Kemalist Düşünce Dergisi

Amansız bir maceracı, gönülden bir harbiyeli, sürgünleri göze almış bir Jön Türk ve Türklerin tarihte modern anlamda kurmuş olduğu ilk cumhuriyetin ‘söz üstadı olan’ fikir babalarından biri: Kırımlı Yusuf Akçura. Kendisinin mensup olduğu aile o daha bir çocukken Simbir’den Kazan’a göç etmiş ve aile Rus İmparatorluğu’nun o dönem sanayi hamlelerinde yer edinmiştir. Babası fabrikatör Hasan Bey, çuha fabrikası işletmeye başlamıştır. Moskova’dan sonra Kazan aynı şekilde o dönemin Rusya’sı için sanayi atılımlarının gerçekleştiği yerlerden biriydi. Yusuf Akçura ise oldukça hareketli bir dönemin içine doğmuştu. Fakat çok küçük yaşta babasını kaybetmesi, annesinin de kısmi bir felç geçirmesiyle beraber kendisini başka türden hareketli dönüşümlerin olduğu bir yerde buldu: İstanbul.

İstanbul’a geldiğinde yine çocuk yaştaydı ama fikir dünyasının şekillenmeye başladığı zamanlar bu yıllara dayanır. Genç Yusuf, üvey babası Dağıstanlı Osman Bey tarafından oldukça seviliyordu ki Osman Bey de Yusuf’un eğitimi için üzerine titreyen bir figür oldu. Kendisini askerliğe yönlendirdi ve bunu Yusuf’a aşılamayı kendine görev bildi. Çünkü baktığımızda dönemin en iyi okulları Harbiye, Tıbbiye ve Mülkiye olarak bilinmektedir. Dönemin Osmanlı İmparatorluğu da bir atılım peşindeydi. Okullar en büyük göstergesiydi bunun. İstanbul’un elit olarak sayabileceğimiz ya da elit sınıfa geçmek isteyen orta-üst ailelerin çocuklarını belli okullara yönlendirdiğini görmekteyiz. Kuleli Askeri Lisesi’nin ardından 1895 yılında Harp Okulu öğrencisi olan Yusuf’un içinde aynı zamanda bir ateş vardı. Hem geldiği coğrafyanın köklerinden hem de kültürel açıdan taşıdığı aidiyetin devindirici bir güç olarak fikirlerini ve kendisini de şekillendiren bir ateş: Türklük. 

Harbiye yıllarında Yusuf’un belli insanları tanıdığını ve onları derinlemesine okumaya başladığını görürüz. Türkçülük akımının esasen fikri anlamda kurucu babası olan İsmail Gaspıralı onun için büyük bir kırılma noktasıdır. Gaspıralı onun fikir dünyasının şekillenmesindeki en büyük isim olmuştur ki Türkçülük fikrinden etkilenip Gaspıralı’nın söylediklerini ve hatta eylediklerini görmezden gelmek imkansızdır. O dönem nerede Türk’e dair iyi bir şey yapılmaya çalışılıyorsa orada Gaspıralı İsmail Bey’i bir babacan öğretmen olarak görürüz. Çünkü Gaspıralı bir yandan ‘’Dilde, fikirde ve işte birlik’’ derken bir yandan da Rusya’daki Türk topluluklarını ‘’Ceditçilik’’ fikri ile bir arada tutmaya çalışıyor ve bunu hem söz üstadı hem de eylem adamı olarak yapmaya çalışıyordu. Türk tarihinde modern anlamda Ceditçi anlayışı eğitime ve tekniğe ayrı bir önem veren hareket olarak görürüz. Rusya bir şekilde Batı’daki sistemden etkileniyor ve atılımlarını da buna göre yapmaya çalışıyordu. Batı ile bu denli dirsek temasının olması sayesinde Rusya’da yaşayan Türk/Tatar aydınlar da gelişmeleri yakından takip etme şansını elde etmişti. Tercüman’daki bir yazısında Gaspıralı şöyle der: 

‘’Geri kalmışlığımızın tek nedeni cehaletimizdir. Avrupa’da neyin icat edildiğine veya neler olduğuna dair hiçbir fikrimiz yok. Bu izolasyondan kurtulmak için bunları okuyabiliyor olmamız gerekirdi; Avrupa fikirlerini yine Avrupalı kaynaklardan öğrenmeliyiz. İlk ve orta okullarımızın müfredatlarına bu dersleri koymalıyız ki, göz bebeklerimiz yani öğrencilerimiz bu fikirlere ulaşabilsin’’

Gaspıralı’nın yapmaya çalıştıkları, yaptıkları ve hatta yapamayıp kendisinden etkilenenlerin yaptığı şeyler bir fikir bütünü bir fikri geleneği oluşturdu. Dil anlamında sadeleştirme, kültürel açıdan Türklerin bir arada fikir meclislerinde bulunması ve hatta kız çocuklarının eğitimine önem verilmesi gibi bir sürü fikirden doğan eylemin babası olan Gaspıralı, Akçura ve dönemindeki diğer Türkçü aydınları oldukça etkilemiştir. Hatta bu öyle zincirleme bir etkilenme durumudur ki Mustafa Kemal Atatürk’ün de bu fikirleri okuduğunu, benimsediğini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında yapmış olduğu bazı devrimlerin bu fikri kökten esinlendiğini görürüz. Tek fark olarak Atatürk’ün bunu doğal gelişen süreçlerden ziyade herkese rağmen eyleme geçerek yapmasıdır. Rusya’da yaşayan Tatar/Türk aydınları bir şekilde kendi topluluklarını bir şekilde neyin doğru olduğuna dair işlemişlerdi ve seslendikleri halk anlamında oldukça açık bir ortam vardı. Fakat Türkiye’de yeni kurulan Cumhuriyet içinde (bilhassa Anadolu) böyle bir ortam yoktu. Atatürk’ün burada uygulayıcı tarzının ani ve sert olmasının oldukça haklı nedenleri vardı. Namık Kemal’den, Gaspıralı’dan ve nice söz üstadından gelen zincirleme fikirler bütününe bir eylem adamı olarak son şeklini verdi ve Türk devrimi olarak bunu dünyaya tanıttı. Akçura ise sürecin başından sonuna dek olan biteni görmüş ve Atatürk onun gözünde her zaman ‘Türk milliyetçisi devlet adamı’ olarak görülmüştür. Çünkü uzun bir süre kadar (bilhassa modern anlamda) milletini bu kadar kendi benliğinin önüne dahi koyan Türklüğünün farkında olan bir Türk devlet adamı çıkmamıştı. Bu fikirler bütününü ileriye taşıyan fikri geleneğin temsilcisi olmuştur. Gaspıralı’ya karşı fikirlerini ise en iyi şu açıklamasında görürüz.

‘’İsmail Bey iyi bir muallim, mahir bir gazeteci, mümtaz bir muharrir, içtimai bir mütefekkir ve faal bir cemaat hadimiydi. Lakin bütün bu sıfatlar İsmail Beyi tanıtamaz. Türk ve İslam aleminin son yarım asırlık aleminde, saydığımız evsafı haiz olabilecek yirmi-otuz kişi sayılabilir, fakat İsmail Bey tekdir, onun bir eşini daha, değil yalnız geçen elli yılın içinden, hatta birkaç asırlık İslam ve Türk hayatından bulup çıkarmak zordur. Bence İsmail Bey, hakkı ile tarif edebilecek bir sıfat vardır ki, o da ulemayı nasaranın hazreti İsa’dan bahsederken kullandıkları ‘’muallim’’ tabidir. İsmail Bey ‘’Muallim’’ idi; o bir kısım beşeriyetin dünyaya ve hayata nazarlarını değiştirmeye muvaffak oldu: Şimal Türklerinin hayatı fikriye ve içtimaiyelerinde azim bir inkılabın husulüne fikri menba, İsmail Gaspirinski’nin dimağı olmuştur. Bu noktayı nazardan İsmail Bey bir ‘’inkılapçı’’ ve medeniyeti garbiyenin ‘’reformatör’’ kelimesine ithal ettiği mefhum murat olunmak üzere, bir ‘’müceddit’’tir.’’

Bu yazısından da anlaşılacağı gibi Akçura’nın hayatında ve fikirlerinde Gaspıralı’nın nasıl biri olduğu görülmektedir. Fizan’a olan sürgünü, İttihat ve Terakki içindeki komitacılığı, Ecole Libre des Sciences Politiques olarak adlandırılan Paris Siyasal Bilgilerin amfilerinde fikri çalışmaları ve Kazan’da tekrardan öğretmen olarak geçen bir dönemden sonra ‘’Üç Tarz-ı Siyaset’’ bu heyecanlı ve Türkçülük fikriyle bezenmiş hayatın somut bir anlatımına dönüştü. Kitabında Akçura’nın esasında anlatmaya çalıştığı şey başka milletleri düşünmekten kendine bakmayı ihmal etmiş, yönetici vasfı tarihleri aşan bir milletin kurtuluşunun yine kendisinin farkına varmasıyla olacağıdır aslında. Çünkü Türkler kurdukları ve uzun yıllar besledikleri imparatorluğun en büyük ve köklü unsuru olarak başka milletlerin kopup gitmesine odaklanmıştı. Gayrimüslimler, Türk olmayan müslümanlar vb. gibi gruplar tek tek Türk ile beraber olmak istemediğini açıkça ima edip üstüne saldırgan eylemlere kalkışmaya başlamıştı. Burada artık ne Osmanlıcılık ne de İslamcılık bir çözüm sunabilirdi. Aslında Akçura’nın temelde söylediği Türklerin tekrardan kendi farkına varması ancak Türkçülük, Türk milliyetçiliği ile mümkün olabilirdi. Türklerin bu aydınlanması aynı zamanda yakın coğrafyalarda yaşayan Türkleri de etkileyecekti ki Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında ve sonrasında bunu görürüz. Dünya Türkleri bu mücadeleden etkilenmiş ve Anadolu’daki kardeşleri ile aynı şekilde kendi yaşadıkları coğrafyalarda fikri ve eylemsel mücadelelerini vermeye karar vermişti. Akçura’nın Kahire’de yayınladığı bu metin Türk milliyetçiliğinin bir manifestosu olmuştu. II. Meşrutiyet, Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve İstanbul’un işgali derken 1907-19 arası çok yoğun, yıpratıcı ve fırtınalı bir dönemi görürüz. Türklük farkına varılmış, sıcaklığıyla beraber ışığının tahayyülü kurulmuş bir güneştir ama önündeki bulutlar o kadar hiddetlidir ki bir türlü dağılmaz. Türk Yurdu Dergisi ve Türk Ocakları bu hiddetli günlerde kurulmuş ve bulutların dağıtılması gerektiğine dair bir inancın göstergesi olmuşlardır. Bu hiddetli bulutların dağıldığı gün ise 26 Ağustos 1922 günüdür. Mustafa Kemal Atatürk’ün çelik iradesiyle birleşmiş Türk askerinin ve insanının makus talihini değiştirdiği güne tekabül etmektedir bu. 26 Ağustos sabahı topçu ateşiyle başlayan ve 18 Eylül ile son düşman askerinin çekilmesiyle sonlanan bu süreç yıllardır süren hiddetli bulutları dağıtmış ve Türk için Türklük fikrinin perçinleşmesini sağlamıştır. İç Anadolu’nun bozkırları, Batı Anadolu’nun dağları ve güneşin ışığı altında artık daha başka gözüken Akdeniz bize tekrardan kim olduğumuzu Atatürk ile beraber öğretmişti. İşte böyle bir ortamda Halaskargazi istese askeri bir ismi İstanbul’u teslim almaya yollayabilirdi. Keza bunu yapması konusunda önünde engel de yoktu. Muzaffer olmuş bir komutandı. Yusuf Akçura’nın İstanbul’u teslim almaya yollanması da Atatürk’ün yeni dönemin nasıl olacağını bir insan üzerinden anlatmasıdır aslında. İstanbul her şeyden önce Batı ile temas ve kültürel anlamda da yeni kurulacak düzenin kapısı olacaktı. Aynı zamanda Anadolu’dan gelen bu yeni, güçlü ve taze esintinin İstanbul’u değiştirmesi gerekiyordu. Teslim anlaşmasından sonra Akçura da İstanbul milletvekili olmuştu zaten. Fakat öncesinde Akçura teslim alma anlaşmasına Cumhuriyet’in ideolojik komiseri gibi yollanmıştı. Silahlı ‘’teslim alma’’ değil, entelektüel ve siyasi hakimiyet kurma anlamında yeni bir dönemin göstergesi olarak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir