İlginç günlerden geçiyoruz. Bir zamanlar sınır addettiğimiz eşikler birer birer aşılıyor. Burada durumun detaylarına inmeyeceğim zira gündemimizde bu tür incelemeler bir hayli yer tutarken önemli bir soruyu es geçiyoruz: “Ne yapmalı?”. Bu soruyu yanıtlayabilmek için biraz çiziktireceğim.
Sağduyulu olmak entelektüelin klişesidir. Burada bir kavram olarak sağduyuyu yargılamıyorum, çoğumuzun kafasındaki anlamını masaya yatırıyorum. Yanılgılarımızın neredeyse hepsi hatalı mecazlara dayanır. Daha önceki yazılarımda “organik” mecazıyla ilgiliyken şimdi daha çok mekanla, özellikle “orta”yla ilgileneceğim. Sağduyu, itidal, makullük, gri bölge gibi türlü ifadelerin hepsi belli bir yerde ortada olmayı işaret eder. Peki “ortada” olmak ne demek? Diskuru bir zemin olarak düşünürsek uçlar sapkın, haklılar ortadadır. Aristo’dan beri sapkınlıkların uç, erdemlerin ortada olması oturmuş bir motif. Bugün de entelektüeller orta yolu bir kaçış yahut sığınma noktası olarak göstermekten çekinmiyorlar. Peki bu ne kadar doğru?
Sağduyu kavramı tarih boyunca ciddi bir dönüşüm geçirmiştir. Eski psikoloji anlayışına göre nasıl ki beş tane dış duyu varsa iç duyular da vardı. Hayal gücü ve hafızanın yanında bu kategoride yer alan sağduyu dış duyulardan gelen verileri birleştirip değerlendirme işlevindeydi. 17. yüzyılda Descartes ve mekanikçi psikolojinin etkisiyle Aristotelesçi içsel duyular önemini yitirdi; kavram ise “doğal, herkes için apaçık olan doğrular”ı ifade etmeye başladı. 18. yüzyılda İskoç Aydınlanmasında sağduyu, şüpheciliğe karşı bilginin temeli olarak savunuldu. Aynı yüzyılda Shaftesbury ve Kant gibi düşünürlerle kavram estetik ve toplumsal yargı bağlamında yeniden yorumlandı; Kant için sağduyu, başkalarıyla paylaşılabilir ve ortak geçerliliğe sahip yargı verme yetisiydi. Günümüzde ise bugünkü anlamıyla herhangi bir teorik tefekkür gerektirmeyen pratik yargılama yetisi anlamına gelmiştir.
Siyasetin monarşi dönemindeki arka kapı mekânından kamusal alana taşınmasıyla birlikte sağduyu yeni bir anlam kazanır olmuştur. Reformcuların rasyonel tasarıları ve alt sınıfların tahayyüle dayanmalarına karşın statükoyu verili kabul eden sağduyu da muhafazakarların sığınağı olmuştur. Özellikle Birinci Dünya Savaşı ve Bolşevik Devrimi’nden sonra 19.yüzyıl uygarlığının iflası özellikle liberaller ve muhafazakârlar için şok edici olmuştur. İki savaş arası dönem çeşitli toplum vizyonlarının çatışması sonunda 2.Dünya Savaşı ile faşizmin yenilgisiyle bitince dünya kapitalist-komünist olmak üzere iki kutba bölündü. Savaş öncesindeki vizyonlarını yamalı da olsa hayata geçiren liberaller ve muhafazakârlar sağduyu yetisi temel alarak yeni bir ittifaka girdiler. Artık ne aklın tasarlarına ne de hayal gücünün vizyonlarına yer vardı. Soğuk Savaşın sönük finaliyle bu iddia tescillenmiş, tarihin sonu gelmişti. Artık siyaset yok, sadece sağduyu ve sistem üzerine ufak rötuşlar vardı.
Son on yılda bu anlatının iflasını yaşadık. Savaşlar, salgınlar, ekonomik bunalımlar ve düzen siyasetinin çöküşü bir devrin sonunu işaret etti. Buna rağmen hala yeni vizyonlar ve tasarılar görmekte zorlanıyoruz. Aksine eski dönemin sağduyusu temelinin yıkımına rağmen inatla ve hatta vites arttırarak kendini sürdürdüğü görülüyor. Son dönemde artan bir biçimde kullanılan zor yöntemleri, popülist siyaseti taklit çabası ve bizzat nefret ettikleri komplo teorisyenliğine kayış bu olgunun semptomları. Bütün bunlar boşuna, sağduyu ve alışık oldukları küçük rötuşlar asla böyle bir bunalımdan ne onları ne de insanoğlunu çıkartır. Mevcut şartları verili olarak kabul eden bir algı ve akılla yapılan siyaset kriz anlarında her zaman çıkmazdadır. Bu tür dönemler günümüzde ihmal edilmiş olan hayal gücünün ve onun ürünleriyle aşılır. Görüyoruz ki bugün hala
İzninizle şimdi gündemimizdeki sağduyu söyleminin altını irdelemek isterim. Bugün itidalli entelektüellerin sağduyu dedikleri aslında ne derin değerlendirmelerin sonucu ne de kitlelerin genel kanısı. Küçük ve kapalı bir cemaatin amentüsünden ibaret. Bu amentü her geçen gün gerçekten daha da kopmakta, buna karşılık söz konusu cemaatin daha da saçmaladığını görmekteyiz. Öyle ki makul olma iddiasındaki programlara çıkan tiplere baktığımızda en cahil kamunun dahi deli diyeceği insanlar. Sürekli niyet okumalar, evliya anlatıları gibi siyasetçi güzellemeleri, komploculuğa varan duyumlar bu programların ana bültenini oluşturmaktadır. Maalesef ki ülke gündemi de bizzat bu bakış tarafından şekillendirildiğinden garip siyasi gelişmelere şahit olmaktayız. Son günlerde sosyal medyada bu olgunun zıddı yönde, radikal olmak için radikal olmak gibi bir tavrı görüyoruz. Bu tavır daha çok kitlece benimsense de derininde tepki olarak doğduğu hissiyatla aynı yere dayanır; içeriksiz düşünce. Her ikisi de bir düşünceyi içeriğine göre değil, mecazi bir zemindeki düşlenen konuma göre benimser.
Sağduyunun tarihin karar anlarında ne kadar aciz kaldığını malum bir örnekle açık edeyim. Mütareke döneminin en karanlık günlerinde sağduyulular için tek seçenek manda idi, öyle ki Ahmet Rıza’nın Türkiye için Belçika mandası istemesi dahi vakıa. Atatürk tarafından örgütlenen Millî Mücadele ise hayalperestlikten Bolşevikliğe kadar bu kesimin çeşitli suçlamalarına da göğüs germek zorunda kalmıştır. Günün sonunda “hayalperestler” kazanırken mutediller ya tasfiye oldu ya da ayak uydurdu.
Bugün de benzer bir dönemeçteyiz. Sağduyunun güvenli ama dar koridorunda ilerlemek isteyenler, tarihin akışını yalnızca geriden takip edebilir. Oysa kriz anlarında gerekli olan, o dar koridoru yıkma cesareti ve hayal gücünü yeniden siyasete dâhil edebilmektir. İtidal, yalnızca mevcut koşullara teslimiyet anlamına geldiğinde bir erdem olmaktan çıkar. Erdem, hakikati nerede olursa olsun görebilmek ve onun için mücadele edebilmektir. Sağduyu bazen doğruya denk gelebilir, ama tarih bize göstermiştir ki çoğunlukla yalnızca mevcut düzenin çerçevesi içinde kalmayı öğütler.
Önemli olan makul olmak için makul ya da radikal olmak için radikal olmak değil, nerede olursa olsun doğru neredeyse orada olmak ve onun için mücadele etmek. Sağduyu, kriz anlarında çoğu kez bizi yanıltır; hayal gücü ve vizyon ise yeni imkânların kapısını aralar. Tarih boyunca büyük dönüşümleri mümkün kılanlar, mutediller değil, hayal kurmaya cüret edenler olmuştur. Bugün de ihtiyaç duyduğumuz şey budur.