Kemalist Düşünce Dergisi

Ortadoğu, ismi dahi “Ortadoğulularca” konulmayan ve tarihsel bağlamda Batı merkezli kolonyal faaliyetlerin başlamasıyla birlikte içerisinde yer alan tüm dinamiklerin başkaları tarafından şekillendirilmeye çalışıldığı kadim bir coğrafya. Özellikle İslam’ın nihai temsilcisi konumunda olup Hristiyan dünyaya karşı siyasi, iktisadi, bilimsel ve sosyal anlamda alternatif yaratabilen imparatorlukların çöküşü ile Ortadoğu dediğimiz coğrafya her kalemi alanın kendince farklı biçimler vermeye çalıştığı bir yapboz haline getirildi. Türkiye’de cumhuriyetin ilanıyla birlikte, her ne kadar cumhuriyeti kuran iradenin yolundan giden cumhuriyetçi aydınlar öncelik olarak memleketteki problemlere odaklanmayı ve konjonktür gereği Türkiye merkezli bir fikri mücadele vermeyi hedeflediyse de bu iradenin, Ortadoğu halklarına ve coğrafyanın geneline dayatılmaya çalışılan birtakım karakteristik özelliklere de karşı çıkarak doğru bir entelektüel tavır geliştirebileceğine inanıyorum.

Cumhuriyet fikrinin özü, bir cumhuriyet çatısı altında yaşayan tüm fertleri eşit ve imtiyazsız bir düzen içerisinde yaşatmak, yurttaşlık bilincini önceleyebilen bir toplumsal refleks inşa etmektir. Böyle bir düzende insanlar, küçük gruplaşmalar ile büyüğü yönetmeye kalkmadan tek aidiyeti cumhuriyete karşı hissederler ve bireyler kamusal alanda temsil edilirken kütüğe, akrabaya, paraya ya da lobiye ihtiyaç duymazlar. Bu bağlamda aslında cumhuriyet, kendi başına ayakları üzerinde durabilen, kolektif yaşam idealini benimseyen hür ve güçlü insanlar yetiştirmektir. Uzun yıllar boyunca Türkiye’de aydınlar, cumhuriyetin sunduğu bu ideal doğrultusunda farklı düşünceler geliştirerek fertlerin kendilerini sadece cumhuriyete ait hissedebilecekleri bir hayat tasavvuru üzerine çalıştılar. Bunu yaparken Batı’daki modernleşme ve aydınlanma süreçlerini takip ederek vatandaşlık bilinci üzerinde durdular. Biz bunları tartışırken, hemen yanımızdaki Ortadoğu’da bu tartışmalara paralel olarak önemli süreçler yaşandı. Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte yeni krallıklar ortaya çıktı, sonrasında bu krallıkların bir kısmı yıkılıp yerini cumhuriyete bıraktı. Ortaya konan yeni fikirler coğrafyanın kaderini değiştirerek yeni paradigmaların inşa edilmesine vesile oldu. Tahran’dan Şam’a, Beyrut’tan Kahire’ye kadar birçok Ortadoğu şehri yeni entelektüellerin ve aktörlerin doğmasına tanıklık etti. Batı’daki fikirler Ortadoğu kürsülerinde detaylıca çalışılmaya başlandı, İslam tıpkı geçmişteki gibi kendi aydınlarını yetiştirmeye devam etti. Savaşlar, iç çatışmalar, mezhepsel ve etnik ayrılıklar, krizler ve sefaletler yaşandı. Kısacası, dünyadaki her toplumun yaşadığı gibi Ortadoğu halkları da tarihsel süreç içerisinde bir şeyleri acısıyla ya da tatlısıyla tecrübe etmeye devam etti. Tüm bunlar yaşanırken Batı, bu süreçleri üstenci ve aktörleri olabildiğince edilgen kılan bir perspektifle okumak istedi. Ortadoğu’nun kaderinde kanın, gözyaşının ve sefaletin olduğunu, insanların birer yurttaştan ziyade kabile refleksi göstermesinin fıtratlarından geldiğine dair fikri bir altyapı inşa ettiler. Beyrut’un eşsiz güzelliğini Paris’le özdeşleştirirken, Beyrut’ta dökülen kanı tipik bir Doğulu rutini olarak okumak istediler. İyilik ve kötülük üzerine yaratılan bu dikotomi, Batı ile Doğu arasında çok ciddi bir asimetrik ilişkinin oluşmasına yol açtı ve bu asimetrik ilişki kültürel bir hegemonya yarattı. Öyle ki Doğulu entelektüeller, yaratılan hegemonyaya karşı çıkarken dahi bu hegemonyanın enstrümanlarını kullanmak zorunda kaldılar. Dertlerini Paris’te, Londra’da ve Washington’da anlatmaya mecbur hissettiler çünkü görünür olmadıkları takdirde karşılarındaki kişilerin onları “insan” yerine “öbür taraftaki” olarak kodlayacaklarının bilincindeydiler. İşin özü, Batı’nın Doğu’ya karşı kullandığı en güçlü silah “öznesizleştirme” oldu. İyi şeyleri başkalarından görerek yaparken, kötü şeyleri dahi bile isteye değil içgüdülerinin bir sonucu olarak yaptıklarına inanmak istediler. Bu bağlamda bizim kendi memleketimizde verdiğimiz birey olma ve yurttaşlık bilinci inşa etme vazifesi aslında daha genel çerçevede Oryantalizm tartışmalarının da bir parçası. Biz kendimizi nasıl daha iyiye kavuştururuz diye düşünürken hem yanımızda olan hem de parçası olduğumuz Ortadoğu havzası için de bu yönde bir bilinç geliştirmemiz şart çünkü Batı’nın inşa ettiği dikotomiden gücünü alan kültürel hegemonya hepimizi ezme niyeti taşıyor. Bir klişe olarak, Batı’nın iyi yönlerini alırken Batı’ya alternatif bir hayat inşa etmek esasında verilen mücadelenin en somut çıktılarından birisi olmak durumunda. 

Ortadoğu’ya gittiğimde, sürekli gözümüze çekilen o meşhur sarı filtreyi kaldırıp yaşadığım çevreye nasıl bakıyorsam oradaki mahallelere de aynı gözle baktım. Şam’a gittim, savaşa rağmen oldukça kozmopolit ve canlı bir şehre şahit oldum. Ben sofrada ne yiyorsam Şam ahalisinin de çok benzerini yediğini gördüm. Evine sıva çeken insana, kepenk açan esnafa, sokak arasında koşturan çocuklara, çörek pişiren fırıncıya denk geldim. Kahire’ye gittim, hayat koşuşturmacasını, kaosu, dilencilik yapanı, köşkte oturanı, formalı gençleri, üniversiteye giden kızları, duvarlara yapıştırılmış adaylık broşürlerini gördüm. Tahran’a gittim, namaz kılan insanlara, geçim sıkıntısı yaşayan taksicilere, kafede sohbet eden çocuklara, dükkân işleten kadınlara, otobüse bedava binen emeklilere şahit oldum. Beyrut’a gittim, turist görünce mutlu olan insanlara, dövmeli gençlere, denize sıfır oturan zenginlere, engelli haliyle hamallık yapanlara, maça giden arkadaşlara, limanda sevgisiyle kahve içen gençlere tanıklık ettim. Bunları betimleyerek yazmak zorunda hissediyorum çünkü burada bir hayatın olduğunu ve bu hayatı inşa eden insanların somut birer özne olduklarını kabul etmeyerek onları dünyanın geri kalanından soyutlayan hâkim algının halen çok güçlü olduğunu biliyorum.

Ortadoğu Batı’nın “ötekisi” değil, bilakis Batı’nın karşısına farklı bir medeniyet tasavvuruyla çıkabilecek kadar güçlü bir potansiyel barındırıyor. Bizim memleketin cumhuriyetçilerine de bu medeniyet tasavvurunu iyi idrak edip yaşadığımız coğrafyanın hegemonik güçlere karşı nasıl eşsiz bir alternatif barındırdığını görmek düşüyor. Ortadoğu’nun her köşesinde, yaşadığı topluma daha iyi bir hayat sunmak isteyen ve bunu da bir başka gücün lütfuyla değil öz benliğiyle gerçekleştirmeyi arzulayan, bizlerle aynı şeyleri düşünen binlerce insan var. Unutulmamalıdır ki Türk aydınları, bugün savunduğumuz değerleri yüzyıllar önce sadece Anadolu’da değil; Balkan coğrafyasını, Kafkasya’yı, tüm Ortadoğu’yu ve Kuzey Afrika’yı kapsayan müthiş bir imparatorluk havzasının içerisinde savundular. Yazdıkları Selanik’ten Bakü’ye, İzmir’den Halep’e, Diyarbakır’dan Kahire’ye kadar okundu. Bu bağlamda mücadelemiz aslında sadece bizim değil, küresel sistem tarafından hakir görülen, insandan sayılmayan, istatistiki veri ve ansiklopedik bilginin ötesine geçmesine izin verilmeyen ve en önemlisi de kendisini bugünlere getiren mirasını sahiplenerek yeni ve kendisini yegâne özne kılan bir hayat kurmak isteyen tüm insanların hikayesi olacak. Düşlediğimiz yaşamlar sadece Çankaya’nın ara sokaklarında değil, Ortadoğu’nun tüm mahallelerinde yaşanabilir.

Yazımı bitirirken, İsrail’in sınır tanımayan korkunç saldırılarına karşı kahramanca mücadele eden Gazze halkıyla ve hiçbir baskıdan korkmayıp bu halkla her türlü samimi dayanışmayı gösterebilen güzel yürekli insanlarla aynı dünyada yaşadığımı bilmenin, geleceğe umutla bakmama vesile olduğunu ifade etmek istiyorum.

“Doğu’dan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Doğu milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve hürriyetine kavuşacak daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşları şüphesiz ki ilerlemeye ve refaha yönelik olarak vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen manileri yenecekler ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır…”

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir