İçinde yaşanılan sistemi doğru kavramak ve bu yolla edinilen öz farkındalık, bir insanın çözüm üretmeye başladığı noktaya isabet eder. Kapitalizmi de bu yüzden doğru anlamak ve doğasına göre politikalar tasarlamak bir gerekliliktir. Kapitalizm, karşılıklılık (reciprocity), merkezi tahsis ve feodalizm gibi daha yaşlı sistemlerden farklı olarak oldukça dinamiktir. Bu dinamizm, birçoklarını sisteme yönelik ya çok olumlu ya da çok olumsuz fikir beyan ettikleri iki ana kutba yönlendirdi. Kapitalizmin özünün ne olduğu hiç durmayan bir tartışma halini aldı. Nihayetinde günümüzün hâkim paradigması olan neoklasik ekol, sistemin yaşadığı krizlerin varlığını kabul etse de bunun sadece dışsal kaynaklı olabileceğini (devlet müdahalesi gibi) kabul eder görünmektedir. Peki biz de böyle mi düşünüyoruz?
Kapitalizmin özünde, insan yaratıcılığını ve emeğini harekete geçirerek olağanüstü bir üretim kapasitesi yaratma gücü vardır şüphesiz. Ancak bu güç, kendi içinde düzenleyici bir dengeye sahip değildir. Sermaye; sürekli genişleme arzusuyla hareket eder, fakat bu arzu ne toplumsal refaha ne de sürdürülebilir bir düzen kurmaya yöneliktir. Sistem bu konuda kördür.
Dolayısıyla, kapitalizm büyük bir enerji kaynağı olsa da bu enerjiyi kendi başına ortak bir amaç etrafında toplayıp tutarlı bir toplumsal düzen inşa etme yeteneğinden yoksundur.
Bugünlerde ders kitaplarında daha çok ilgi görmeleri gerektiğini düşündüğümüz iki entelektüel, sistemin bu doğasını çığır açıcı şekilde analiz etmektedirler. Görünüşte zıt yaklaşımlara sahip gibilerdir ancak bizce birbirlerini şaşırtıcı derecede tamamlamaktadırlar. Söz konusu iki yaklaşımı birleştirmek ve bu yolla bir spektrum oluşturma fikri, cazip bir şekilde önümüzde durmaktadır. Bu yazıda yapmaya çalışacağımız da bir açıdan budur.
Schumpeter ve “Yaratıcı Yıkım”
Joseph Schumpeter, yaşamış en önemli iktisatçılardan biridir şüphesiz. Sosyal bilimlere yaptığı birçok katkının arasında en değerlisi ise “yaratıcı yıkım” adını verdiği tezidir. Kapitalizmin diğer sistemlerden ayıran en temel özelliği olarak yeniliğe olan hayati bağını öne çıkarır. Ünlü kitabı Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi’de şöyle der:
“Kapitalist motoru harekete geçiren ve çalışır durumda tutan temel itici güç, kapitalist işletmelerin yarattığı yeni tüketim malları, yeni üretim yöntemleri, yeni pazarlar ve yeni endüstriyel organizasyon biçimlerinden kaynaklanmaktadır. (…) bu ekonomik yapıyı içten sürekli olarak devrimci hale getirir, eskisini sürekli olarak yok eder ve yenisini sürekli olarak yaratır. Bu yaratıcı yıkım süreci, kapitalizmin temel gerçeğidir.”
Schumpeter bu satırlarında aslında kapitalizmin genişleme biçimlerinden birini de saptamış bulunuyordu: Yenilik. Peki bir genişleme biçimi olarak yenilik, nasıl işler?
Piyasada çok sayıda oyuncu olduğunda buna paralel rekabetin de artmasını bekleriz. Bu rekabet ortamında zaman içinde oyuncular birbirlerine adapte olarak yakın bilgi birikimlerine sahip olurlar. Üretim yöntemi, organizasyon ve üretilen malların tipi birbirlerine benzeşmeye başlar. Böylece çok oyunculu ve bilginin kıt olmadığı bir yapı karşımıza çıkar. Burada tahmin edileceği üzere kâr oranları tatmin edici bir seviyede değildir. Oyunculardan bir kısmının diğerlerine siyasi açıdan üstünlük kurarak politik tekel dediğimiz ve birazdan bahsedeceğimiz bir yapıyı yaratabilmeleri ve böylece tatmin edici kâr oranlarını tekrar tesis etmesi mümkündür. Ancak bu yolun birçok sebepten kapalı olduğu bir senaryoda piyasadaki oyuncular, katılımcı değişkeni üzerinde değil bilgi değişkeni üzerinde bir uğraş vermek zorunda kalırlar. Bu uğraşının sonunda Schumpeter’in sıraladığı türlerde bir yenilik yaratılabilir. Böylece yeniliği yaratan piyasa oyuncusu (bazen piyasanın tamamen yeni bir katılımcısıdır bu) bilgiyi kıtlık durumuna sokar yani bilgi değişkenini değiştirir. Bu yenilik sayesinde rakiplerine avantaj sağlayacağı bir konuma ulaşır. Örneğin daha az enerji harcayan bir buzdolabı tüketicinin ilgisini çekecektir. Yarattığı yeniliğin ödülü olarak “girişimcinin tekeli” diyebileceğimiz bu avantajlı konumda kârlar yükselir. Kapitalizm, sermayenin mevcut sıkışıklığını inovasyon sınırını delerek aşar. Kriz, dikey bir genişleme ile aşılmış olur. Döngü, diğer oyuncuların da kıt durumdaki bilgiye erişerek girişimcinin tekelini kırması ile son bulur. Bu süreçte yeniliğe adapte olamayan oyuncuların, yaratıcı yıkımın kurbanı olmasını gözlemleriz. Döngü bir sonraki yenilikle tekrar başlar ve bu şekilde kapitalizm, yaratıcı yıkım dalgaları ile dikey olarak genişlemeyi sürdürür.
Bu dinamiğe göz önüne alarak Schumpeter, girişimciler ve kapitalistler arasında bir ayrıma gider. Ona göre yaratıcı yıkım döngüsünün taşıyıcısı aslında girişimcilerdir. Kapitalistler, girişimcilere kendi işletmelerinde yer vererek yaratıcı yıkım yarışında öne geçmeye çalışır yani önemleri ikincildir. Schumpeter bu noktada daha da ileri gider ve piyasadaki büyük firmaların, bünyesinde daha fazla girişimciye yer verebilmesi ve yenilik için daha fazla harcama yapabilmesi sebebiyle yaratıcı yıkım döngüsüne olumlu bir etkileri olduğunu iler sürer. Bizce yanıldığı kısım tam da burasıdır. Zira büyük firmalar ekonomik güçlerine paralel olarak politik bir gücü de ellerinde tutarlar. Bir büyük kapitalistin bünyesindeki girişimcilere yer vermeyi tercih etmesi ve bu yolla büyüme adına yeniliği ana yol olarak kabul etmesi ancak buna zorlanması ile mümkün olur. Çünkü kâr oranlarını tatminkâr seviyede tutmanın daha kolay bir yolu, bahsettiğimiz politik güç yoluyla tekelleşme miktarını arttırmaktır.
Yukarıda da değindiğimiz politik tekel, bilgi değişkeni yerine katılımcı değişkeni üzerinde yapılan bir değişikliği imler. Girişimci tekeli yerine politik tekele yönelen kapitalistler, yaratıcı yıkımı ve böylece dikey genişlemeyi sabote etmiş olur. Peki böyle bir durumda kapitalizm kendine nasıl bir yol çizebilir?
Polanyi ve “Hayali Metalar”
Karl Polanyi, sadece iktisada değil sosyoloji ve antropolojiye de yaptığı katkılarla çok yönlü bir düşünür olarak karşımıza çıkar. Bizi ilgilendiren katkısı ise piyasalar üzerine geliştirdiği çığı açıcı tezleridir. Polanyi’ye göre modernite öncesi toplumlarda piyasa ilişkileri politik ilişkilere (din, aile, hukuk vb.) gömülü durumdadır. 19. yy.’dan itibaren ise büyük bir dönüşüm yaşanmış ve iktisadi olan ile toplumsal olan birbirinden kopmuştur. Böylece kendi kendini yöneten piyasa doğmuştur. Polanyi kendi kendini yöneten piyasanın kurallar ve kaideler etrafında bizzat devletlerce işletildiğini ortaya koymuştur. Yani gömüllülüğün ortadan kalkması ve bu durumun sürdürülmesi aslında planlanan bir şeydir. Ancak bu kopuşun yol açtığı kendi kendini yöneten piyasanın, durmadan genişlemesi olmuştur. Yani piyasalar, her şeyin metalaştığı noktaya ulaşmaya çalışmaktadır. Polanyi, bu noktada toplumsal insanın ve dolayısıyla toplumun artık var olamayacağını ifade eder. Bu sebeple toplum kendini korumak adına genişlemeye karşı koyacak yollar aramaktadır. Karşı koyma çabası; Polanyi’nin “üç hayali meta” olarak adlandırdığı emek, toprak (doğa) ve paranın metalaştırılmaya başladığı noktada alevlenir.
Burada vurgulamak gerekir ki genel kabulde meta, piyasada satılmak üzere üretilen nesne demektir. Üretim, ihtiyaç kaygısının ötesinde bir anlamı ifade etmektedir. Ancak Polanyi bahse konu olan üç şeye sıra geldiğinde hayati bir sorun olduğunu saptar. Çığır açıcı eseri Büyük Dönüşüm’de şöyle der:
“Can alıcı nokta şu: Emek, toprak ve para temel olarak üretim unsurlarıdır; piyasalar içinde düzenlenmiş olmalıdırlar, bu piyasalar, ekonomik sistemin hayatı önem taşıyan bir parçasını oluştururlar. Ama emek, toprak ve para, açıkça görülebileceği gibi, meta değildirler; alınıp satılan her şeyin satılmak üzere üretilmiş olduğu yolundaki önerme, bu unsurların durumunda geçerli değildir.” (Buğra’nın çevirisine sadık kalındı)
İşte Polanyi’nin tezlerinde ayırt edici nokta burasıdır. Toplumdan kopmuş piyasa, üç hayali metayı içererek onların alınıp satıldığı piyasaların da yaratılmasını sağlar. Yaratıcı yıkımın dikey genişlemesinin tersi olarak kapitalizm, piyasaların kapladığı alanı büyüterek yatay olarak genişlemektedir. Bu sayede sıkışan sermaye de kendine yayılacak yeni alanlar bulmuş olur.
Eskiden insan faaliyetlerinin bir ifadesi olan emek, artık piyasada alınıp satılabilmektedir. Devlete ait ve diğer tipteki ortak araziler çeşitli yollarla özel mülkiyete geçmekte ve yine piyasada alınıp satılabilmektedir. Para, artık bir değişim aracı ve değer ölçüsü olmanın ötesinde fiyatı olan (faiz) bir metadır. Kapitalizm, Fernand Braudel’in deyimine benzetirsek kendini piyasaların sırtında taşıtır gibi görünmektedir.
Bir Muhasebe
Schumpeter ve Polanyi’nin zıt gözüken bu analizleri bir araya getirilerek kapitalizmin genişleme dinamiği, iki ana uçlu bir spektrum içinde değerlendirilebilir. Bir uçta yenilik yoluyla yaşanan dikey genişleme, diğer uçta ise piyasanın toplumdan koparak hayali metalara yönelmesiyle gerçekleşen yatay genişleme vardır. Ancak bu iki genişleme yolu birbirini dışlamaz. Örnek vermek gerekirse nadir toprak elementlerinin yeni teknolojik gelişmeler yoluyla endüstride kullanılabilir hale gelmesi yeni maden sahalarının açılması yoluyla doğanın metalaştırılmasına katkıda bulunur. Yine de bazen genel olarak dünya kapitalizminde bazense devletler bazında spektrumun bir ucunun daha baskın olduğu dönemlerden söz etmek mümkündür. Örneğin finansallaşma kavramı bu perspektiften bakıldığında aslında paranın metalaşmasının öne çıktığı bir durumu ifade etmektedir.
Türkiye, bu gözlükten bakıldığında Polanyici kapitalizmin hâkim olduğu bir görüntü çizer. Schumpeterci kapitalizmin önü politik tekellerle ve işlevsiz bırakılmış bir devletle kapatılmıştır. Öyle ki Ar-Ge harcamalarının milli gelire oranı OECD ülkeleri ortalamasının oldukça altında seyretmektedir. Türkiye kapitalizmi krizlerini yatay genişlemelerde aramaktadır. Örgütsüz ve güvencesiz şartlar altında, oldukça esnek bir emek piyasasına sahiptir. İstihdam firmaları adı altında işçiler sanki bir mal gibi alınıp satılmaktadır. Doğa da farklı bir görüntü çizmemektedir. Türkiye’de doğa, sadece son iki ayda 104 maden arama ruhsatının verilmesi ile inanılması güç bir hızla metalaştırılmaktadır. Akbelen ve Samandağ’da ne yaşanmaktadır? Türkiye’de üretim finansa değil finans üretime yön vermektedir. Reel yüksek faiz, enflasyon karşıtı politikalar adı altında işsizliği ve durgunluğu körükleme pahasına uzun bir süredir uygulanmaktadır.
Önümüzdeki yazılarda yenilik kavramını ve onun yaratılma sürecini detaylandıracağız. Schumpeterci ve Polanyici kapitalizmlerin ortak kümesi olarak gördüğümüz bilginin metalaşması olgusu üzerine düşüneceğiz.