns Huawei?, May 31, 2021.

[15] Ed: Ahmet Öncü, Thorstein Veblen Kılavuzu içinde: Ahmet Öncü, İş İdeolojisini Çürütmek, çev: Barış Özçorlu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir