Yazan: Bruno Viard
Çeviren: Arın Toker
1831 sonbaharında, 36 yaşındayken “Saint-Simoncu Kilisesi’ne” katılan Pierre Leroux, hayal kırıklığına uğramış bir liberaldi. O dönemde Leroux; 1824’te kurduğu, ahlaki ve entelektüel titizliği açısından en büyük liberal gazete olan Le Globe‘un başındaydı. Yazı işleri kadrosunun büyük çoğunluğu, doğal bir yönelimle, 1830 Temmuz Devrimi’nden sonra Louis-Philippe hükümetine katılmak üzere gazeteden ayrılmıştı. Özgürlük kavramı, Le Globe‘un programını özetliyordu: sosyal konularda politik ekonomi, felsefede eklektizm ve edebiyatta romantizm. Açık biçimde cumhuriyetçi olmamakla birlikte –Restorasyon döneminde bu oldukça nadir bir tutumdu– Leroux, daha “plebyen” (halktan olma) bir duyarlılığa sahipti. Ayrıca, Saint-Simon ile ölümünden kısa bir süre önce tanışmış; 1830 öncesinde kaleme aldığı yazılarda Bazard ve Enfantin’in okuluna yönelik çeşitli övgü dolu göndermelere yer vermiştir. Ekim 1829’dan itibaren Saint-Simoncu L’Organisateur, Le Globe ile aynı binada, Monsigny Sokağı ile Choiseul Geçidi arasındaki Gesvres Oteli’nde (Hôtel de Gesvres) yerleşmiş; böylece karşılaşmalar ve polemikler için sayısız fırsat doğmuştur. Saint-Simoncu gazeteciler Le Globe çevresini “bireyci” olmakla suçlarken, Le Globe yazarları da komşularını “Mısırlılar” (Égyptiens) olarak nitelendirmiştir. Gerçekten de Restorasyon’un son yıllarında o merdivenlerde yapılan bu sohbetler, liberalizm ile sosyalizm arasında hâlâ kapanmamış olan iki yüzyıllık bir tartışmanın başlangıcını simgeliyordu.
Leroux, Temmuz 1830 olaylarını büyük bir coşkuyla takip etmiş; ancak daha sonbaharda tüm heyecanını yitirmişti. Eylül ayında, feodal aristokrasinin yerini alan “burjuva aristokrasisini” açıkça kınamıştı. 11 Kasım’da kaleme aldığı bir başyazıda ise şunu ilan etmişti: “Eski liberalizmle artık kesin olarak bağımızı koparıyoruz. Toplumsal sorunlar artık gündemin merkezindedir.” Bu doğrultuda Le Globe, Michel Chevalier’ye satılarak Saint-Simoncu bir yayın organına dönüştürülmüştü. Leroux burada yazmayı sürdürmüş; örneğin 18 Ocak 1831 tarihli yazısı, daha sonra “İktidarsız Liberalizme Artık Son” başlığını almıştır. Leroux’ya göre ilk Globe, özgürlük için mücadele etmekte haklıydı; ancak onun tamamlayıcı unsuru olan “birlik/assosiyasyon” ilkesini ihmal etmişti. Artık “eleştirinin kaygan zemini”nden vazgeçerek “olumlu/pozitif bir temele” yönelmek ve böylece “en kalabalık ve en yoksul sınıfın özgürleşmesini” teşvik etmek gerekmektedir.
Mayıs 1831’de, ilk canut (Lyonlu ipek işçileri) ayaklanmasından hemen önce Leroux, dostu Jean Reynaud ile birlikte Lyon’da vaazlar verir. Binlerce kişiden oluşan kalabalıklara; yaşama içkin bir Tanrı’yı, dinin ve uygarlığın mükemmelleştirilebilirliğini, insani dayanışmayı ve insanın insan tarafından sömürülmesinin reddini öğretir. Bazard ve Enfantin’e yazdığı mektuplardaki ton artık tamamen yenidir. Leroux bu mektuplarda gizlenmeyen bir coşku sergiler:
“Zafer, zafer, Babalarım! Size haber verdiğim cuma vaazı muhteşemdi. Bu söylevi okuyacaksınız, Babalarım. […] Jean’ın, Doktrin’in şimdiye dek topladığı en kalabalık dinleyici kitlesine hitap ederken hâlini görmek gerekirdi. Bakışında, sesinde, jestlerinde ve tüm varlığında aydınlık ve yüce bir gurur vardı. Dinleyici kitlesi öylesine dikkatli ve itaatkârdı ki bu geniş salonda, deyim yerindeyse, bir farenin ayak sesleri bile duyulabilirdi.”
Eylül 1831’de Leroux tarafından kaleme alınan Filozoflara Söylev (Le Discours aux philosophes), Saint-Simoncu esinler taşıyan, az bilinen ama son derece nitelikli bir metin olarak değerlendirilmelidir. Bununla birlikte, kriz giderek derinleşmekte ve kopuş yaklaşmaktadır. Yaz boyunca Enfantin, “aşk”a ilişkin gizli öğretisini açıklamıştır. Leroux ise bu doktrine karşı çıkan “Protestanlar” arasında yer alır ve 19 Kasım’da, “Aile”nin genel toplantısı sırasında Enfantin ile bağlarını koparır. Son sözleri, meselenin özünü son derece açık biçimde ortaya koyar:
“Artık özgürlük çağına girmemiz gerektiğine inanıyorum; bu da tek bir insanın öğretisini körü körüne izlemek yerine, önce sorgulamamızı gerektirir. Bu nedenle otoritenizi artık tanımadığımı, cemaatinizden ayrıldığımı ilan ediyorum; yeni fikirleri bundan böyle bağımsız olarak inceleyeceğim.”
Leroux’nun “Aile”ye katılmasının nedeni; Orléanistlerin iktidara gelişiyle, yani siyasal iktisadın neredeyse resmî bir doktrin haline gelmesiyle birlikte, özgürlük kavramının ikircikli doğasını ve onun güler yüzlü çehresinin ardındaki karanlık karşı-yüzünü keşfetmiş olmasıdır. On iki ay sonra Enfantin ile yollarını ayırmasının nedeni ise, tek bir kelimeyle, tarikatın kendi içinde özgürlükten yoksun oluşudur. Peki, bu bir yıl “boşa mı geçmiştir” ve yalnızca başlangıç noktasına bir dönüş müdür? Hayır; tam tersine, Leroux’nun Saint-Simonculuğa olan borcu en az üç noktada son derece büyüktür. Öncelikle siyasal iktisadın eleştirisi, Leroux’nun daha sonra kendi araştırmaları ve düşünsel çalışmalarıyla sürekli olarak zenginleştirdiği kalıcı bir kazanımdır. Bu konuda okuru antolojimize yönlendiriyoruz; ancak 1834 tarihli şu sözlerinde Leroux’nun aldığı kesin tavrı kısaca anmak gerekir:
“Biz halktan yanayız […] proletaryanın burjuvaziye karşı, yani üretim araçlarına sahip olmayanların, bu araçlara sahip olanlara karşı yürüttüğü mevcut mücadelede yer alıyoruz.”
Spinozacı ve monist ontoloji de Leroux’nun felsefesinin değişmez bir boyutudur. Bu ontoloji, özellikle “triad” (üçlü) kavramı aracılığıyla bütün düşüncesine nüfuz eder. Bu kavramın özgünlüğü; tin ve bedenin yanına üçüncü bir töz ekleyerek yeni bir ayrım yaratmasında değil, aksine dünyayı ve insanı; duygu, zihin ve duyumun “ayrılmaz bir birlik” oluşturduğu bir süreklilik olarak kavramlaştırmasındadır. Buradan; materyalizm ile spiritüalizmin simetrik bir eleştirisi ve bu iki tutumun “Evrensel Yaşam” felsefesi aracılığıyla aşılması sonucu çıkar. Tin, dünyadan ayrı bir yerde değildir. Leroux, insan yaşamının dinsel boyutuna karşı hiçbir zaman sönmeyen bir ilgi göstermiş ve insanlığın; aşkıncı spekülasyonlardan arındırılmış, ekümenik ve liberal bir biçimde “modernleştirilmiş” bir dinsel gelecek inşa etme zorunluluğunu savunmuştur. Son olarak, Saint-Simon’da bulunmayan Leroux’nun feminizmi, kuşkusuz 1831’in bir kazanımıdır. Enfantin önderliğindeki Saint-Simonculuk, Fourier’ye olan tartışmasız borcuna rağmen; sistematik, örgütlü, düşünsel ve militan ilk Fransız feminist hareketini oluşturmuştur. Leroux’nun feminizmi, Enfantin’inkinden türemiş olmakla birlikte onun sapmalarını da eleştirmektedir. Kopuşun temel noktası özgürlüktür. Leroux, öncelikle mezhep içinde egemen olan mesihçi anlayışla —başka bir deyişle kişilik kültüyle— hesaplaşacaktır. Bu eleştiri, “Platon’un yeniden üretildiği bu yeni sistem”de baskın olan “entellokrasiye” yönelik eleştiriyle bağlantılıdır:
“Platon’un kentinin başına koyduğu bu kalpsiz ve merhametsiz yüce ihtiyarlar, iyi niyetli olsalar bile kenti akıl dışı bir çileciliğe sürükleyebilirler; yeryüzü tutkularına kapıldıklarında ise ustaca ikiyüzlüler ve büyük aldatıcılar haline gelirler.”
Leroux burada Katolik papalığa gönderme yapmakta ve Saint-Simoncu “papaları” sarsmaktadır; ancak bu eleştirel projektör, 1990 sonrasında yaşayanlara, Leroux’nun modern siyasal felsefenin pek çok bakımdan bir “Kassandra”sı olduğunu düşündürmektedir. 20. yüzyıl, “yeryüzü tutkularına kapılmış bu kalpsiz ve merhametsiz yüce ihtiyarlar”dan çok fazla sayıda üretmiştir. Leroux, “tamamen yıkıcı” sayılan eleştirel dönemlerle, “gerçekten boğucu” olan organik dönemleri aşırı biçimde karşı karşıya koyan maniheizme de karşı çıkmıştır (s. 234). Saint-Simoncu okulun hatası, “salt özgürlük kurumlarını küçümsemek ve hor görmek; en yoksul ve en kalabalık sınıfın çıkarlarını zafere ulaştırmak için bu kurumların taşıdığı muazzam yararı ve mutlak gerekliliği görememek” olmuştur.
Marx, Saint-Simoncu Édouard Gans’ın öğrencisi olmuş ve bu düşünsel borcunu Kapital’de açıkça kabul etmiştir:
“Unutulmamalıdır ki,” der Marx, “Saint-Simon, Nouveau Christianisme’de (Yeni Hristiyanlık) kendisini, nihai amacı emekçi sınıfın özgürleşmesi olan özlemlerin sözcüsü olarak sunar.”
Buna karşılık Engels, Komünist Manifesto’nun önsözünde tarihin sınıf mücadelesi yoluyla açıklanmasının “yalnızca ve münhasıran” Marx’a ait olduğunu ileri sürerken ya yanılmakta ya da bizi yanıltmaktadır. Bu noktada Saint-Simon’un Doktrin’inin (birinci yıl) 4, 5 ve 6. oturumlarına bakılmalıdır. Georges Gurvitch’in daha isabetli biçimde ifade ettiği gibi Marx, “doğrudan doğruya” Saint-Simonculuktan türemiştir. Saint-Simon onun için bir tür “Vaftizci Yahya” ise; asıl belirleyici etki Bazard ve Enfantin’in bıraktığı doktriner külliyattan, özellikle de siyasetin ekonomi tarafından belirlendiği tezi ile üretim araçlarının her şeyi bilen ve mutlak bir devletin himayesinde kolektifleştirilmesi fikrinden gelmiştir.
Saint-Simoncuların gücünü oluşturan şey (ekonomik olgu karşısındaki erken dönem açıklıkları), aynı zamanda zayıflıklarıdır (siyasete karşı kayıtsızlıkları). Saint-Simon, Devrim sırasında iktidarı ele geçiren; askerî iktidarın çürümüşlüğü ile sanayicilerin arzulanan iktidarı arasına kendi “gevezeliklerini”, biçimciliğini ve “avukatçılığını” sokan “hukukçular”a derin bir küçümseme duymaktaydı. Aşağıdaki ifadenin taşıdığı erken-Marksist ton, son derece çarpıcıdır:
“Kuşkusuz parlamenter yönetim biçimi, diğerlerinin hepsinden çok daha tercih edilebilirdir; ancak bu yalnızca bir biçimdir; mülkiyetin kuruluşu ise özdür. Dolayısıyla toplumsal yapının gerçek temeli bu mülkiyet düzenidir. […] Özgürlük sorununa çözüm olarak görülen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, gerçekte yalnızca bu sorunun formülasyonundan ibarettir.”
Ayrıca Saint-Simon’a göre hanedan ya da rejim değiştirmeye çalışmak, “asıl amaçtan —yani sanayi rejiminin tesisinden— sapmak” anlamına gelir; çünkü bu, dikkatin “kişilere” yönelmesine yol açar; oysa bu dikkatin bütünüyle “şeylere” ayrılması gerekir. Bu nedenle açıkça söyleyelim: Saint-Simoncular cumhuriyetçi değildir ve zamanla daha da az olacaklardır. Bunun nedeni, Fouriercilik gibi Saint-Simonculuğun da 1789’dan miras kalan demokratik bireyciliğe düşman oluşudur. Pierre Leroux ise Aile’den ayrılır ayrılmaz siyasi olan ile toplumsal olanı yeniden birleştirmeye çalışmıştır. Örneğin Kasım 1832 tarihli Yasama İlerlemesi Üzerine (Du progrès législatif) adlı makalesinde, “toplumsal amaç” ile “yasama aracı”, “öz” ile “biçim”in asla birbirinden koparılmaması gerektiğini savunur:
“Bize göre bugün egemen olan bu ikili eğilimden daha yıkıcı bir şey yoktur: Bir yanda reformların özünü ihmal ederek yalnızca siyasal biçimi görenler; öte yanda ise reformlar uğruna çırpınırken siyasal gerçekliğe bağlanmak ve insanların bugün kabul edebileceği tek gerçekliğe inanmak yerine; mesihler, yasa koyucular ve mucizeler çağıranlar.”
Leroux ve benzerlerinin katkıları sayesinde 1848 Baharı, siyaset ile toplumsal reformu —başka bir deyişle özgürlük ile eşitliği— sentezlemeyi başarmıştır. Ne var ki bu an, 1789 ve 1917’nin gölgesinde kalan tarih yazımımızda hak ettiği yeri bulamamıştır. Oysa 1848, 1789 ile 1917 arasındaki klasik karşıtlığı aşmayı mümkün kılar. Marx ise 1848’e karşı yalnızca alaycı bir tutum sergilemiş ve ilk sosyalizmin hatalarını yeniden üretmiştir. Bu nedenle, Saint-Simonculuğun anayasal olgu ile özgürlüğü dışlayan kör noktasını özellikle vurguluyoruz. Sosyalizmin bu “çocukluk hastalığı” Leroux tarafından açıkça düzeltilmiştir; ancak Marksizm, en azından bu temel noktada Leroux’dan çok Enfantin’den türemiştir. Böylece Leroux’nun dersi büyük ölçüde yitirilmiştir.
Saint-Simoncu düşünce sistemi, toplumu tüm unsurlarının bütüne hizmet ettiği organize bir makine olarak tasavvur ederken, insan türünü bu organların birleşimiyle oluşan tek bir varlık olarak tanımlar. Ancak Pierre Leroux, bu organik toplum modeline, bireyi büyük bir hayvanın uzvuna indirgediği gerekçesiyle sert bir biçimde karşı çıkar. Saint-Simoncu öğretide mülkiyetin ve mirasın aileden devlete geçmesi esas kabul edilir; bu vizyon doğrultusunda tüm üretim araçlarını bünyesinde toplayan merkezi bir banka öngörülür. Toplumsal hiyerarşinin zirvesindeki liderler, liyakat esaslı bir iş bölümü uyarınca her bireye en uygun gördükleri işlevleri atarlar. Bu noktada, devletin dizginleri Saint-Simoncu “rahiplere” emanet edilseydi sonucun ne olacağı sorusu, sistemin anti-liberal doğasının en derin tartışmalarından birini oluşturur. Saint-Simonculuk, şiddeti araçsallaştıran Babouvizm veya Leninizm gibi akımlardan pasifist duruşuyla ayrılsa da, aşırı merkeziyetçi ve teokratik eğilimleriyle totaliter yapılara benzerlik gösterir. Diğer yandan, malların ortak mülkiyetini ve mutlak eşitlikçi dağıtımı reddetmesi onu çoğu komünist programdan ayırır; çünkü bu sistem, “yeteneklere göre iş, emeğe göre ödül” ilkesini savunarak çalışkanın tembel tarafından sömürülmesini engellemeyi amaçlar. 20. yüzyılın komünist toplumlarındaki verimsizlik ve sabotaj sorunları göz önüne alındığında, Saint-Simon’un kontrolsüz rekabet ile rekabet eksikliğinin yarattığı felç hali arasındaki denge arayışı oldukça dikkat çekicidir. Neticede Saint-Simonculuk, bir yandan pasifizmiyle komünizmden uzaklaşırken, diğer yandan otoriter merkezileşmesiyle ona yaklaşan özgün bir siyasal teori sunar.
1830’un son oturumları, Saint-Simoncu toplum tasarımında “rahip” figürünün işgal edeceği olağanüstü konumu açıkça ortaya koymaktadır. 13. oturumda, rahiplerin toplumun “en sempatik” unsurları olduğu belirtilerek; sanayicileri yeteneklerine göre sınıflandırma ve emekleri oranında ödüllendirme yetkisinin onlara ait olduğu vurgulanır. Bu düzende rahip, her bireyin potansiyelini keşfeden ve onlara toplumsal görevlerini atayan kişi olarak mutlak yönetici konumundadır. Doktrinin 10. oturumunda ilan edilen “İnsanlık yeni bir teokratik sisteme doğru ilerliyor” ifadesi, bu dönüşümün habercisidir. Georg Iggers ise insanları tarihin mutlak bilgisi ve hakikat adına “özgür olmaya zorlayan” bu doktrini “totaliter” olarak tanımlar. Böylece Enfantin’in liderliğinde Saint-Simonculuk, kısa bir süre içinde anarşist bir teknokrasiden totaliter bir teokratik devlete evrilmiştir.
Célestin Bouglé ve Élie Halévy, Doktrin Açıklaması’nın önsözünde, Lenin’in Kremlin’e yerleşmesini Saint-Simonculuğun aşırı sol hizbinin Çarlık sarayını ele geçirmesi olarak nitelendirerek çarpıcı bir tarihsel bağ kurarlar. Pierre Leroux ise bireyin toplum tarafından yutulma tehlikesini ve Saint-Simoncuların 1825’te eleştirel toplum zihniyetini tanımlamak için kullandıkları “bireycilik” teriminin zıt sapkınlığını adlandırma arayışına girmiştir. Benzer bir zorluğu Tocqueville de yaşamış; Amerika’da Demokrasi eserinde, kayıtsız ve uyumcu vatandaşların yarattığı boşluğu dolduran modern koruyucu devleti “demokratik despotizm” olarak adlandırarak bilinen tiranlıklardan ayırmıştır. Leroux’nun bu durumu tanımlamak için elinde Louis Dumont’un daha sonra literatüre kazandıracağı “bütüncülük” (holizm) gibi somut kavramlar henüz yoktu. Nitekim “totalitarizm” kavramı, ancak 1920 ve 30’larda Mussolini ve Goebbels tarafından icat edilecek, savaş sonrasında ise Hannah Arendt tarafından anlamı derinleştirilerek yeniden kavramsallaştırılacaktır. Pierre Leroux, Saint-Simoncu modelin bireyi disipline edilmiş bir memura indirgeyen, resmi bir doktrine hapseden ve adeta engizisyon tehdidiyle yöneten “organik ve çocuksu” yapısını tanımlamak için sosyalizm kavramını literatüre kazandırmıştır. Jacques Grandjonc gibi araştırmacılar terimin daha önceki münferit kullanımlarına değinseler de, kavramın 1834 yılındaki ilk sistemli kullanımı genel olarak Leroux’ya atfedilir. Dikkat çekici olan husus, Leroux’nun bu kelimeyi başlangıçta aşağılayıcı bir anlamda, bireyciliğin zıttı olan “yanlış sistemleri” mahkûm etmek için kullanmış olmasıdır. Leroux, 1850 tarihli yazılarında bu terimle Saint-Simon, Robespierre ve Babeuf’ün takipçilerinin yarattığı baskıcı modellere; hatta bu isimleri Maistre ve Bonald gibi muhafazakâr düşünürlerle harmanlayanlara karşı çıktığını açıkça belirtir.
Öte yandan, Saint-Simon’un bir diğer ardılı olan Auguste Comte, geliştirdiği bütüncülük felsefesinde “özgecilik” (altruisme) kavramını radikalleştirerek birey-toplum ilişkisinde kişisel hakları tamamen dışlamıştır. Comte’a göre, herkesin herkese karşı görevleri bulunmakta ancak hiç kimsenin —kendi görevini yerine getirme hakkı dışında— mutlak anlamda bir hakkı bulunmamaktadır. Stuart Mill, Comte’un bu “insanlık dini” kurgusunu, Loyola’lı Gnaeus’un (Aziz Ignatius) sisteminden bu yana insan zihninin ürettiği en eksiksiz manevi ve dünyevi despotizm olarak nitelendirir. Leroux için “mutlak sosyalizm” olarak adlandırdığı bu sistemler, mutlak özgürlükçü bireycilik kadar saçma ve tehlikelidir. O, sosyalizmin baskı ve zulüm yöntemlerini benimseyerek aslında kendi varlık nedenini yok ettiğini savunur. Leroux’ya göre toplumun nihai amacı bireyi doğrudan yönetmek değildir; yaşamı bireyin kaçınılmaz olarak yönlendirildiği bir mekanizmaya dönüştürmeyi hayal eden tüm sosyalist veya teokratik yaklaşımlar, toplumsal yapının özünü anlamada temelden bir yanılgı içerisindedir.
Pierre Leroux’nun düşünce dünyasında asıl kırılma noktası, Benjamin Constant ve Tocqueville gibi isimlerin de paylaştığı sosyalizm eleştirisinin, özgürlük kavramıyla yeniden harmanlandığı düzlemde karşımıza çıkar. Leroux, 1831 yılından itibaren özgürlüğü siyasi düşüncesine dahil ederken 1820’li yılların muğlak liberal fikirlerine geri dönmek yerine, ekonomi-politik eleştirisini bu yeni sentezin merkezine yerleştirmiştir. Onun 1834 tarihli “Bireycilik ve Sosyalizm Üzerine” başlıklı makalesinde somutlaşan özgünlüğü, modern çağdaki toplumsal çözülmeyi tek taraflı değil, “binoküler” bir bakış açısıyla, yani iki farklı yozlaşma biçimi üzerinden okumasında yatar. Leroux’ya göre özgürlük ve toplum, sosyal bilimlerin birbirini tamamlayan iki eşit kutbudur. Ancak insanlık, bu iki dışlayıcı sistemin arasında sıkışmış durumdadır: Özgürlük vaat edenler toplumsal bağı koparmakta, birliktelik vaat edenler ise özgürlüğü yok etmektedir. Bireycilik sisteminde toplum karşısında görünmez bir cüceye dönüşen birey, sosyalizm sisteminde ise tüm toplumu sarmalayan dev bir “hidra” haline gelmektedir. Bu bağlamda ütopya kavramı iki yönlü bir nitelik taşır. Karl Polanyi, piyasanın kendi kendini düzenleyerek toplumu ebediyen huzura kavuşturacağı fikrini ütopik olarak nitelerken; 1989 ve 1990 yıllarının tarihsel tecrübesi, “bilim” maskesi altında sunulan sosyalizmin de aslında derin bir ütopya barındırdığını ve bu ütopyanın madalyonun öteki yüzünde “Terör”ü sakladığını göstermiştir.
Berlin Duvarı’nın yıkılışı, antropolojik açıdan insan doğasına dair sarsılmaz bir ders niteliğindedir. Bu süreç, insan ruhunda belirli bir düzeydeki merkezi planlama ve mutlak örgütlenmeye karşı her daim direnç gösteren, indirgenemez bir bireycilik unsurunun mevcut olduğunu kanıtlamıştır. Neticede Leroux’nun doktrini, ne toplumu bireyde eriten mutlak bireyciliğe ne de bireyi toplum içinde yok eden mutlak sosyalizme geçit veren; aksine her iki kutbu da aynı anda gözetmeye çalışan dengeci bir arayışı temsil eder.
Modernitenin heteronormatif yapılar ve kast sisteminin tasfiyesiyle birlikte kazandığı iki temel kazanım olan özgürlük ve eşitlik, vazgeçilmez değerler olmalarına rağmen potansiyel olarak birbirlerine zıttır. Pierre Leroux, modern toplumların önündeki temel meselenin “özgürlüğü birliktelikle uzlaştırmanın zorlu ama imkânsız olmayan sorunu” olduğunu ileri sürerek, sağlam bir siyasi felsefenin ancak bu ikili düşünce yapısı üzerine inşa edilebileceğini savunmuştur. Leroux’ya göre ne özgürlük ne de eşitlik mutlak birer değerdir; bu kavramlar ancak birbirlerini dışlamadıkları ve birbirlerinin aleyhine yüceltilmedikleri sürece anlam kazanırlar. Birinin mutlaklaştırılması diğerinin engellenmesine, bu da neticede ya kontrolsüz bir kapitalizme ya da baskıcı bir kolektivizme yol açar. Günümüzde yaygın bir kabul gören bu denge arayışını Leroux, henüz 1834 yılında dile getirmiştir.
Enfantinci ve Marksist diyalektik yaklaşımlar, Hegelci mirasın etkisiyle sermaye ve ücretli emek arasındaki karşıtlığı merkeziyetçi-planlamacı bir otorite aracılığıyla aşmayı hedeflemişlerdir. Oysa Leroux, bu tür bir “aşmayı” adil bir sentez olarak değil, modernitenin temel sorununu oluşturan kutuplardan sadece birinin (kolektivizmin) aşırı uca taşınması olarak görür. Ona göre bu yöntem bir çözüm değil, sorunun ters yüz edilmiş halidir. Gerçek çözüm, toplum ilkesi ile özgürlük ilkesini birbirine feda etmeden uzlaştırmaktır. Leroux, 1832 yılında bu ikilemi şu çarpıcı tespitle formüle eder: “Demokrasi adı altında gizlenen otorite ilkesi, özgürlük kılıfına bürünmüş egoizm ilkesinden daha üstün değildir.” Sosyolojik düzlemde Leroux’nun çift odaklı vizyonu, hem metodolojik bireycilikten hem de bütüncüllükten (holizm) uzak durmayı gerektirir; zira insanlık soyut bir bütün değil, belirli bireylerin toplamından oluşan somut bir gerçekliktir.
Leroux, bu karşılıklı bağımlılığın aslında Fransız Devrimi’nin “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” sloganında saklı olduğunu fark etmiştir. Robespierre sonrası dönemde itibarsızlaşan ve unutulan bu üçlü sloganı yeniden keşfederek 1848 Cumhuriyetinin resmi düsturu haline gelmesini sağlamıştır. Özellikle “Kardeşliği” merkeze yerleştirerek, onu özgürlük ve eşitlik arasındaki dengeyi sağlayan temel bağ olarak tanımlamıştır. 1845 yılına gelindiğinde sosyalizmi; özgürlük, eşitlik ve birlik formülünün hiçbir şartından ödün vermeyen bir doktrin olarak tarif eden Leroux, üç temel unsuru onaylar: Sosyalizmin liberal (özgürlükçü) olması, cumhuriyetin demokratik ve sosyal (eşitlikçi) olması ve bu iki değerin uzlaştırılmasının ancak toplumun kültürel ve eğitsel açıdan kendisini dönüştürmesiyle mümkün olacağı. Bu noktada Leroux, Saint-Simon ve ardıllarının mirasını teokratik bir sapmaya düşmeden, cumhuriyetçi bir potada eriterek geleceğin siyasal zeminini hazırlamıştır.